Aralık 30, 2008

So this is the new year - and i don't feel any different...

Şehir merkezine kilometrelerce uzakta, hemen köşede "İstanbul" tabelası olan bir yerde yaşamanın tek bir avantajı var sanırım. Edirne'ye yakınlığımızdan dolayı Balkanlar'dan ya da Sibirya'dan gelen soğuk hava dalgaları ilk bizi buluyor. Uzun yıllar Bakırköy'de oturmuş bir insan olarak kara çoğu zaman hasret kalmışken, buraya taşındığımızdan beri en ufak soğuk havada kar yağması beni sevinçlere boğuyor. Dün akşam ve bu sabah lapa lapa yağan karı seyretmek bana çok iyi geldi. Şu anda her yer bembeyaz, ağaçlar, yerler, merdivenler, yollar... Kar bütün pislikleri örtme başarısını gösterdiği için tertemiz bir dünya veriyor bize sanki. İşte bundan seviyorum karı biraz da.

Malum yılbaşı gecesi geliyor. Planlar, programlar, süslemeler,... Herkes gece 12'de "heyyyyyy, vuuuuuu, yupppiii" şeklinde bağırmayı bekliyor. Bu eylemi ben de her yılbaşında yapıyorum. Ama sonra kendimi biraz saçma ve anlamsız hissediyorum. Yani noldu şimdi, bir dakika geçti, diğer günlerden ne farkı var, boyumuz mu uzadı,.. .gibi sorular kurcalıyor beynimi. Hele en büyük safsata hatırlarsanız 2000'e girerken kopmuştu, malum "Millenium" olcaktı, herkes heyecanlı, hayat değişcek sanki. 2000'e girdiğimiz dakikada arabalar Jetgiller gibi havadan gidecek, yiyeceklerimiz hap şeklinde olup suyla büyüyecek gibi bir havamız vardı. Herkes gümüş rengi giyinmişti malum, Millenium, uzay çağı vs... Noldu? Hiç! Ne olabilirdi ki zaten...
4 yıl gibi bence uzun bir süreden sonra ilk defa yılbaşını annem ve babamla geçircem. Sebebini anlamak pek zor değildir heralde bir önceki postları okuyunca...
Eskiden ailecek kutladığımız yılbaşılarda değişik geleneklerimiz vardı. Anneannem ve dedemde gelirdi, teyzem ve o zaman hayatımda olan kuzenim de... Minik minik hediyeler olurdu "çocuklara" hep, örneğin deodorant, gümüş kolye vs.. gibi. Sevinçle açardık. Bütün akşam tıkınır televizyondaki yılbaşı programlarını izlerdik. Lambada'nın moda olduğu yıllardaysa vazgeçilmez yılbaşı dansı olarak Lambada yapardık! Çok önemli bir yılbaşı geleneği olan kırmızı don giyme eylemini biz de yapardık o zamanlar. Amacını hiçbir zaman anlayamadığım bir şekilde bir kırmızı don alınırdı ailenin her üyesine, en ideali gece 12'e bir-iki dakika kala giymektir yeni donunuzu. Ancak genelde buna üşenildiği için sabahtan giyilirdi çoğu zaman kırmızı halt. Böylece bütün yıl "donanırsınız" derlerdi bize, nasıl oluyorsa o. Bizim ailede dondan sorumlu kişi teyzemdi hep. Her gelişinde donları o getirirdi, niyeyse bu eylem daha çok ailenin kadın üyelerine uygulanırdı. Erkekler kırmızı don giymezdi pek, heralde çok hoşlanmazdı onlar kırmızı renginden... Düşünsenize dedemi gece 12'ye doğru kırmızı don giymeye çalışırken, ondan onlara verilmezdi kırmızı don. Neyse, enteresan bir eylemdi, yıllardır yapmadığımız bir gelenek.
Bir de şöyle bir gelenek vardı o zamanlar: 12'ye nasıl girersen bütün yılın öyle geçermiş derlerdi. Abim, kuzenim ve ben test sorusu çözerek bile girdmiştik bir yılbaşına. Sanırım Anadolu Lisesi sınavlarının yılbaşısıydı. Genelde gülünürdü-bütün yıl gülelim amaçlı- yapmacık gülüşler kaplardı salonu, ne o bütün yıl gülücektik, amacımız bu. Heralde yılbaşına sevdiğinle gir düsturu da bu mantıktan geliyor. Sevdiğinle gir ki yılbaşına, ya da sevdiklerinle, bütün yıl onlarla olabil. Heralde?
Saatler ilerlerdi tabii ki, artık 1 buçuk, 2 olurdu ananem dedem ve teyzemler kalkmak isterdi. Biz de çocuk cephesi olarak şiddetle karşı çıkardık erkenden gitmelerine çünkü "
daha gece yeni başlıyor" olurdu, malum! Ama sonunda onların istedikleri olur, çok geç olmadan dönerdi herkes evine. Biz de uyurduk artık yeni bir yıla uyanmanın getirecek olduğu potansiyel sevinç ve çocukça umutlarla...

Yıllar sonra bir yılbaşı daha... Arada geçen yıllarda neleri tükettim bilmiyorum, ya da neleri kazandım, ama değişik gelicek heralde bu sefer yeni yılı karşılamak. Belki saat 12 olmadan uyuklarım bile, belki de yarımda uyurum. Belki de kimbilir, en huzurlu yılbaşım olur yıllardır yaşadığım...
Son aylarda üstüme üstüme gelen ayrılık, ölüm, hastalık olaylarının üstüne tek bir dileğim var 2009'un takvim yapraklarından. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, bu yeni yıl
artık mutlu bir yıl olsun...

Aralık 28, 2008

Lise defteri yazısı

Tipik bir film konusudur tatillerde hep daha hüzünlü olunur. Hani Christmas gelir, bir hüzün kaplar insanları "niye yalnızım ben" diye inler dururlar... Bana da sanki öyle oldu. Çok dizi-filmde izlemedim bu aralar ama, bir gariplik var yine kalp atışlarımda. Tatil ya da yılbaşı değil de, zor zamanında yalnız olmak herhalde koyan... Canım arkadaşlarım bir yana, insan istiyor kollarını boynuna dolayacağı bir sevgili en içinden çıkmaz dakikalarında...
Aşk garip bir olaydır ya hani, ne kimya kalır ne fizik insanda onu yaşamayalı çok uzun olmuş sanki. Romantik hayallere dalmak benim de hakkımdır felsefemle oturdum düşündüm gece gece. Olur da çıkar gelirse o kişi nasıl olsun diye... Şöyle bir karışım yaptım kendimce romantik kahramanlardan feyz alarak:
1) Tüm Yeşilçam filmlerindeki jönler gibi olsun! İnce bıyığı olmasın ama hülyalı hülyalı konuşurken aşk sözcükleri fısıldasın. Piyano çalmasa bile bana bir iki bir şey tıngırdatsın. Ağlamaktan utanmasın.
2) Notre Damme De Paris'deki Frollo gibi olsun birazcık da. O hikayede iki kişi daha vardır ya Esmeralda'ya aşık, hep bana en çok Frollo sever gibi gelir Esmeralda'yı. Diğerlerinin aksine en büyük savaşı kim olduğuyladır, nasıl göründüğüyle ya da kimle birlikte olduğuyla değil. Kendine, inançlarına, o ana kadar yaşadığı hayatına rağmen aşık olur Esmeralda'ya. İşte öyle aşık olsun beyaz atlı prens de bana!
3) Lise hayatımın baş kahramanlarından biri olan Pacey Witter'dan bahsetmeden olmaz, müstakbel aday biraz da onun gibi olsun. Gözümün içine baksın, çiçeklerle hediyelerle kapıma gelmese bile en ufak bir sözüyle içimi titretsin. Benim bile unuttuğum bir şeyi hatırlayıp beni mutlu etsin.
4) Sweet November'da adını unuttuğum Keanu Reeves gibi olsun. Önce biraz dirensin, koştursun sonra da aşk böceği olsun. Yeri ve zamanı geldiğinde de gerekiyorsa gitmeme izin versin...
5) Bu hangi filmde vardır bilemedim ama, beni dinlesin. Emin olabilirsiniz ki bunun eksikliği çok can sıkıcı olabiliyor.

İşte böyle bir karışım, kokteyl adam istiyorum kendime.
Sanırım?
Belki de istemiyorumdur da yılbaşı yaklaştığı için bir pır pır hissediyorumdur içimi, ondandır bu boktan hüzün durumları.

Aralık 27, 2008

Mavi Kod

Küçükken "büyüyünce ne olacaksın" sorularını hiçbir zaman ''doktor'' diye cevaplamadım ben. Oysa ki popüler cevaplardır doktor veya öğretmen. Ben ''bilgisayarlı-dansöz'' olmak istiyordum küçücükken. Beynimden geçen sabahları bilgisayarında çalışan (daha bilgisayarın ilk yılları malum) akşamları da dans eden bir insan olmaktı. Şimdi bilgisayar kısmını tutturabilmiş durumdayım bir tek. Son 10 günümü bir hastanede geçirdim. Bol bol doktor, hemşire, hastabakıcıyla muattap oldum. Gerçekten bambaşka bir hayat var hastanelerde.
Mavi Kod diye bir kavramdan ilk defa haberdar oldum, belki benim cahilliğimdendir belki de hastanelerle bu kadar içli dışlı önceden olmamamdandır. Mavi Kod'u ilk duyuşum biraz acı oldu, korku dolu... Babam ameliyattan çıkmıştı ve yoğun bakımdaki ilk gecesiydi. Bize yoğun bakım doktoru hafif kanama olduğu için henüz uyandırmadıklarını söylemişti. Ve annemle ben herkesin gidin demesine rağmen bunu duyduktan sonra hastaneden ayrılamadık. Kafeteryada feci rahatsız plastik sandalyeler üstünde yamuk yumuk uyuklamaya çalışırken bir şekilde uykuya dalmışız annemle. Henüz 35-40 dakika olmuş. Kafeteryada bir annem, bir ben bir de garip kantincimiz varken bangır bangır bir anons geldi: ''Mavi Kod, Koroner Yoğun Bakım'' diye... Biz yarım saatlik uyku sersemi, kantinciye bu ne demek diye sorduk. O da aynı uykulu haliyle, ''Bir şey değil yoğun bakımda biri gidiyor'' dedi. 
Şimdi o plastik sandalyeleri alıp o adamın kafasında kırar mısın, onu yoğun bakıma yollar mısın, yoksa oturup ağlar mısın? Biz koşmayı seçtik yoğun bakıma doğru. O sırada bizim telaşımızı gören karikatür kantinci ''Yoğun bakımda hastanız mı var?'' diye kendi tabiatından daha da komik bir soru sordu. Halbuki sabahın beşinde niye hastane kafeteryasında sabahlanır ki di mi? Neyse koşup yetiştiğimizde bir kişinin kalp kriziyle babamın yattığı değil diğer yoğun bakım ünitesine getirildiğini öğrendik ve rahatladık. İnsan kendi telaşındayken bencil oluyor sanırım. Başkasıymış diye sevinebiliyor... Neyse sonradan o kişi de kurtuldu, hatta babamdan önce hastaneden çıktı da bizde kendimizi kötü hissetmedik.

Hastaneden çıkmadan iki gün önce yine duyduk Mavi Kod'u, bu sefer alt kattan biri kurtulamadi ve öldü. Mavi Kod'larla geçen bir hayatınız olduğunu düşünsenize? İşte doktor olmak öyle bir şey. Onların o soğukkanlılığı siz panikler içindeyken delirtiyor insanı. Ama düşününce öyle olmak zorundalar. Onlar insana marangozun tahtaya baktığı gibi biraz da bakmak zorundalar. Yoksa her ölen hastaları için bunalıma, depresyona girseler, her Mavi Kod'da panik yapsalar, bizim gibi ağlayıp sızlasalar nasıl devam edebilirler işlerine? Mecburlar insanı çoğu insani özelliklerinden ayırıp bakmaya... 

Hastaneler zor.
Hasta olmak daha da zor.
Eğer işini düzgün yapan doktora denk düşmediyseniz, çok çok çok daha zor.

Aralık 14, 2008

Yerel seçim uğruna neler feda edilir?

Solu mis gibi havanı Türkiye.
Kime oy vericen tabi ki de sana bakana, seni ısıtana, seni biraz daha zehirliyene.
Herkese afiyet olsun, çekin karbonmonoksit-dioksit-ne zıkkım oksit varsa içinize.
Sığ politikalardan, ve bu sığ politikalara insanları muhtaç eden zihniyetten, sağ-sözde sol-liberal nerden olursa olsun mantalitesi ve yalanları değişmeyen politikacı şahsiyetlerden ben fena bıktım. 
Hiç kafamı sizlere yormak istemesem de, tek bir dileğim var sizlerden beni zehirlemeyin mümkünse, olmaz mı?

Aralık 12, 2008

Kadın olabilme sanatı

Şu aralar girmekte olduğum datalar bu konuyu yazmaya iyice yöneltti beni. Aslında hep aklımdaydı ama bari burdan vık vıklanmıyım bu konuyla ilgili diyordum. Ama bugün karar verdim ve yazıyorum.
İlk kendi deneyimimle başlarsam belki ''vah vah dar düşünceli insanlar'' gibi bir iç sesim olmadığını anlarsınız diye düşünüyorum. Daha taze-hazırlıktan yeni çıkmış-sosyoloji-psikoloji dersi almamış bir üniversiteli  olduğum günlerde PSY 101 için kredi toplama peşinde deneylere girerdim ben de (Evet, şu anda insanlara yaşattığım anket kabusunu bizzat ben de yaşadım itiraf ediyorum!). Anketteki diğer sorular ne olursa olsun hep bir soruda, aslında çok iyi bildiğim bir şey olmasına rağmen takılırdım. Ne mi?
''Cinsiyet: ____'' Açık uçlu bırakılması o zamanki ben ve benim gibiler için zorlayıcı bir şeydi aslında. Çünkü hep düşündürürdü ''şimdi oraya kız yazsam olmaz, kadın yazsam olmaz, bayan yazsam mı acaba...en iyisi bayan yazıyım'' şeklinde. Bugün girdiğim anketlerdeyse cinsiyeti K ya da E seçme şansı olmasına rağmen bazı katılımcıların K'yi kız diye tamamladığına şahit oldum.
4 senenin sonunda arkadaşlarımla çok sık atıştığım bir konu haline geldi bu bayan meselesi. Obsesif bir şekilde her bayan diyeni 'Kadın' diye düzelten bir insan oldum yıllar içinde. Evet bana şaşkın gözlerle bakan dedeme bile kadın nedir erkek nedir bayan nedir kız nedir vaazı verdiğimi bilirim. 
''Feminist misin??'' diye alayla soranlar oluyor. Açıkçası bilmiyorum, feminist felsefeye çok saygım olsa da öyle sapına kadar bir feminist olduğuma inanmıyorum. Kadın ya da erkek haklarının üstünde insan haklarını görüyorum her şeyden önce. Ama ''bayan'' kelimesinin en azından Türkçe'de temsil ettiği değeri düşündüğümde evet feminist damarım kabarıyor.
Şimdi biliyorsunuz bizde eğer cinsel ilişkiye girdiyse bir dişi yaşı ne olursa olsun Kadın'dır. Daha trajiği bakireyse bir dişi yaşı ne olursa olsun kızdır. Bizde 40-45 yaşında kızlar çoktur mesela. Onlar hiçbir zaman kadın olamayacaktır toplumumuzun etiketine göre. Bu durumda iğrenç bir tecavüze uğramış ya da aile zoruyla evlendirilmiş 13 yaşındaki bir dişi kadındır, o da hiçbir zaman çocuk olamayacaktır artık. Jinekolog bile ilk muaynede genelde ''Kız mısın?'' diye sorar aktif bir cinsel hayatın var mı tadında bir soru yerine. 

Peki ''bayan'' nerde durur bu kız/kadın karmaşasının içinde? 
Örneğin 22 yaşındasınız. Annenizle pantolon almaya gittiniz. Anneniz tezgahtara 'kız pantolonları nerde' diye soramaz. 'Kadın pantolonları nerde' diye sormaya dili varmaz. En güzel çözümdür: 'BAYAN pantolonları nerde'. İlaç gibi yetişir bayan lafı karşınızdakinin biriyle yatıp yatmadığını kestiremediğiniz zamanlarda.
Erkeksen hep erkeksindir. Sünnet olur erkek olursun. Pantolonun da erkek pantolonudur, parfümün de erkek parfümü, tuvaletin erkek tuvaleti, yurdun erkek yurdu. Evlenince statü değiştirmezsin ailenin gözünde. Daha mı kolaydır bilinmez. Ama en azından anketleri doldururken tereddüt etmezsin bir saniye bile.

Bu ülkede kadın olmaktan korkulur.
Kadınsan hep bir damgan vardır.
Kelimeler aslında bazen çok şey anlatır...

Aralık 11, 2008

Sleep tight

Yine yeni yollar göründü bana ne güzel! Şubat ayında bir konferans için Tampa, Florida'ya gidicem. Tabi her zamanki gibi konferans bahane gezmek, görmek şahane düsturuyla ilerliyorum hedefime. Amaç bir haftalık bavuluma İstanbul'a ait kıyafetlerimden başka bir şey tıkmadan (bilgisayarım, datalarim ve diğer işsel zımbırtılarım dışında) biraz kafamı dinlemek öncelikle. Sonuçta o uçak havalanınca olacak olan muazzam özgürlük hissi bambaşka olacak en azından, onu bekliyorum dört gözle...
Ufacık bir sorun var gidişimle ilgili. Odamı hiç tanımadığım bir insanla paylaşmak durumunda kalıcam. Tabi o kişiyi bulamazsam hocamla paylaşcam; hangisi daha sempatik seçemiyorum gerçekten!
Şimdi bu oda meselesi biraz hassas bir şey. Sonuçta kendi alanınızı başkasıyla paylaşıyorsunuz. Siz uyurken yan yatakta başkası uyuyor. Resmen diken üstünde uyuma durumu söz konusu. Yurdun ilk günlerinde yaşamıştım bu huzursuzluğu. Acaba horluyor muyum, acaba üstteki tip (!!!) ranzayı çökertip üstüme düşer mi, acaba uyurken çişim gelir de tuvalete gitmek durumunda kalır diğerlerini uyandırır mıyım, vs vs...
Hadi yine aynı okuldansınız, aynı dili konuşuyorsunuz, bir de hepsi sizden küçük zaten (!) lafınızı dinletirsiniz, yurt çok sorun değil. Şimdi ben Şubat'ta, elin Florida'sında hiç tanımadığım bir insanla 5 gün nasıl beraber uyuycam sorarım size? Şimdi bu insan ya uykusunda yürüyorsa, ya da başka fiziksel aktivitelerde bulunuyorsa? Evet, burdan duyuruyorum eğer 2-9 Şubat tarihleri arasında başıma bir şey gelirse ilk şüpheli aynı odada kalacağım kişidir.

Aralık 08, 2008

Sıkıldım sıkıldım uçmak istiyorum!

İçimde öyle garip bir sıkıntı var ki.. 
Tek istediğim deli gibi bağırmak, ''oooooooooffffff'' çekmek...
Ya da gece denize girmek aya baka baka yüzmek...
Ya da babamın yeni suladığı çimlerde çıplak ayakla tepişmek...
Ya da bir baloncunun bütün balonlarını alıp hepsini teker teker İstinye açıklarından gökyüzüne salıvermek....
Ya da çantamı toplayıp bir uçağa atlamak bir yerlere gitmek...
Şöyle bir sallanıp kendime gelmek...

Aralık 07, 2008

Yarın bayram da kime?

Her tatil fırsatında Bodrum'a kaçardık annem-babam-abim-ben eskiden. O zaman Türkbükü şu anki korkunç vıcık vıcık moduna kavuşmamıştı ve her yıl yokuşun tepesinde, bütün koyu gören bir köy evi kiralardık. Diğer "yazlıkçı site çocukları"nın aksine kiraladığımız köy evinde en iyi arkadaşlarım hayvanlardı benim. Sayısını hatırlayamadığım kadar sokak köpeğim (yavruladıkça sayısı artan), sokak kedim ve bütün bunların yanında ev sahibimiz H. Teyze'nin tavukları, horozları, civcivleri, inekleri, danaları vardı oynadığım. Hatta bir ineğin adını Cansu koymuştu H. Teyze beni ne kadar sevdiğini kanıtlamak istercesine. Otlarla beslediğim saat 6'da gezintilerini tamamlayan inekler ve H. Teyze'nin sabah yumurta vermedi diye ayağından ağaca bağlayarak cezalandırdığı tavuklar vardı. Her seferinde o tavukların ipini kesip özgür bırakma hayali kurardım. H. Teyze'ye hep sorardım ayağını niye bağladığını, o da "anlıyor o suçunu böyle" derdi.
Bodrum'da olmaktan en az keyif aldığım tatilse, kurban bayramı tatiliydi. Ailesi kurban kesmeyen, kendince bağış yapan bir insan olduğum için kurban kesimiyle yüz yüze gelmek zorunda kalmazdım hiç. Ama eğer Bodrum'a gittiysek o bayram, benim için kabus başlardı. Bayramdan birkaç gün önce gidilirdi haliyle Bodrum'a ve bizi bahçede bağlı koyunlar veya danalar karşılardı. Bayrama kadar olan süre boyunca onların yanlarına gider, otla beslerdim onları. Her gün biraz daha yaklaşabilirdim onlara, onlar her gün biraz daha alışırdı bana. Bilirlerdi ki ben onlara ot veriyorum bir şey yapmıyorum. Kiminin gözünün etrafı kara olurdu, kiminin dili pembe. Sabahları güneşi görünce başlarlardı bağırmaya. Ben birkaç gün içinde olacakların farkında olduğum için tıpkı o tavuklar gibi gizlice kesmek isterdim iplerini. Kaçsınlar, kurtulsunlar, istedikleri yerdeki otları yesinler diye. Yapamazdım.
Bayram sabahı kapatırdım kendimi odaya, takardım müziğimi kulağıma, dışarıyı duymamak için elimden geleni yapardım. Ya da annem erkenden çıkarırdı beni dışarıya, yalıya, bunları göremiyceğim bir yere. O kadar acıydı ki benim için o kadar gün beslediğim o güzel gözlü hayvanın acı dolu bağrışlarını dinlemek, nereye kaçacağımı şaşırırdım.
Akşam üzeri bir tabak gelirdi eve üst kattan. Oyun arkadaşım tabakta, bir güzel kavrulmuş şekilde dururdu.
Hayatım boyunca kurban eti yemedim. Asla da yemiycem. "Ne fark var et yemiyor musun?" diyenler olursa, artık et kesim yerlerinin standartlarının çok farklı olduğunu hatırlatmak isterim. Hayvanlar acı verilmeden önce bizdeki "adet" gibi kanı akıtılmadan kesiliyor. En azından ben öyle kesildiğine inandığım etleri yiyorum, onu da kendimce mecbur olduğum için.
Kurban bayramında "sevap" yapmaksa istenilen, bir yerlere bir şekilde bağış yapılmalı bence. Oturup koca koyunu kesip ailecek yemek değildir "sevap" bence, eğer öyle bir şey varsa. Et bulamayan, yiyemeyen o kadar çok çocuk var ki çevremizde onlara ulaşmak hiç zor değil. Kimin danası daha ağır, koyunu daha pahalı diye konu komşuya hava atma peşine düşülceğine içinizde yapın yapcağınızı. Yok illa da ben kesicem diyorsanız kurbanı, lütfen çocukları kurban kesimine götürmeyin. "Koca adam oldun artık sen gel de izle" mantığından uzak durun. Bir çocuk için kurban kesimini izlemek hiç kolay bir şey değildir lütfen bunu unutmayın. Hele hele köy yerlerinde günlerce beslediği hayvanın öldürülüşünü izleyen çocuk siz fark etmeden çok büyük bir travma yaşıyordur lütfen unutmayın...
Bari bu bayram, kurban kesiminden çocukları uzak tutun.
Hayvanları kurban edicem derken çocuğunuzun hislerini kurban etmeyin.
Lütfen.

Aralık 03, 2008

Başlık yok bu sefer.

Sağa sola koşturuyorum sürekli. Kafamı kuma gömüyorum. İşimle uğraşıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum, hatta pek sevgili ex-oda arkadaşım İ.'nin gecenin bir yarısı mideye indirilen abur cubur sonrası büyük bir kararlılıkla yapıcam dediği ama asla yapmadığı "Pilates"e başladım (gerçekten komik bir eylem). Ne yapsam nasıl meşgul olsam diye düşünüyorum sürekli. Ve işe yarıyor.
İçimden de diyorum ki, "bak Aralık geldi, bitiyor bu yıl". Sadece 29 gün sonra yepyeni bir yıl olucak. Hiç yaşanmamış, hiç kirlenmemiş, hiç ağlanmamış bir yıl. Sanki o zaman her şey geride kalcakmış gibi çocukça bir umutla bekliyorum 10'dan geri sayıp takvim yaprağını yırtmayı. Sanki o zaman kesin olarak biticek bu yıl yaşanan her şey. İşte o zaman çekebilcem süngüyü eski-yıpranmış-didik didik edilmiş koca yıla.
Benden bu kadar. Bir de...

"Bazen tepetaklak olur yürek. Aheste revan giderken kendi yolunda, göğüs kafesine toslar küttedek. Yüzüstü kapaklanıverir yere. Bir yerlerinin fena halde kırıldığını hisseder kalkmaya yeltenip de kalkamadığını gördüğünde. Üzerini yoklar ama dışarıdan belli olan bir yara filan bulamaz. Haykırır var gücüyle: "Derhal çıkmam gerek. Çıkmam gerek!" Zar zor doğrulur, ağlaya sızlaya saldırır kafesinin demirlerine. Ve nihayet göğüs kafesinden kurtulmayı başardığında, ne yöne gideceğini kestiremeden bakakalır önüsıra uzanan yollara; daha evvel ayak basmadığı topraklara. Yollar yollara karışır. Sular bulanır.

Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme." Mahrem, Elif Şafak, sf. 163, Metis Yayınları.

Kasım 29, 2008

bir başka dünya bulsam, içinde sen olmasan

Ö. gitme o filme dedi bana. Tabi ki de dört bir yanda konuşurken insanlar imkansızdı karşı koymak. Ve gittik bugün sonuç itibariyle. N'apmış Çağan Irmak, Türk milletinin damarına basmış. Acı severiz biz, arabesk severiz, ağlamayı severiz, klişe severiz... Üç Maymun Cannes'da aldığı ödüle rağmen dolduramazken salonları ağlamaya Issız Adam'a gideriz. Öyle de yaptık.

"c'est un beau roman, c'est une belle histoire, c'est une romance d'aujourd'hui" diye başladı film. Neydi bu peki? Zamanında sevgiliye yaptığım video'nun şarkısıydı, araya birinci yıl kutlamamızın videosunu koyduğum özene bözene en güzel fotoğraflarımızdan yaptığım video'nun... Sonra ilerledi film arada başladı yine tanıdık bir melodi "ne böyle senle, ne de sensiz... yazık yaşanmıyor çaresiz..." dedi. Dayanmaya çalıştım. Her ilişkinin ilk günleri gibi mutluydu filmin başı, her erkek gibi ilişki özürlüsüydü erkek, her kadın gibi yelkenleri suya indirmişti kadın... sonra başka bir melodi başladı, bu sefer o kadar tanıdık değildi, "dilerim ki mutlu ol sevgilim, ben olmasam bile hayat gülsün sana... günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda...". Ve sonra ayrıldı adam, sen benden daha iyisini hak ediyorsun dedi, benimse beynimde bir buçuk ay önce aynı cümleleri bana söyleyen "sevgili" vardı...

Filmi izleyen her kadın sanki "evet evet ben de yaşadım bunu" diyor gibi hissettim ben. Herkes benim kadar salya sümük olmuyordur belki, ama herkes üzülüyorsa kendi ilişkisine üzülüyordur filme değil. Her erkek biraz ıssız olmak istiyor ve en çok ıssız olmak isteyen adam özleniyor. Ve elveda derken hep aynı cümle duyuluyor sanki "sen daha iyilerine layıksın".

Bu paragrafıysa sadece sana yazmak istiyorum bu gecenin ardından. hiçbir zaman okuma dığın, zamanını ayırmadığın blogumdan bir iki kelime göndermek istiyorum sana. Ben seni o kadar sevdim ki hak etmek ya da etmemek değildi önemli olan benim için. Yaşamaktı seni, her anı.. Beklemekti kapıda heyecanla gelmeni, uyanınca sesini duymayı, kollarında uyumayı. Sen bağlanmaktan korktukça ben bağlandım sana. Ve ayrılırken gözyaşlarıyla beni en çok kıran, en çok yaralayan, en çok ağlatan şeydi "sen benden daha iyilerini hak ediyorsun" demen... Senden başkasını umursamazken ben, bana bu bahaneyle gelmeye hakkın yoktu çünkü... İşte sen de şimdi ıssızsın. Yıllar önce, eski sevgilinin sana gönderdiği maili okumuştum gizli gizli. Diyordu ki, sen hiçbir zaman bir yere bağlanamayacaksın, rüzgar nereye götürse oraya gideceksin (tam kelimeleri hatırlayamasam da...). Onu okurken gülmüştüm, bağlandı işte bana demiştim içimden. Ama şimdi hak veriyorum ona... Sanırım sen de aynı bu filmdeki gibi, hep ıssız kalacaksın... Bense bundan sonra hep eksik olucam... elveda...

Kasım 21, 2008

TV Guide

Diğer yazılarımı okuyanların haberdar olması muhtemel bir şey benim nasıl bir izleyici olduğumdur belki de. Ne demek istiyorum bu saçma cümlede? Olay şu; Amerikan filmlerinden hazzetmem ama dizilerini baya baya severek izlerim hatta bazılarını orada yayınlandığının ertesi günü indirir keyifle izlerim. Türk dizileriyleyse pek aram yoktur. Bu akşam 3 saat televizyonun karşısında oturunca nedir farklı olan acaba diye bir sorgulmaya girdim kendimce. Garip çünkü ben dizi izlemeyi o kadar severken Türk dizilerine katlanamıyorum. Ve prime-time dedikleri akşam saatlerinde televizyonda diziden başka izleyecek hiçbir şey bulamıyorum, hal böyle olunca oturduysam televizyon karşısına baya bir söyleniyorum kendi kendime. İşte bu yüzden Amerikan ve Türk dizileri arasındaki bazı önemli farkları sıralamayı kendime bir görev sayar, okuyucalarıma borç bilir, saçmalamaya başlarım:

1) Türk dizileri katlanılmayacak derecede uzun. Saat 8'de başlayan dizi 10 buçukta zor bitiyor. Amerikan dizileri dramaysa 40-43 dakika sit-com'sa 25-27 dakika sürüyor. Amerikan dizilerinde bir önceki bölümün özeti ("previously on Lost" tadında) 2 dakika bile sürmezken bizde sadece özet en az 15 dakika sürüyor. Vee daha dizi başlamadan bayıyor, küfretmeye başlıyorsun.

2) Tabi niye bu kadar uzun yapılıyor bu Türk dizileri, çünkü "money talks". Ne kadar uzun o kadar çok reklam, reklam bir girdi mi 3 dakika falan değil, en az 10 dakika sürüyor. Diziden kopuyorsunuz ara sıra reklamlarda ne izlediğinizi unutuyorsunuz hatta başka kanala geçip orda takılıp kalabiliyorsunuz. Tabii Türk kanalları niyeyse aynı anda reklama girme yarışında olduğu için her yerde aynı tantana; bebek pişiği önleyiciler, kirlenmenin güzel olduğu savunulan replikler, sarı iğrenç kıyafet giyen minik çocuklar, ve türevi abuk subuk bilgiyi beyninize dolduruyor ne izlediğinizden bir haber televizyonu kapatıp içeri gidebiliyorsunuz. Tabi genelde Amerikan dizilerini indirip izleyen bizler orda reklam gibi bir sorun yaşamıyoruz, ama gittim yerinde inceledim o kadar çok reklam yok! En azından dizilerin arasında.

3) Türk dizilerinin uzun olmasının bir diğer sebebi: boş ve anlamsız bakışlar, sözsüz geçen dakikalar... Şimdi Amerikan dizilerinde de böyle anlar var tabi, ama Türk dizilerinde bu bambaşka oluyor. Patlatıyorsun arkaya damardan bir şarkı (durumun anlam ve önemini içeren sözleri olan) başlıyorsunuz bütün cast'ı ekrana getirmeye, hepsi bir yere sabitlenip bakıyor arkada içli şarkı çalarken... Hoop fazladan 10 dakika doldurdunuz bile dizide! Bir de gereksiz konuşmalar, "dizi değil canım bu normal hayat, onlar da bizlerden biri" havası uyandırmak amacıyla dizinin çeşitli yerlerine serpiliyor. Örneğin kadın adama diyor ki
-akşam gelirken ekmek alcan mı? adam da diyor ki
-alırım tabi sen istersen, alıyım mı? kadın diyor ki
-e al tabi çocuklar aç geliyor adam da diyor ki
-e peki madem kaç tane alıyım kadın da diyor ki
-bilmem ki iki tane al da sen sonra düşünürüz gerisini.. gibi saçma sapan gereksiz boş diyaloglar dönüyor. Amerikan dizilerinde bu gereksiz muhabbetler yok! Oldu da gereksiz muhabbet dönüyor o dizi gereksizdir. Çünkü adamın harcıyacak dakikası yok, adamın kanalı diziyi 1 buçuk saat yap da şu kadar reklam alıyım şöyle para kazanıyım demiyor.

4) Başka bir saçmalık daha; Amerikan dizileri bitince kanallar bir sonraki haftanın fragmanını koyuyor. Bu güzel, bunu bizimkiler de yapmaya başladı yeni yeni, ama biz de ek olarak daha fazla zaman işgal etmeliyim mantığıyla bir şey daha var. Şöyle ki dizi bitiyor, bir sonraki haftanın fragmanı giriyor sonra: patt tekrardan o gece yayınlanan bölümün özeti veriliyor. Şimdi bunun amacı nedir? Sen izleyiciyi aptal yerine mi koyuyorsun. Yeni izledi sence unutmuş mudur bu kadar çabuk? Bu nasıl bir saçmalıktır? Git necefli maşrapa falan koy zaman doldurmak istiyorsan 10 dakika önce biten diziyi niye tekrardan gösteriyorsun?

5) Başka bir sorunsal. Biliyorsunuz ki pek çok başarısız taklit dizimiz var. Akla gelen en belirgin örnek Doktorlar. Aman o nasıl bir şey!!! Adamlar bütün Amerikan doktorlu dizileri karıştırıp öyle bir dizi yaratmışlar ki dillere destan. İlk Grey's Anatomy çakması olarak başladı, sonra House'dan biraz çaldı, sonra bir tane yakışıklı (!), çapkın, kötü ama içi iyi estetik cerrahı getirip Nip/Tuck çakması da eklediler, yani adamlar aslında Amerika'lı senaristlerin bölük pörçük verdiği şeyi bir araya getirdiler iyi birşey yaptılar. Ama o nasıl replikler, o ne saçma durumlar, hepsini geçtim o ne başarısız bir kan taklididir. Resmen kırmızı pastel boyayla adamları boyamışlar gibi duruyor, biraz daha çaba gösterin ama olmaz ki böyle! Başka çakma dizi Kavak Yelleri. Kendisi Dawson's Creek çakması olarak başladı zaten jenerikten karakterlerin benzerliğine kadar her şey bire birdi. Ama sonradan saçmalamak zorunda kaldılar "Türk halkı hazır değil" ya o açıdan. Sonra hoop nerden çalsak diye bir düşünce, bir tane deli dolu kız buldular, hasta ama söylemiyor, oğlanla ilk takılıyor sonra aşık oluyor, hayata feci bağlı vs, sonra bir bakılıyor ki kansermiş, vah vah... Bakın Sweet November'dan da çaldık size...

6) En fitil olduğum olayı sona bıraktım. Şimdi biliyorsunuz ki Türk dizilerinde sevişilmez. İnsanlar aseksüel yaratıklardır. Öpüşmeyi içermeye son yıllarda ancak başlayabilen Türk dizileri için sevişmek çok fena uzakta bir olaydır. Herkes, anadır, bacıdır, kardeştir, sevgiliyse uzaktan sevilir, karıysa zaten yemeğini yapması çocuklara analık yapması yeterlidir. Neyse Amerikan dizilerinde durumun ne olduğunu zaten biliyorsunuz. Benim takıntım olmamasına değil. Takıntım şu, arada oluyor bu durumlar. Genç kadın sevdiği adamla beraber oluyor, ta-ta ta-tam... Ama her seferinde hamile kalıyor. Bak çocuğum yapma hamile kalırsın sonra mesajı dizide verilmeli yoksa RTÜK amca kızar kaygısıyla yapılıyor diye umut ediyorum yoksa bu senaristlerin ciddi bu konuda bilgisiz olması lazım. Her seferinde de hamile kalınır mı kardeşim? Çilekeş kadın tutkularının vebalini genç yaşında çocuğun yükümlülüğünü üstlenerek ödüyor. Ve tabi ki de evleniyor çocuğun babasıyla ya da dizide birkaç ses "evleniceksin dedim o kadarrrr" diye hönkürüyor. Bu kadar çocuk sahibi olamayan insan varken, nasıl bu dizilerdekiler bu kadar isabetli atışlar yapıyor merak ediyorum gerçekten. Diziden alınacak mesaj "dokunma yanarsın".

Bu benim dizi izlemeyen halim, bir de izlesem daha neler bulurum merak ediyorum. Tabi bazı diziler var ki bu klasmanın biraz dışında bırakmak lazım. Örneğin çocukluğumun muhteşem dizisi Süper Baba, ya da İkinci Bahar ya da Tatlı Hayat. Gerisi eğlenmek için izlenebilir, ya da sinirden kudurmak için. Şahsen ben bu dizileri izlemeye ciddi ciddi katlanamıyorum. Yine de izleyenlere iyi seyirler diliyorum.

Kasım 17, 2008

The time for sleep is now, it's nothing to cry about

Benim babaannem gençliğinde birbirinden güzel kıyafetlerini giyip, hiçbir zaman tanıyamadığım dedemle danslara balolara gidermiş, 38 yaşında dedemi kaybetmiş ve iki çocuğunu binbir zorlukla büyütmüş. Babaannem bana küçükken hep şehriyeli domates çorbası yapardı, içine benim o zamanlar sevmediğim maydonozu koymadan, her gittiğimde o çorbayı içmenin anlatılamaz hazzını yaşardım ben de. Emekli olduktan sonra en büyük hobisi, renk renk işlediği goblen tablolarıydı babaannemin, hepimizin evine özel bir tane işlerdi duvara asmamız için. En büyük tutkularından biri sigaraydı minik babaannemin, daha 1 yıl önce doktorla sigara pazarlığı yapmış günde 5 sigaraya razı etmişti doktoru. Benim babaannem 7 yıl yatalak kaynanasına baktığı için en büyük korkusu birine muhtaç kalmak, elden ayaktan düşmek olan, 8 yıl önce kalçasını kırdığında annemlere sakat kalırsa ötenazi yapmalarını istediğini söyleyen bir kadındı. Benim babaannem en orijinal, atasözü gibi küfürlere sahip olan ama onları bütün hanımefendiliğiyle yeri geldiğinde kullanan değişik bir kadındı. Benim babaannem 35 kiloya kadar düşmüş, iyice miniminnacık kalmış, sarılmaya korkulan, bembeyaz saçlarıyla bütün şirinliğiyle kapıda sizi karşılayan bambaşka bir kadındı...
Çarşamba günü ayrıldı artık aramızdan 83 yaşını doldurmasına 1 ay 6 gün kala benim babaannem. Yeter artık dedi kendince... Tekrardan sorgulattı ölümü, yaşamı, acıyı, aileyi bizlere... Özlemekten başka bir şey yapamayız artık onu, bir de bencilce bir istek "keşke geri gelse" diye. Bilsek de o yoğun bakımdan çıkıp her tarafından hortumlarla bir süre daha yaşayacak olsaydı çok mutsuz olacaktı, biz yine de biraz daha kalsaydı yanımızda diye istiyoruz bencilce işte.

Tam da bu günlerde okuduğum kitap bu bencilliklerimden kurtulmamı sağlıyor belki de. José Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" kitabı aslında ölümün de gerekli bir şey olduğunu gösteriyor bir şekilde. Ölümün hiçbiri güzel değil, hiçbiri zamanlı değil ama belki de gerekli. Düşünsenize hiç ölünmeyen bir dünya olduğunu? Nasıl olurdu sizce? Biraz ölümle beyin cimnastiği yapmak isteyenlere tavsiye ediyorum bu kitabı...
Bir de;
Huzurlu uyu babaannecim...

*Görsel: your-rain.deviantart.com'dan alınmıştır.

Kasım 07, 2008

İstanbul'u çok özlemişim ama

- Yıkanmaktan hoşlanmayan, herhangi bir parfüm, deodorant gibi kozmetik ürününü kullanmayı bırak mis gibi sabunu bile kullanmaya gerek duymayan insanlardan,
- Sabahları diş fırçalamayı unuttukları gibi ağızlarını kapalı tutmayı beceremeyen insanlardan,
- Ulaşmak için dağ tepe düz gitmek gereken Beylikdüzü beldesine en eski yokuş çıkamayan otobüs veren büyük İETT düşünürlerinden,
- Metrobüs yaptık yahu daha ne yapalım diyip, insanları Skinner'ın sıçanları gibi dapdar üst geçitlerden çıkıp inmeye, bunu yaparken akraba olmaya sevk eden müthis belediye meclisi üyelerinden,
- Yağmur yağınca eriyeceklerini sanıp otobüs 160 kişiyken cam açmayan şaşkın otobüs yolcularından,
- Aynı 160 kişiyi otobüse doldurmuşken, daha çok kazanma hırsıyla her durakta yolcu alan, bir de sanki o insanlar Karaman koyunu gibi üst üste gitmiyormuş gibi abuk subuk ani frenler yapan, sinirli, terli ve korkunç otobüs şöförlerinden,
- Yaşlı olduklarını sanan ama eminim ki annemden bile genç olan, bazen sadece başında başörtüsü var diye dik dik bütün gençleri süzüp 'kim bana yer vercek' diye bakan teyzemsi kadınlardan,
- Otobüse ya da 2 dakikada bir kalkan Metrobüse ilk durakta inatla binip ayakta kalıp bir de 'cık cık vık gençlik öldü artık bize yer vermiyolar' diye nutuk atan ihtiyar heyetinden,
- Bir de okuldan gelen yorgun gencin, yeterince duygu sömürüsü yapan ve kıyamadığı için yer verdiği ama karşılığında teşekkürü geçtik bir tebessüm bile alamadığı teyze/amcalardan,
- Tıkış tıkış otobüste 'beyler olmuyor böyle biraz yardımcı olalım, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor yahu' tadında şöföre yalakalık yapan girişimci otobüs insanlarından,
- Ve şu anasını sattığımın aşık olunası şehrinde çalıştığı okul Avrupa yakasının bir ucundayken evi diğer ucunda olan ve günün en az 4 buçuk saatini yolda geçirmeye razı olan şu kafamdan,
NEFRET EDİYORUM!!!!

Kasım 05, 2008

Yes, they did

Bundan yaklaşık bir buçuk yıl önceydi şans eseri bir kanalda Oprah Winfrey'in şovuna rasladım. Biraz bakıyım dedim, konuk olarak siyahi bir aile vardı ilk konunun ne olduğunu anlayamadım. Henüz Amerika'yla çok içli dışlı olmayan, hatta o ülkeden neredeyse nefret eden biri olarak ekrandaki muhabbeti pek takip edemiyordum. Sonra biraz dinledim, orda oturanın Amerika'nin bir senatörü ve onun ailesi olduğunu anladım. İzledikçe hoşuma gitti, Barack Obama yazdığı kitabından, Kenya'dan, ailesinden, Amerika'dan bahsediyordu. Bir yandan da ailesinden... Her şeyden çok ne kadar sıcacık bir adam diye düşündüm, ne tatlı bir aile.
Sonra bir baktım bu akıllı, Harvard mezunu, gözünden ateş çıkan genç adam başkan adayı. Sempatikliğiyle gönüllere taht kuran, Bush zamanında mumla aranan Bill Clinton'ın eşi Hillary'le burun buruna başkan adayı yarışında gidiyor. Sonra o yarışı kazanıyor. Bu sefer aslında sanıldığından daha milliyetçi olan Amerika'da eski Vietnam gazisi bir pilotla başkanlık yarışına giriyor. Kafamda tek bir soru, peki hala otobüsün arkasında oturmaya çekinen Amerikan halkı siyahi birini başkan seçer mi?
Her ne kadar Amerika'dayken tanıştığım herkes Obama'cı olsa da (bir kişi dışında) hep içimden '' yok sonunda bir şey olucak Obama'yı başkan seçmiycekler'' diye geçiriyordum. Ama oldu... ''Yes, we can'' sloganıyla yola çıkan Obama'nın zaferi miydi bu? Bana sorarsanız bu Amerikan halkının zaferi. Bütün ırkçı geçmişlerine rağmen, hala devam eden sömürülerine rağmen, Amerika'da değişmek isteyen büyük bir kitle olduğunu kanıtladılar. 
Şimdi haberlerde Obama'nın Ermenilerle ilgili görüşleri, yok Türkiye'yi işgalci mi gösteriyormuşlar, yok ailesinde Müslüman varmışlar dönüp duruyor... Halbuki burda çok daha büyük bir şey oluyor. Amerika için kocaman bir sayfa kapanıyor. Obama verdiği sözleri tutar mı yoksa o beyaz evin ateşiyle diğerleri gibi bir ''Amerika başkanı''na dönüşür mü bunu şu anda kimse bilemez. Ama hala en düşük gelirli işlerde çalıştırılan azınlıklardan birinin Amerika halkı tarafından başkan seçilmesi, işte bu sivil Amerikan halkının bütün dünyaya verdiği en güzel ''demokrasi'' dersidir.
Amerika'yı eleştirmeden bir oturun düşünün derim. Sizce bu ülkede (Türkiye'de) herhangi bir azınlık grubundan biri cumhurbaşkanı seçilebilir mi (Hımm, aslında bizde pek azınlık kalmadı hepsini kaçırdık ama neyse...)? Sizce bizim yaşadığımız ülke bu derece demokrat mı? Hiç sanmıyorum. Ama Amerika demokrasi dersini en güzel şekliyle verdi. Siyahi başkan seçtiler diye asla ırkçı hareketler olmıycak diye sonuç çıkarılamaz burdan. Ama kölelikten başkanlığa, Amerika halkının kaydettiği yolun hakkını hepimizin vermesi lazım diye düşünüyorum...
Obama'nın zaferi gibi gözükse de bu - ki onun bireysel başarıları tartışılamaz 1980'lerde Harvard'da okuyabilmiş bir siyahi, gözünden ateş çıkan bir adam...- ama bu Amerikan halkının zaferi. 
Mutlu etti beni bu durum. 
Bir umut var mı acaba dünya değişir mi?
Tartışsın dursunlar şimdi Türkiye'nin çıkarına olan durumlar nasıl etkilenecek diye.
Umrumda değil, tarih yazıldı dün...
Kim ne derse desin...

Ekim 26, 2008

"Wherever they burn books they will also, in the end, burn human beings."*

Nasıl aynı evde yaşamanıza rağmen ailenizin her fikrini paylaşmayabiliyorsanız,
Nasıl aynı okulda okuyup beraber büyümenize rağmen en yakın arkadaşınızın her düşüncesine katılmayabiliyorsanız,
Nasıl eğitim aldığınız alan aynı da olsa meslektaşınızla aynı iş ahlakına sahip olmayabiliyorsanız;
Aynı topraklarda yaşayıp, aynı ülkede yaşayıp, aynı şeyi düşünmeyebilirsiniz de.

Bir devlet çatısı altında yaşamanın size getirdiği belli kurallar bir yana, en temel insani hakkınız olan "düşünmeyi" ve buna bağlı olarak "üretmeyi" sonuna kadar kullanabilmelisinizdir.

Genel kabul gören düşünceden farklı bir şey düşündünüz diye ya da çoğunluğun inandığı şeye inanmadınız, taptığı kişiye tapmadınız diye kimse sizi sansürleyemez...

Ağzımıza pamuk tıkıp, gözümüze bant çekip, kulağımızı tıkayamaz.

Uzun zamandır çeşitli kişisel sebeplerden uğrayamadığım bloguma bugun ışık hızıyla geri döndüm.
Özene bezene süslediğim blogum, bin bir türlü saçma sapan yoldan girdiğim bir internet sitesine dönüşüp, aptal bir proxy sitesinin çeşitli reklamlarıyla donanmıştı.

Sanki biri evimi gasp etmiş gibi hissettim kendimi.
Biri odama girmiş, bütün kitaplarımı raflarından indirmiş onlara el koymuş gibi...
Biri aklıma-fikrime-zihnime-algıma karışmış gibi...

Sansüre sansür gerek arkadaşlar.
Bu zihniyet kitapları da yakar yakında...

*Heinrich Heine

Eylül 30, 2008

Potpori yaptım bugün size, alır mıydınız?

Bugün evim gibi darmadağınık kafamla huzurlarınızdayım. İşte bu darmadağınık kafanın ürünü olarak size kafamı bölük pörçük bir şekilde meşgul eden konuları sıralıycam. Belki oturup kassam hepsinden ayrı bir post çıkarır, zengin gösterirdim ama bu yolu seçtim. Herhangi bir önem sırası gözetilmeden-birinci pörçük haricinde- bir şeyler karalıycam. Buyurun burdan yiyin, afiyet olsun.
Kuşlar mutluluk getirir: Sevgili kuş N. bugün bana bir mail aracılığıyla sabah gazetesini okuduktan sonra, yazılarımın sabah çayıyla pek de iyi gittiğini söyledi, sanki benimle konuşuyormuş gibi hisettiğini söyledi. Hatta yeni post görmediği zamanlar asabileştiğini iddia etti. Bu durum karşısında gaza gelinip eve gelinir gelinmez post yazmaya koyunuldu, zira çayımın şekeri durumunun İstanbul'un bir köşesinde vuku buluyor olması çok sevindirdi yeşil kurba'yı. Teşekkürler kuş nasıl mutlu oldum bir bilsen zırvalarımın sabah sabah hazımsızlık nedeni değil de işten kaytarma yolu olduğunu duyunca.
Bira: İlk-toy-gençlik yıllarından bir ülke kursak (nasıl yaparız ben de bilmiyorum) milli içeceği bira olurdu. İçkinin sorun edilmediği bir ailede büyüyen bir insan olarak-iyi kötü tartışılabilir- birayla daha 12-13 yaşlarımdayken tanıştım. Bir halta benzemese de arkadaş ortamlarının daimi yoldaşı, içtikten sonra şişesiyle müzik yapabildiğiniz ya da şişe çevirmece oynayabildiğiniz çok yönlü meşrubat, yazın sıcak havada, deniz kenarında patates eşliğinde pek de leziz giden içecek... Artık ben bu dünyevi yaratığı içemiyorum! Çok gerginim! Bu gerçekle Amerika'ya gelmeden bir hafta önce tanıştığım için İstanbul'da acısını çok çekmedim. Burda da son derece kenarımın köşesi modunda Türkiye'ye göre çok ucuz olan şarapları, margaritaları ve sangriaları tükettiğim için yine farkına varmadım bu eksikliğin. Ama sorarım size, İstanbul'a dönüp, canım kuzu sarması arkadaşlarımla toplaştığımda, İstiklal'e gidip Nevizade'de boş bir mekan seçip oturduğumuzda, herkes bira içerken ben ne halt edeceğim? Onların buz gibi biralarına bakıp, üstünde gubidik bir şemsiye ya da kadın vücudu karıştırıcı olan bir de üstüne deli gibi para bayıldığım votkamı/Mojitomu/ya da herhangi bir asitsiz alkolü mü tüketicem. Yoksa kırmızı bir burna sahip olana kadar şarap şişelerinin dibini mi getircem? Sorarım size ben ucuza bira içmeden nasıl eğlenicem? NOT: Dikkat feci bir mübalağ içerdi son cümle.
Parmak arası terlik: Daha mezun olmamış bir okulluyken, sınıfları doldururken, özellikle bahar aylarında baskın yapan sevgili exchange öğrencileri ayırmak hiç de zor olmazdı. Bakarsın ayaklarına eğer terlik varsa güneşi tepede, soğuğu yerinde nisan gününde anlarsın ki o kişi exchange'dir. Geldim, gördüm, yerinde inceledim. Evet bu insanlar çılgın. Benim bu çılgın şahsiyetlere gitmeden demek istediğim: Burası ne San Fransisco, ne Florida efendi. Burası bildiğin Atlantik, Kuzey buz denizinin kenarı, New Hampshire. Soğuk burası kardeşim. Nasıl şıpır şıpır yağmurda parmak arası terlikle okula geliyorsun. Nasıl bir zihniyetsin? Cırcır olmuyor musun? Ve lise sondaki sevgili dünya tatlısı tarih öğretmenimin kulaklarını çınlatarak: çocuğunuz olmayacak ileride, hiçbirinizin çocuğu olmayacak bu gidişle...
Burnum: Ben şu hayatta göz-burun-boğaz'dan çektiğim kadar çekmedim bir şeyden. Burnumu tamamen yerinden çıkarttırsam, yeni bir tane sipariş ettirip yerine kondursam hoş olmaz mıydı? Hazır masraf etmiş yenisini almışken birazcık daha küçük, şekilli bir şey olsun isterim tabi. Hayır yanlış anlamayın, derdim burnumun şekliyle değil, kenarımın-asilzadesi burun kemerimden çok memnunum. Sorunum alerji ve sinüzit. Kendileri dönüşümlü olarak hayatımı dar etmeyi amaç edinmişler, rahat bırakmıyorlar beni. Sürekli beni rahatsız eden alerjim yerini dün gece beni yatakta bir o yana bir bu yana yatama şaşkın nidalarıyla çaresiz kılan sinüzite bıraktı. Bıktım artık resmen, çocukluğuma dönüp tozlu raflarda uyumak istiyorum annemin bana sunduğu hijyenik ortamın tersine, kurtulmak istiyorum bu zıkkım alerjiden de, sinüzitten de.
Evim: Evim dediğim 'şu' alan çok dağınık. İki bavul pek de geniş olmayan kullanım alanımın ortasında park etmiş durumda, içlerinin doldurulmasını bekliyor. İki hafta önce aldığım elma hala kahverengi alışveriş kesesinin içinde duruyor. Bakmaya korkuyorum çürümüş olabilir mi? Tüketebileceğimden çok daha fazla aldığım şekerler de hala alışveriş torbasında duruyor. Bazı kıyafetlerim terbiyesizcene yere saçılmış durumda, yerlerde bir sürü siyah tel toka var akşam çıkarıp fırlatırcasına attığım, üstüne basınca ayağımı acıtan. Sabahtan kalma bulaşıklar gel beni yıka dercesine hala beni bekliyor. Yanı anlıyacağınız oda bile kalk gidelim diyor.
Önyargı: Amerika'ya ve buradaki 'fast food insanlarına' ihtiyacım olduğunu bile bile önyargılarımla donatılmış bir şekilde geldim buraya. Karşılaşacağım birçok insanın mental fonksiyonlarının gerçekten pek parlak olmayacağını, herkesin kendi derdinde olduğu için bırak beni, kimseyi sallamayacaklarını düşünerek geldim buraya. Ve burada kimle tanıştıysam çürüttü bütün hipotezlerimi-birkaç istisna dışında tabi ki. Ben buradaki insanları çok sevdim, ya da benim etrafımdakiler çok iyiydi, bilemiyorum. Genellemelerden nefret eden ben, önyargılarına kapılan yine ben, gelip çok farklı bir manzara bulan yine ben, giderayak genelleyen yine ben... Sanırım afet-i azam'ın içerisinde sevebileceğim şeyler de buldum ben.
Istakoz: Bugün ilk defa ıstakoz yedim. En büyük kabuklu yaratık olan yengeci gören ben ıstakoz beyefendiyi tabağımda görünce pek de bir irkildim. Sevgili profesörüm ve eşi beni yemeğe çağırdı, menüde de kocaman bir kabuklu hayvan vardı. Ben tüm cahilliğimle, 'İstanbul'da ıstakoz vardı da biz mi yemedik' felsefesiyle önümdeki cihazlara bakakaldım bir süre. Çırpındığımı gören profesörüm tam bir dede kıvamında gelip ıstakozumu kırdı. İşin en acıklı yanı o hayvanın bana sürekli bakmasıydı. Çok lezzetlisin üzgünüm diye düşündüm içimden. Küçükken tabağımdaki balıkları önce sevip (öldürdüler mi seni, yazık sana gibisinden) sonra tek lokmada mideye indirdiğimi anlatır hep annem babam. Bugün aynı olayı yaşadım, içimden besin zinciri yahu diye mantıklandırmalar yapsamda, gözlerine yakın kısmını yiyemedim.
Alışmak: Alışmak sevmekten daha zor geliyor şarkı sözünü her kim yazmış ise, yalan diyorum. Alışmak çok kolay her şeye. Belli bir zaman gerekiyor sonrası kolay. Zor olan alıştığından vazgeçmek. Bununla ilgili bir şarkı istiyorum en kısa zamanda yetkililerden, sonra da iki bölümlük bir film çekilmesini, hatta Seren Serengil kişisi ile Küçük Emrah'ın oynamasını istiyorum bu filmde. Olur mu?
Gördüğünüz üzre beynimi meşgul eden saçmalıkların haddi hesabı yok.
Ben varoldukça garip düşüncelerim de benimle beraber ilerliycek sanırım hayat yoluna!

Eylül 26, 2008

"Gidiyorum bu şehirden, ayaklarım geri geri"

Gitmelerim yaklaştı yine. Yine bavulları toplama vaktim geldi. Ne varsa getirdiğim buraya, getirip düzen adına kurduğum buraya, doldurup çantalara gitmeliyim yine. Bıraktığım gibi bekleyenler kimler, hala benimle olanlar kimler bilemesem de elimde avucumdakilerle - bulduğumla yetinmeliyim.
Bambaşka biri olarak mı dönerim evime yoksa yine aynı çocuk olarak mı sarılırım oyuncaklarıma bilmiyorum. Farkedilen değişimler uzayan saçlarım, güneş görmemekten açılan tenim, Akdeniz tuzuna hasret kuruyan cildim. Gerisi içerlerde görmek zor, anlamak daha da zor. Sanırım dönünce bir zaman gerekecek o değişimi anlamak için bana.
Bildiğim bir şey var o da; koca bavuluyla bu kapkaranlık şehre gelen, odasına yaratık girdi diye ağlaya ağlaya telefona sarılan insan değilim artık. Ben yapamam, bir daha gidemem, bir daha terk edemem demiyorum artık. Biliyorum ki, insan her yerde kuruyor hayatını, her yeni heyecan farklı bir şeyler katıyor ruhuna, her yeni fotoğraf karesi bambaşka bir anı olarak kazınıyor hayatına.
İstanbul'un kokusu bambaşka olsa da benim için, onu bol bol içime çekip, özlediğim sokaklarının tadına vardıktan sonra yine gitmek istiyorum başka yerlere. Farklı sokaklar görmek, onların değişik kokularında yürümek istiyorum. Yeniliğe alışmanın korkusunu yine yaşamak, yine kendi kendime yaşamaya alışmak istiyorum.

Bu sefer bavullarımı toplarken göçebeliğin hüznünü hissetmiyorum.
Bir daha bavullarımı toplayacağım günü düşünüyorum...

Sabit kalmaktansa yerimde, denizleri aşasım var, gidesim var bu aralar başka şehirlere....

Eylül 25, 2008

Gece gece nereden çıktı bu yazı ???

Uyarıyorum. Bu ne entel dantel bir yazıdır, ne üstün düşünme ürünü bir yazıdır. Bu yazıyı okumayı geçebilirsiniz istiyorsanız, çünkü bu yazı suya yazılanlar cinsindendir. Bir an önce uçmak-kaybolmak için yazılıyordur. Yazar yeşil kurba, çok etkilenmiş, evine gelmiş ve bu yazıyı yazmak zorunda hissetmiştir kendini. Bu yazı sığdır, hoşlanmıyorsanız bu tarz "basit yazılardan" okumayın bunu. Ayrıca küfür bile içerebilir, sansür bile koyabiliriz, yaş sınırlaması getirebiliriz, yeşil kurba'da yeni bir dönem başlatabiliriz... Hazır mısınız? Değilseniz, bu yazıyı okumayın...
Ben uyardım, şu anda hala benimle olanlara duyurabilirim o zaman: Amerikan sinemasının yeni "asshole" kazanovasını izlemiş bulundum bu gece. Ama oraya gelmeden...
Ben Hollywood sinemasından hoşlaşmam. Batman'miş, Örümböcek adammış, bütün dünyayı meteor yağmurundan kurtaran 15 yaşındaki genç kahramanmış, aksiyon filmine bir seks sahnesi koyayım da para getirsinmiş... Sevmem, izlemem. Tercihim hep bağımsız filmlerden, Avrupa sinemasındandır. Fransızca aşığı olarak Fransız filmlerine ayrı tapar, Uzakdoğu filmlerinde orta kısmı hızlı saralım sondaki felsefeye bakalım der, eski demirperde ülkelerinin yeni yeni çıkardığı harika filmlere bayılırım.
Amaaaa.... Her dişi homo sapien gibi, ya da birçoğu gibi, romantik komedi dedin mi mendilleri çıkarırım. Yanıma alırım peluş oyuncaklarımı, yastıklarımı, şekerlerimi, bir de birlikte "yaaaa çooook şeker amaaa" diyeceğim canım arkadaşımı izlerim kardeşim bu filmleri!! Sweet November'mış, When Harry Met Sally'miş, bütün Hugh Grant filmleriymiş, salya sümük izlerim.
Ve bu gece süper Rus arkadaşım V. ile CVS'den depoladığımız ve çantamıza tıkıştırdığımız, bilimum şekerlememiz ve kahvelerimizle gittik, kurulduk koca koltuklara, başladık romantik komedimizi izlemeye.
Ve ben nasıl bu adamı daha önce görmemişim dedim! Hazır olun bu Josh Holloway'in pabucunu dama atar mı atar... Serseri oldu mu erkek, şöyle biraz çapkınlık yaptı mı, ağzını hafif kaydırdı mı, saçma ve ironik bir şekilde daha bir çekici gelir kadın milletine. Kötü adamları sever kadınlar, asi çocukları sever, yola gelmez adamları yola getirmeye çalışır, sonunda üzülür paralanır, iyi çocukla evlenirler... Ama hep o yola gelmiycek adama aşık olurlar. Hep "asshole"dur onları çeken. İşte filmin konusu... Komedi kısmı nerede ben de bulamadım bu yazıdaki özette ama ağzımız açık izledik V. ile filmi, eve dönerken hala etkisinde kalaraktan.
Buradan sesimi duyan bütün kadınlara sesleniyorum: Bu filmi izleyin, kendiniz için, bu adamı izleyin, çok düşünmeniz falan gerekmiyor. Felsefe falan yok, sonunu zaten tahmin ediyorsunuz, ama adam... Çoook tatlı, bildiğiniz serseri, vur gözüne yumruğu öldür cinsinden, şöyle tepindiren cinsinden... Hayran kaldım, daha bugün taptaze bir yazı yazmama rağmen, saatin gece uyuma saatime gelmiş olmasına rağmen bunu yazmadan, size bu bilgiyi vermeden uyuyamadım.
Lütfen izleyin, Dane Cook için bu filmi izleyin...
Her kadına bir "asshole" gerek hayatta, kanımca...

Eylül 24, 2008

New York I love you but you're bringing me down

Daha önce bir yazımda Boston'a gittiğimden bahsetmiştim. Ne zamandır şehir görmeyen bünyem için mükemmel bir deneyimdi tabi o. Metro hattını kaçak kullandığımızı söylemiş miydim hatırlamıyorum ama sevgili çatlak komşum sayesinde öyle bir usulsüzlükte bulunmuştuk. Harvard'a gitmeye çalışıyorduk, aşırı yağmur başladı, dönmeye karar verdik ama kartımızda para kalmamıştı, para doldurmak için yağmurda sırılsıklam olacağımız bir yolu yürümemiz gerekiyordu ve tam o sırada biri metrodan çıkıyordu... Nolduğunu anlamadan ben; 3 koca insan bir küçük çocuk o kapıdan sıkışırcasına geçip, para ödemeden metroya bindik. Bildiğiniz illegal bir turisttim anlıycağınız o zamanlarda.
2 hafta önce ise New York City'e gittim; sevgili P. sağolsun ağırladı beni.
Aynı usulsüzlüğü orda da yaptım. Nereden geldi bu yüzsüzlük, bu illegallik hiç anlamadım gerçekten... Ama bunda çok suçlu değilim sanki. Zaten NYC'de, Manhattanda özellikle kaybolabileceğiniz tek yer metro. Yürürseniz asla kaybolmazsınız, bana sorarsanız abudik gubidik sokak isimleri bulup vermektense (yok Sümbül sokak, yok bilmem ne Sultan caddesi gibi) NYC gibi numaralar olsaymış bizde de ne güzel olurmuş. Tabi bir de her sokak paralel uzansaymış birbirine. Neyse, NYC'de ben bir-garip-turist olarak en çok metroda zorlandım, elimde haritam nerden nereye gideceğimi anlamaya çalışırken.
İşte son günümde elimde kolumda bavul metroya binmeye çalışırken kartımın içindeki son 2 doları geçirip kapıdan geçme başarısına elde edemediğim için metroya giremedim. Tekrardan doldurmam gerekiyordu kartımı ama birkaç kez daha denedim belki yanlış anlamışımdır ben diye, nafile çalışmadı kartım. Orda da o sırada iki tip duruyordu, kafalar güzel gayet belli... Dediler ki "biz de hep böyle oluyor biz de şu kapıdan giriyoruz". Resmen böyle benim gibi bir gariban turist gelsin de içeriye sızalım diye ortam kollayan 2 kişiydi bana bunu diyen. Ben de "hmm öyle mi" diye mırıldanırken nasıl olduğunu anlamadan bu iki kişi acil çıkış kapısını açtı ve metroya girdi. Aman o ne gürültü!!! Alarmlar çalmaya başladı metroda. Ama ben nasıl inziva bir yerden girmişsem metroya kimse gelip bakmadı bile "acil bir durum mu var, bu alarmlar niye çalıyor, biri mi öldü, yangın mı var" diye endişelenip. Ben de baktım, alarm çalıyor, kartımda para yok, son kez metroya bincem, önümde kapı açık... Ve son derece illegal bir şekilde geçtim o kapıdan. Gelip sorsalar napıyorsun kardeşim diye, elimde haritam, en masum suratımla, safa yatıcaktım "ama ben turistim" diye. Alarm 5 dakika boyunca çaldı ve kimse gelmedi. Böylece Boston metrosuna taktığım 2 dolardan sonra New York metrosuna da usülsüzcene para taktım. Bir daha bu ülkeye alınmazsam sebebi metro usülsüzlüklerim olacak.
Ama New York bir başka güzeldi.
Zamansızlıktan hiç oyuna gidemedim Broadway'de, meşale tutan ablanın adasına da gidemedim, Brooklyn köprüsünü şöyle tepeden güzelcene göremedim, St. Patricks Katedrali'ne gidemedim, Central Park'ın sadece 200 metrekarelik yerini dolaştım kaybolma korkusundan, Met'e gidemedim... Hiçbir şey yapamadım yapmak istedigim. Üstü açık turist otobüsüme binip geveze tur rehberini dinledim genel olarak.
Ama yine de çok güzeldi.
Yine olsa yine yaparım, yine olsa yine gezerim, pişman değilim...
Yine doğsam yine şehirde yaşarım, mis gibi dağ havası da neymiş ekmeğimi egzos kokusuna banarım,
Böyle de garibim.
Bu arada, burada, yani Portsmouth'da, yapraklar kırmızı olmaya başladı sonbahar gelince. Onu da sevdim...
Dipcik not: Bir de günün kelimesini usul seçtim. Ne garip bir kelime... Bir de olumsuz yapınca iyice bir garipleşiyor. Usulsüzlük...

Küçük bir gözlem!

Her gün üniversitenin otobüsüyle gidiyorum ofise. Yaşadığım yerden otobüsle yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede kampüs. Her sabah 10 dakikalık bir yürüyüşle otobüs durağıma geliyorum, ve fakülte kartımla beleş bir şekilde otobüse biniyorum.
Yazın otobüs bomboş oluyordu, ondan herkes istediği yere oturuyodu. Benim dikkatimi çeken ise herkesin ön taraflarda oturma isteğiydi. Genelde bizde ortaokul-lise yıllarından gelen bir özelliktir arkada oturma isteği. Kademen arttıkça arka sıraya daha çok yakınlaşırsın. Hatırlıyorum lise sondayken biz, arka koltuğa oturmak için bizim gelmediğimiz günleri iple çekerdi ortaokullar... Neyse genelde arkaları severiz biz. Ama burda değişik bir şeyle karşılaştım, kimse arkaya oturmak istemiyordu. Ben bunu arka tarafların havalandırmadan dolayı daha soğuk olma ihtimaliyle bağdaştırmıştım. Yazın çok fark ettirmedi bu durum kendini çünkü az kişi vardı otobüsle okula gelen.
Sonra yeni dönem başladı ve otobüs üst üste olmaya başladı (tabi ki de Mecidiyeköy Hisarüstüotobüsü üst üstesi değil, her koltuk dolmaya başladı diyelim...). İnsanların öndeki koltuklara oturma çabası yine gözümden kaçmadı. Araştırmacı ruhum ve ben olan biteni anlamak için çırpındım tahmin edersiniz ki. Son derece büyük bir özenle paint programında çiziktirdiğim krokiye bakarsanız, ön tarafta insanların Paşabahçe bardağı şeklinde sıralandığı, kanımca aşırı rahatsız koltuklar var. Arkada ise iki-iki oturulan düz bir şekilde etrafı seyrettiğin koltuklar. Ve insanlar resmen öndeki o çirkin koltuklarda oturmak için yarışıyor genel olarak arka koltuklarda oturmak istemiyorlar.
Bilirsiniz, Amerika da "Civil Rights Movement" (sivil haklar hareketi?) ın önemli bir öğesidir otobüs. "Siyah"ların otobüste oturma hakkı olmaması, otursalar bile en arkadaki koltuklarda oturması, ve buna direnen, karşı çıkan, toplum içindeki hareketi başlatan insanlar... Ve gördüm ki, yıllar sonra, eşitiz biz diyen Amerika, hala ön sırada oturmak için çırpınıyor...
Dayanamadım tabi yeşil kurba olarak ve bir akşam beni yemeğe davet eden tatlı otobüs arkadaşım G.'e sordum, nedir bu insanların derdi niye o -çok afedersiniz- kıç kıça yerde oturmak için çırpınıyorlar? Çünkü ben arkaya oturmuştum o da yanıma gelicekti, ama önde boş yer vardı ve baya bir aradan kaldı yanıma oturmakla öne oturmak konusunda... Bana aylardır beklediğim soruyu sormak için süper bir fırsat verdi anlıycağınız. Sordum. Ve gayet açık yüreklikle, arka sırada oturmanın hala Amerikan halkı tarafından olumsuz bir algılandığını söyledi G.. Tabi bunu bütün Amerikan vatandaşlarına genellemek çok yanlış, ama en azından New Hampshire'da, yaklaşık %90'nın "Beyaz" ırkın oluşturduğu bir eyalette, otobüste arkada oturmak hala tercih edilmeyen bir şey.
Bu insanlar kötü müdür? Sanmıyorum, hepsiyle bire bir tanıştığınız zaman çok tatlı insanlar...
Bu insanlar ırkçı mıdır? Çok iddialı bir söylem böyle olduğuna ben inanmıyorum...
Peki bu nedir-nedendir? Sanırım geçmişimizden taşıdığımız, farklı nesillerle aktardığımız, sosyal öğrenmeyle getirdiğimiz şeyler bunlar kanımca. Toplum olarak "toplu" bir şekilde öğrendiğimiz illet şeyler. Nasıl bizim doğduğumuz yerlerde, bize özel şeyler varsa bir sonraki nesillere taşıdığımız, burada doğan-büyüyen insanların da istemeseler de, belki nefret de etseler, içlerinde hala bir ön sıra-arka sıra kavgası var. Buradan gecenin şu saatinde, her insanın içinde "racial microaggression"lar (yani ırkçılık değil ama farklı ırklara olan bir çeşit ayrımcı tavır, vs...) vardır diyen Prof. Derald Wing Sue'ya hak verir buldum kendimi...

Ayrıca şu karikatürü seviyorum, nerden bulduğum hakkında hiçbir fikrim olmasa da...
Amerikalılar "coloured" diyor beyaz ırktan olmayanlara, yani ben de coloured'ım, renkliyim onlara göre.. Beni herkes İspanyol kökenli sanıyor burda zaten. Ben ne önemi var hiçbir şekilde anlayamasam da "renk"in, onlar böyle bir ayrımı uygun görüyor... Halbuki beyaz renk bütün renklerin karışımı değil mi, o zaman bu insanlar en renkliler olmuyor mu???
Neyse gerçekten bu kadar çok renk, ırk, vs.den bahsetmek yordu beni...

Eylül 21, 2008

"come fill your glasses and raise them high. and let us drink and not be dry"

Bilenler bilir, bilmeyenler çok bir şey kaybetmez, şu Amerika Birleşik Devletleri denen, 50 eyaletten oluşan, kendisine karşı karışık duygular beslediğim ülkede içki içme, ve satın alma yaşı 21'dir. Yani bizim güzide ülkemizden 3 yaş fazla. Kendilerince bunu bir koruma mekanizması olarak görseler de, kanımca bu durum Amerikalı özellikle üniversite gençlerini "binge drinking" denilen, dehşet derecede alkol tüketimine itmektedir. Ne zaman kendi yaşıtım, ya da benden bir iki yaş küçük, üniversitenin ilk yıllarında olan insanlarla tanışsam-ki bunu çok yapmamaya çalışıyorum! en önemli meseleleri sahte kimliğini nerden nasıl aldığı, hangi içkiyi denediği, nasıl bong yaptığı, joint'i nerden bulduğu vs. gibi konular oluyor. Bu durumda bence Amerika, Hollanda'nın esrara karşı benimsediği politikayı alkole karşı benimsemeli, 16 yaşındaki deli-dolu çocukların altına araba vericeklerine 18 yaşında kontrollü bir şekilde içki içmeyi öğrenebilmelerini sağlamalı, biraz daha normalize etmelidir bu alkol durumunu. Neyse size ne tabi bunlardan? Ve bana ne?

Şöyle ki, cuma günü beni diri diri yiyecek olan profesörleri etkilemek için makalemi nasıl daha iyi yazarım diye uğraşacağıma, oturup Gossip Girl izledim bütün gün. Şimdi mekan New York City (ki kendisiyle ilgili de anlatacaklarım var, NYC bir nevi aşk...), hatunlar aşırı güzel, çocuklar fena yakışıklı, bir tanesinin sesinin seksiliği öldürücek beni, diğeri porselen bebek gibi bak bak bitmiyor, esas oğlan aşırı entel, keskin bir zekası, espri anlayışı var, falan filan. Tipik Amerikan gençlik dizisi. Şimdi benim merak ettiğim şu, 2 ay 15 gündür burada yaşıyorum. 23 yaşındayım, 18 gösteriyorum. Ne zaman güzel bir restorana gitsem, şarabımı ısmarlasam kafamda dikilen garson kimliğimi görmek istiyor. Hem de öyle yalnız gitmek ya da üniversite zıpırlarıyla gitmek değil, aklı başında, olgun, yaşı 40'ın üstünde ev sahiplerim, komşularım vs. le gittiğim yerlerde. Çünkü ben 21 değilsem, o mekanda bulunamam, yanımdakiler büyük bile olsa, hatta annem babam olsa izin verse bile, içki içemem. Neyse ki sorun değil al diyorum gösteriyorum pasaportumu kurtuluyorum kafamdaki uyuz garsondan! Benim merak ettiğim, lise öğrencilerinin, şehvetli okul hayatını anlatan, bir yandan sınıf farklılıklarına aklınca gönderme yapan, amacı tüketmeye özendirmek olan (başarılılar itiraf ediyorum!) bu dizideki bir avuç velet, nasıl yok Butter'mış, yok zıpırmış, içkili mekanlara ellerini kollarını sallayarak girip, bardağına kurban Martini'leri bir yudumda yuvarlıyorlar. Nasıl sürekli ellerinde içki bardakları, şampanya bardakları geziyorlar! New York'da 30'un altında gösteriyorsan kimlik soruyorlar, şimdi bu insanlar babalarının paraları sayesinde mi o içkileri yuvarlıyorlar, yoksa bu dizi gerçekten saçma mı? 17 yaşında bardak bardak Martinileri kafaya diken, Jack'iyle uyuyan uyanan bu insanlar saçmalık mı? Ve akademik kariyerim için çırpın çırpın çırpınmak için geldiğim şu ülkede, yapmam gereken makale yazmakken bu diziyi izleyip bir de dert edinip, aylardır doğru düzgün dokunamadığım bloguma yazı yazmam normal mi???
Canım Martini istiyor o diziyi izlerken. Sanırım sinirim bundan. Bildiğin çekememezlik.

Eylül 20, 2008

Şaka gibi bir haber!

Yok yok... Şu haber şaka olmalı!
O kadar çok mu uzak kaldım Türkiye'den. Tabii ki de hayır... Ama aşırı şaşkınım. Tekrar tekrar okudum haberi, "Nasıl yani" soruları kafamda döner dururken.
"5 yıl hapis isteniyor"muş.


Bir dizideki mafya babası öldü diye cenaze namazı kıldıran zihniyetin kol gezdiği şu ülkede, sadece düşündükleri ve inandıkları için yargılanan ve idam edilen 3 genç insanın anılmasını suç olarak görülüyor. Nerede hata yapılmış olabilir zamanında diye düşünüleceğine, binlerce insanın işkence odalarında yaşadıkları tartışılacağına, gelecek için ne yapsak bu geçmişteki hatamızı-ayıbımızı bir derece kaparız acaba diye konuşulacağına, hadi onu geçtim, insani bir şekilde "tamam ama onlar
şundan dolayı suçluydu" gibi argümanlar üretip en azından kendi düşündüklerini söyliyeceklerine, YA DA en azından gelecekte böyle şeyler yaşanmaması için bir şeyler yapılacağına, anma töreni düzenleyen insanları 5 yıl hapis cezasıyla yargılıyorlar.

Fanatizme, hangi "taraf"tan gelirse gelsin, karşı olan bir insan olarak ben bu zihniyeti anlayamıyorum!!! Neyin kavgası bu? Hala hangi doğruyu kanıtlamaya çalışıyorlar?

Konuşanı, düşüneni, yazanı, yayınlayanı susturma eylemini, susturulan hangi "taraf" için olursa olsun aklım basmıyor.


Üzgünüm, aradan 20 yıl geçmesine rağmen hala aynı zihniyette olunduğuna inanamıyorum.

Eylül 10, 2008

Bir rüya gördüm, yine küfür ettim...


Yazamıyorum bu aralar... Sanırım kendi içimde kayboldum, kendi denizimde boğuldum bu aralar! O kadar çok koşuşturduğum iş var ki minik minik hayatımın belki de en huzur veren 'şu' kısmına zaman ayıramaz oldum...
Geçen gün bir rüya gördüm. Eskiden hayatımın kocaman bir köşesinde kurulu olan bir insanı. Ve rüyamda tekrardan aynı yerdeydi. Beraber büyüdüğüm, bir gün aynı evde yaşama hayalleri kurduğum, ilklerde yan yana olduğum, aileden önemlisi canım olan ama şu anda görmediğim o insanı... 
Rüya bitti.
Uyandım...
Eminim o duyguyu yaşamışınızdır, uyanınca sadece rüya olduğunu anlayıp küfretmişinizdir. Geri istedim onu hayatıma... Yine çocuk olmak istedim onunla, yine hangi bebekle kim oynıycak kavgası etmek istedim... Genelde pek bir özensiz yaşadığımız şu hayatta kaybediyoruz en önemli şeyleri bazen... Ve özledim demek çok zor geliyor eğer kaybedip özlediğimiz insan çok uzaklardaysa artık bizden. Ve bir gün bir rüyada bilinçaltınız size fısıldamak ne kelime haykırıyor 'kaybettin onu gerizekalı, hadi özle bakalım şimdi' diye...
Çok mu geç yeniden beraber oyun oynayabilmek için???

Ağustos 16, 2008

Bunları unutma 2

Bunları unutma seanslarım devam ediyor. Konferans süresince de edicek. İstemeyen okumamalı. Bu benim kendime notum, üzgünüm!
* "Human trafficking" denilen insanların yasadışı olarak ülkeler arası ve ülke içinde ticaretinin yapılmasıyla ilgili tüyler ürperten bir seansta istatistikler korkutucuydu. United Nations'ın yaptığı istatistikde yılda 800.000 kişinin dünya çapında ticaretinin yapıldığı, bunların %50'sinin reşit olmadığı ve %70'inin seks işçisi olarak kullanıldığını açıklanmış. Haliyle yasadışı olduğu için bu olayın ne kadar bilinmeyen vaka olduğu ve bu rakamların ülkelerin kendi içinde değil sadece ülkeler arasında satılan, bir yerden bir yere götürülen insanlar olduğunun altını çizmekte yarar var. Tabi bunun yasadışı olması değil olay tamamen insan hakları ihlali olması. Tahmin etmesi zor değil heralde Türkiye'nin de bu "endüstri"de geniş bir payı olduğunu...
* Jerome Kagan'ın konuşmasına gittim bugün. Psikolojinin başka büyük bir ismi... Psikolojiyi pozitif bilim yapıcam diye uğraşırken tarihle olan bağını unutmamanın ne kadar önemli olduğunu mükemmel bir konuşmayla vurguladı.
* Bugünün en popüler konuşmasıydı sanırım John Elder Robinson'ınki. Aslında ismden tanımasanız bile kitabı duymuş olma ihtimalinizin yüksek olduğunu düşünüyorum Look Me in the Eye: My Life with Asperger's kitabının yazarı. Belki onu değil ama kardeşini duymuş, okumuş olanlarınız vardır kardeşi Augusten Burroughs- Running With Scissors kitabının yazarı, kitabı okumadıysanız bile filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. John Elder Robinson (JER) ancak 40 yaşında Asperger tanısı almış bir insan olarak geçirdiği zor çocukluğu anlattı. Augusten Burroughs'un anılarından da bildiğimiz gibi alkolik bir baba, hafif borderlinesal bir anne ve Asperger'in getirdiği sosyal bağ kuramama JER'ın çocukluk hayatını kabusa dönüştürmüş. Aradığı huzuru makinelerde bulan JER uyum sağlayamadığı için, ya ayak uydurursun ya hastaneye kapatırız seni tehditleri aldığı için, okuldan ayrılmış. O kadar güzel anlattı ki bugün her şeyi, Asperger olduğuna inanmak imkansızdı. Onu ele veren tek küçük ayrıntı gözlerini ayırmakta zorlandığı "taban"dı sadece.... Harika, eğlenceli ve etkileyici bir konuşmaydı. Bu arada ilgilenenler için JER'in blogu şu linkte.
* Ve favorim Zimbardo, doyamadım bugün yine gördüm kendisini. Oturum başkanlığını yaptığı "Assymmetric Conflict" (Asimetrik Anlaşmazlık olarak tercüme edebilir miyiz acaba?) kavramının tanımını şöyle yaparak açtı oturumu: "Small group of people want to kick ass of big group of people". Şirin misin be adam diye içimden geçirdim yine. Bir yerde de Amerika'nın terörizme karşı açtığı ironik savaştan bahsederken, terörizmle karşı olan savaşı kazanıp kazanmadığınızı nasıl anlayabilirsiniz ki diye sordu. Ve ekledi "Sonuçta 7 yıldır Amerika'ya karşı bir saldırı olmuyor, bu savaşı kazandı terörizm bitti anlamına mı geliyor. Yani artık havaalanında ayakkabımı, kemerimi, pantolonumu çıkarmama gerek yok anlamına mı geliyor?"...

15.08.2008 / 22:20

Google me...

Blog yazmaya ilk başladığımda, tahmin edersiniz ki çok uzak bir geçmiş değil bu, kimsenin okumayacağından emindim. Bir iki kişi maksimum okur ben kendi kendime yazarım işte diyordum. Zaten amacım okunmak değil yazmaktı. Tabi aslında derinlerde bir yerde her zaman "sesimi duyun" isteğinin yattığı yadsınamaz bir gerçek, bence... Daha sonra acaba okuyan var mı merakı sardı beni. Nasıl öğrenebilirim, sayaç koysam sayfaya derken bu istatistik tutan siteyi keşfettim. Aslında çoğu blogger biliyordur reklam yapmıyım, adını vermiyim!
En sevdiğim yanı bu sitenin hem sayfanızda gözükmüyor hem de ayrıntılı istatistik tutuyor. Günde kaç kişi ziyaret etmiş, kaçı ilk defa gelmiş, kim hangi linkten gelmiş... En sevdiğim özelliği ise arama motorlarında bir şey arayıp şans eseri sizin sayfanıza düşen insanları da ayrı bir şekilde göstermesi. Yani hangi kelimeler aranmış ve sen bulunmuşsun. Genelde öyle gelen insanlar 0 (sıfır) saniye kalıp çıkıyorlar sayfadan çünkü bambaşka bir şey arıyor oluyorlar ve bunun blog olduğunu görür görmez direk sayfayı kapıyorlar. Ondan ilk kez gelen insanların sayısı çok olsa da okunduğun anlamına gelmiyor bu...
İstatistiklere bakarken özellikle bu arama motorlarına bakmaya bayılıyorum çünkü Türk insanının internetten ne anladığını, küçük ve rastgele olmayan bir örneklem grubuyla da olsa biraz gösteriyor bana.

İlgimi ilk çeken şey ne kadar çok roman dansıyla ilgili şeyin aratıldığıydı Bir yazımda Roman dansı yapan kız çocuğu ve ceza alan programdan bahsetmiştim ve başlığını "İlle de Roman olsun" yapmıştım. Arama motorlarında blogumun bulunmasına en önemli sebebin bu olduğunu görünce ilk şaşırdım. Ama sonra yaptığım küçük bir araştırma sonucundan kutsal bilgi kaynağından öğrendiğime göre bu yaz döneminde ekrana gelen bir yarışmanın adıymış. Ve insanlar büyük ihtimalle o yarışmadan görüntülere ulaşabilmek için bunu aratıyorlar ve karşılarına ben çıkıyorum! Örnek aratılan kelime öbekleri:
* illede roman olsun babasının kızı foto
* roman havası oynamayı öğret
* ritim illede roman olsun
* dünyanın en güzel roman havası oynayan kızı
Ve daha bir dolu roman havası ve bu yarışmayla ilgili aratılanlar. Üzgünüm hiçbir ticari kaygı gütmeden koyduğum bir başlıktı...

Bunun dışında çok komik ve dramatik aramalarla sayfama uğranıyor. Burda kimseyi yermek, ya da dalga geçmek değil amacım. Sadece ilgimi çektiği için yazıyorum. Mesela:

* tekme atan japon: ben buna çok güldüm! Bu aramayla 1 mayıs yazıma ulaşmış olan insan ne düşünmüştür acaba... Şimdi bunu herhangi bir internet arama motoruna aratmak da insana ne kazandırır orası ayrı. Acaba yeni teknikler mi öğrenmek istiyor bu insan, ya da belki de küçük bir çocuk uzakdoğu sporları merakı falan... Bunu arama motoruna yazıyor ve benim 1 mayıs yazımla karşılaşıyor!! Komik!

* sevgiliden ayrilip ayni yerde çalişmak: Hö? Yani bunu arattın sonra ne bekliyorsun. Sana öğütler vermesini mi, ya da bir takım paylaşım grubu gibi bir oluşuma mı ulaşmayı? Alt tarafı sevgilinden ayrılmışsın ve aynı şirkette çalışıyorsun bu konuyla ilgili internet sana ne sunabilir ki? Veeee bunu benim blogumla nasıl bir bağlantısı olabilir?? Anasayfa çıkmış karşısına bunu aratan insanın... Anlamadım.

* serge gainsbourg anlatılacak: Bu internetin ödevler için kopyala yapıştır kaynağı olduğu günümüzü çok güzel anlatan bir arama. Yani bunu aratan insan direk komutuyla motorunun yazmış. Serge Gainsbourg diye aratmıyor "anlatılacak" kelimesini de ekliyor ki sevgili arama motorunun aklı karışmasın, bu insanın bu kişiyi niye arattığını anlayıp ona göre sonuçlar çıkarsın...

* vize randevu tarihinde orda olmasam: Hadi bu biraz daha anlaşılır bir arama. Ama yine farkındaysanız karşılıklı muhabbet eder gibi arama motoruyla bu kişi. Vize randevusu gibi genel bir aratma yapmıyor, "ya orda olmasam o zaman ne olur be kardeş" modunda dert yanıyor bilgisayara. Ama yine daha makul bir arama... Ve karşısında şanssızlık eseri olarak beni buluyor orası ayrı.

* bodrumda çektim: Hmm... Ne çektiğiyle ilgili detaylara girmek istemiyorum, zaten bilmiyorum da, giremem istesem de. Ama böyle bir şey niye internette aratılır? Fikri olan, benim yok!

* bisiklete binmeyi bilmiyorum: Aha gördünüz mü!!!Yalnız değilim, bilmeyen başka insanlar da var bilmedikleri gibi internetten ona bisiklete binmeyi öğretmesini bekliyorlar. Ya da başka bisiklete binemeyen insanlara ulaşıp bir kulüp kurmak istiyorlar. Başka ne sebepten aratılır ki bu?

*duygu teorileri: Yaşasın biri psikolojiyle ilgili bir şey aratmış ve beni bulmuş! Ama duygu teorileriyle ilgili yazım çok tırışkaydı, yurtta balkonda içtikten sonra iki oda arkadaşımın sapıtmasıyla ilgili yazdığım bir yazıydı. Okumamıştır bile bunu aratan kişi onu.

*Feli: Biri Feli'yi aratmış beni bulmuş. Nasıl bir şans bu? Sonuçta bir sürü internet sayfası çıkmıştır, hem tek kelime hem İngilizce-gibi hem Feli. Güzel, güzel.. Okudu mu o insan merak ediyorum ama...

* herkesten nefret ediyorum babamdan da ne verdi bana: En patolojiğini en sona bıraktım. Aslında bu gülüncek eğlenilcek bir şey değil. Ama bunu internette aratmanın altında yatanları öğrenmek çok isterdim. Yani bunu aratınca neye ulaşmayı umduğunu bu insanın. Belki şarkı sözüdür, belki şiir... Ama direk kendi deneyimini yazıp arama motorunda aratmak... Enteresan değil mi?

Eminim bunları aratanlar 0 saniye durup çıkanlar blogumdan. Ondan herhangi bir şekilde alıncaklarını falan sanmıyorum. Sadece arama motoruyla resmen diyalog kurduğunu düşünen insanlar olduğuna inanıyorum. Karşılıklı muhabbet eder modunda internette bir şeyler arayan insanlar... Yine de sayfama uğradıkları için 0 saniye de olsa teşekkür ederim, şeref verdiler, yine bekleriz....

15.08.2008 / 21:35