Mart 24, 2011

moving out/in?

Malesef bu ülkede bulunan çareler kaçmak üzerine oluyor... Buyrunuz kaçtım ben de.
Hadi gelin benle siz de... ----> http://yazamamasanati.wordpress.com/

Mart 23, 2011

"Folks, I'm telling you, birthing is hard and dying is mean- so get yourself a little loving in between."*

Huzur... Kuş tüyü yataktan bile yumuşak bir his içinde uyumak. Süzülmek hafif hareketlerle. Sıcaklık tam olmasını istediğin gibi, dokunuşu da öyle... Açlık hiç hissetmiyorsun bile, her an doymuş hissediyorsun kendini. Yumuşacık bir ses geliyor dışarıdan. Ne kadar şefkatli geliyor kulağa? Sanki dans ediyorsun havada, ama yorulmadan, kuğu gibi. Seni o kadar iyi tutuyor, o kadar güzel çevreliyor ki, eminsin, güvendesin.

Sonra birden bir gün dar geliyorsun durduğun yere. Bir güç seni dışarı itiyor sanki, bir basınç. Korkuyorsun, ne olduğunu anlayamıyorsun. Birden bire kendini kapkaranlık ve dapdar bir koridorda buluyorsun. Huzur yok artık. İtiş kakış var. Sana kuş tüyü yatak olan su tüm kuvvetiyle itiyor şimdi sanki seni. Yavaş yavaş bir soğukluk hissetmeye başlıyorsun, sanki kafan üşüyor birden. Bulanık her şey etrafta, çok aydınlık, çok gürültülü.

Birden bire kendini buz gibi bir odada, bembeyaz ışıkların altında buluyorsun. Nefes alamıyor gibi hissediyorsun, hiç nefes almamışsın ki nereden bilceksin nasıl olduğunu, birden bir acı hissediyorsun, biri popona vuruyor. O anda işte dayanamıyorsun ve başlıyorsun ağlamaya.  O ağlamayla anlıyorsun nefes almanın nasıl bir şey olduğunu. Bağırış çağırış içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyor, iyice ağlıyorsun korkup...

Minik bebek... Hoşgeldin dünyaya. Bu yaşadığın ilk acı, ilk travma, ilk kabus. Emin ol çok daha kötü şeyler var daha yaşayacağın. O huzuru hiçbir zaman bulamayacaksın, anne karnındaki. Hep onun yerini doldurmaya çalışıp, hep o kapsanmayı, hep o kucağı arıyor olacaksin. Kimse sana veremeyecek onu.

Bu itiş kakık hayatın boyunca devam edecek malesef. Korkutucu ameliyathane ışıkları başka korkularla yer değiştirecek zamanla. Etrafındaki korkutucu kalabalık başka yüzler olup çıkacak karşına. İlk nefesi almak için canhıraş ağlaman yaşadığını hissedebilmek için acına ağlamaya dönüşcek zamanla. Sana o kadar hafif vurmayacaklar artık, bazen bir söz bile sarsacak bedenini.

Yine de hoşgeldin bu çirkin dünyaya bebek. Sevilecek şeyler de var elbet, biraz uğraşmak gerekiyor sanki onları bulmak için. Umarım sen kolay bulursun...


*Langston Hughes

Mart 22, 2011

İstemek elde etmenin yarısı mıydı? Peh.

Çok şey demek istiyorum aslında her zamanki gibi. Mesela 'nasıl yani?' diye sormak istiyorum. 'Otur karşıma, anlat' demek istiyorum. Bunlardan birini sorduğumda boş gözlerle bakmasın istiyorum. Gereksiz ve yalan hayat bahanelerini getirmesin istiyorum. Bir kez olsun bir insan karşıma geçsin ve dürüst olsun istiyorum. Bazı eksikliklerden faydalanıp 'ne alakası var canım, amma abartmışın' demesin istiyorum. Tıkalı trafik son hız giderken, son anda frene basıp, şerit değiştirip sonra da 'ben hep buradan gidiyordum zaten' demesin istiyorum. Bir kerecik de olsa gerçek olsun istiyorum. Yalanın, pembesinin, beyazının, grisinin olmadığını bilsin istiyorum. Kalp kıranın aslında kendisi olduğunu anlasın istiyorum. Bundan sıyıramamış, etliye sütlüye dokunmadan kendini kurtarmamış olmasın istiyorum. Kendini çok zeki sanıp beni aptal yerine koyduğunu sanmasın istiyorum.

Bir kerecik de olsa karşıma düzgün adam, düzgün insan çıksın istiyorum.
Birazcık da olsa sorumluluk alabilecek kapasitede bir insan olsun istiyorum.
Ben hep böyle çocuk gibiyim numaralarını yapmasın istiyorum.

Ya da böyle insanlar hiç etrafımda olmasın istiyorum.

Bazı insanların varlıklarının ağırlığı, yokluklarında hissettirdikleriyle aslında anlaşılır ya. 
O ağırlıktan kurtulduğuma bir kez olsun sevineyim ve bu kadar her detayı düşünmeyeyim istiyorum.

Mart 13, 2011

Bir de şöyle bir şey var,

Her nefes verişin bir öncekini kaybedişin.

Her nefes alışın bir daha kaybetmeyeceğine inanışın.

Her inanışın, zaten kaybedişin...

Bir zahmet,


Bir bilgisayardan sorunsuz açarken blogumu, bir başkasının tepesinde şöyle bir yazı çıkıyor 'Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.' Pardon ama mahkemeye selamımı söylesinler. Ne karışıyor benim bloguma? Gerçekten bu ülke çok-fena-saçma bir yer. Evet, gerçekten herhangi bir maçın, herhangi bir blogda yayınlanması Digiturk'un yayın-telif-haklarına aykırı ama benim blogumun yayınının herhangi bir zattın, aynı sürücü üzerinden yaptığı bu hırsızlığı için kesilmesi benim haklarıma aykırı değil. Orada yazınca mahkeme kararıyla engellenen bir blog olduğum; aklıma kitle imha silahları yapma tarifleri verdiğim, gelene geçene dibine kadar küfrettiğim, türk aile yapısını bozmaya yemin ettiğim geliyor. Öyle mi acaba? Ayrıca öyle bile olabilir, bu blog tamamen pislik üretmek üzere var edilmiş olabilir. Sizi gerçekten bu deniz atlarının aile sistemiyle aynı derecede ilgilendirir. Şimdi dağılın blogumdan, heyt!

Mart 01, 2011

Bu yazı sana,

Hayırsızlıklarım oldu bazen. Bir geldim bir gelmedim. Bazen çok ihtiyaç duydum sana, saatlerimi seninle geçirdim. Bazense hiç ihtiyacım olmadı, yüzüne aylarca bakmadım, hatta aklıma bile gelmedin. Kendi zevkime göre değiştirdim seni. Kendi istediğim gibi süsledim. Bazen toplumsal kızgınlıklarımı paylaştım, bazen aşk acılarımı, bazen sadece can sıkıntımı, bazen gereksiz zaman geçirme ihtiyacımı. Hepsi kabulundü. Kimselerle tanıştırmadım seni, birkaç kişi dışında. Çünkü izole olması gereken hayatım, senin sayende görünür olmasın istedim. Aman kimse tanımasın beni senin yüzünden dedim, kimselere bahsetmedim, bazen sevgiliden, eşten, dosttan sakladım. Hatta bir ara seni tamamen kapadım. Adını bile değiştirdim bir ara...

Üç yıldır, hayatımdaki en sabit şeylerden biri oldun. Hep ordaydın bunlara rağmen. Her ihtiyaç duyduğumda karşımdaydın. Ve şimdi diyorlar ki, belki yarın seni karşımda bulamayabilirmişim. Diyorlar ki, seni hiç tanımayan insanlar, küçücük bir hareketle sana ulaşmamı engelleyebilirlermiş. İşte o zaman çok kızıyorum, öfke doluyorum, kaygılanıyorum... Naparım tamamen gidersen ki? Hem sana sakladıklarımı kopyalayıp başka bir yere kaydetmedim bile ben...

Sırf tamamen gitmen değil, benden koparılman, bana yasaklanman beni deli eden.

Eğer bu son yazıysa sana yazdığım, iyi ki vardın. Buradan yok olsan bile, başka bir yerde vücut bulacaksın, işte onlar bunu bilmiyor.

#blogumadokunma

Şubat 24, 2011

consider me a satelite for ever orbiting. I knew all the rules but the rules did not know me, guaranteed...

Yazmak hep bir yarayı iyileştirmek içinmiş sanki. Tıpkı sarı sıralarda otururken tuttuğum günlüklerin hep buhranlı zamanlarda sayfalarını doldurmam gibi. O zaman kendimce bana büyük gelen acıları dökmem içinmiş o sayfalar. Rengarenk kalemler kullanırdım o zaman, bazıları kokardı bile. Şimdi bütün kalemlerim simsiyah, sanki en iyi onlar anlatan...

Büyüyünce anladım sanırım. Bazen o kadar ama o kadar çok acırmış ki yara... Hissiz olurmuş. O zaman da tükenirmiş meğer kelimeler. Çünkü bir kapı kapanırmış, içerilerde bir yerde. O kapıdan çıkarmazmışsın hiçbir şeyi dışarı. Ve sokmazmışsın dışardan hiçbir şeyi içeriye.

Çünkü kapanmış o kapı bir fırtınada. Bir müddet kapalı tutmuşun girmesin içeri toz toprak diye. Ve sen tam, "heh şimdi aralıyorum" derken, biri yine çarpmış gitmiş o kapıyı... İşte o zaman kelimeler de susmuş, iyileşmek için yazmaktan vazgeçmişin çünkü artık iyileşmesini bekleyeceğin bir yaran olduğunu bile fark etmez olmuşun. Dünyaya küsmüşün.

Ama o kapı... En ufak meltemle aralanmaya hazır yine... Ve ben yine yazıyorum.