Nisan 15, 2008

namus cinayetleri, printerlar, operatörler ve ben

Nasıl bir başlık bu ben de anlamadım. Bunların arasındaki bağlantıyı çözebilmek için sanırım ancak yazıyı okumak lazım. Namus cinayeti dediğimiz, demez olaydığımız olay aslında o kadar özel ki diğer 3 abudik şeyle yan yana yazmam bile hata.. Ama apayrı yazmaya, ayrı anlatmaya o kadar gücüm yok ki, o kadar yoruyor ki o konu beni, o kadar üzüyor ki şu anda böyle kaçıyorum ondan işte... Olay şu ki 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin son haftasına girmiş bulunuyoruz. Pazar günü malesef sona eriyor bu heyecan. Haftalar boyunca aynı sinemanın üç farklı salonunu kaplayan bel altı mizah (?!) filmlerinin bol olduğu bir ülkede festival zamanının tadı bambaşka oluyor. Bu yıl o kadar özenle bir program hazırlayamasam da kendime boş olan Salı ve Perşembe günlerini fırsat bilip bol bol film izlemeye adadım. Bugün de yine bu zevk ve şevkle tuttum Taksim'in yolunu. Handan İpekçi'nin yazıp yönettiği Saklı Yüzler'di bugünki film durağım. Konu namus cinayetleriydi, zaten etkilenip, kızıp, ağlayıp veya küfredip çıkacağımı biliyordum gitmeden de. Ve de öyle oldu. 2 saat geçip film bittiğinde birbirinden karışık duygular yaşıyordum yine. Çekimler çok güzeldi ve hikaye değişik bir şekilde işlenmişti, çok da sıradan değildi yani. Filmin baş karakterinin aradığı namus cinayetlerinin son bulması mıydı yoksa intikam hırsı mı pek anlaşılmasa da, ya da ikisi birbirine karışmış olsa da işte bütün gerçekler perdedeydi... Düşündüm yine "namus" ne kadar bize özel bir kelimeydi. Bunu hep derslerde de yaşıyoruz. Exchange ya da Erasmus programından gelenlere namus cinayetlerini anlatmak için "honour killings" diyoruz. Bugün de filmde çeviriler hep öyle yapıldı. Ama aslında çok da karşılayamıyor o anlamı. Tam karşılayan kelimeyi bulamıyoruz, töre cinayetini anlatmakta zorlanıyoruz... O filmi izleyen yabancılar aynı derecede etkilenmemiştir belki de. Bizim için o kadar farklı o kadar içimizden bir olay ki filmin her sahnesi bir yara kabuğunu kaldırır gibi acıttı canımızı. Güldünya'ları biz biliyoruz, "ağır tahrik" kararlarını biz biliyoruz, zorla intihara sürüklenenleri biz biliyoruz... Keşke bilmeseydik, hiç öğrenmeseydik...

İşte bu kapkarışık duyguları yaşamadan önce sabah vakti panik ve kızgınlık içeren ayrı bir olay yaşadım. Temmuz ayında bir aksilik çıkmazsa Amerika'ya gidiyorum, 3 ay kalıcam. Tabi gitmesi güzel de malumunuz önce vize almanız gerekiyor ki kendisi sıkıcı, bunaltıcı ve yorucu bir süreç. Amerika'nın başvuran her insana hele bir de "Orta Doğu" dolaylarından geliniyorsa potansiyel terörist muamelesi yapması ayrı bir zorlaştırıyor tabi bu süreci. Bütün belgelerimi hazırladığımı düşünerek 131$ bankaya yatırdıktan sonra ilk olarak geçen cumartesi başvuru formunu internetten doldurmaya kalkıştım. Formu doldurduktan sonra hemen çıktısını almam gerekiyordu çünkü üstünde barkod numarası falan oluyor o formun. Efendim şöyle bir sorun var ki ben bilgisayarlarla biraz anlaşabilmeye yeni başlamış bir insan olarak printerlarla hiç anlaşamam. Ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyorum ama ne zaman bir print işlemi yapmaya kalksam hüsranla sonuçlanır. Tabii cumartesi akşamı yine tıkır tıkır çalışan
printer'ı kitlemeyi, programı çökertmeyi başardım ve abimin olaya el atmasıyla sonunda çıktıma kavuştum. Bugünse daha zorlu bir süreç bekliyordu beni: telefonla pin kodu ve randevu alma. Kendileri bizi yeterince sömürmüyormuş gibi randevu için de ayrı bir 16$ yatırmanızı bekliyorlar. Neyse zavallıcık kontürlü telefonumla aradım gerekli numarayı. Tabi ki hayatın her alanında olduğu gibi bir telesekreter karşıladı beni şuna basın, ona basın, bekleyin, durun, kapamayın gibi bin bir türlü ikazlarla. O konuştukça bana fenalık geldi ve acaba kontürüm yeticek mi paniği beni benden aldı. Arada sanki anlamamamdan korkuyormuşcasına kredi kartımı ve pasaportumu yanımda tutmamı hatırlattı sanırım 10 kez. En sonunda uzun beklemeler nihayete erdi ve sevgili operatöre bağlanabildim. 15 dakikalık bir konuşmanın sonunda randevumu alabilmiştim ve neyse ki kontürüm bitmemişti! Ama o panik içinde çok da uygun olmayan bir güne randevu aldığımı sonradan fark ettim malesef. Neyse elimiz mahkum gidicez bir şekilde, bir daha o telefon görüşmesini yapmak istemiyorum. Bu telesekreterlerle sorunum benim hep var zaten "telefon bankacılığı" denen olayın pratikliği (!) beni feci bir şekilde geriyor örneğin. Yüz yüze konuşmak istiyorum ben sevmiyorum telefonu. Şifre almak tam bir kabustu telefonla mesela... Neyse Amerika vizesi alacaklara küçük bir uyarı sabit telefondan arayın randevu için çok konuşuyorlar malesef!

3 yorum:

ozkan dedi ki...

Kurbacım, bu ilk yorumum sana. Erasmus'lu kardeşlere doğru çevirmişsiniz kelimeleri. Namus = Honour, ama bizim bu cinayetler bizim toplumun namus anlayışının sadece genital bölgelerin töreye uygun korunması ile sınırlı olduğu için kavram kargaşası oluyor. Sanıyorum demek istediğin de buydu. Naçizane fikrim cinayetin adı Namus Cinayeti olmamalı. Başka bir şey olmalı. Daha yeni okudum bu yazını kusura bakma :)

yeşil kurba dedi ki...

Ah özkancım ah... Aslında çok da hassas olduğum, tüylerimi diken diken eden bir konu bu. Beni biliyorsun bir "bayan" kelimesi için bile ne kadar kavga ederim bu tarz insanlık dışı cinayetler için neler neler yapmak istiyorum ama elimden şu an için sadece düşünmek geliyor.
Zaten namus kavramı dediğin gibi son derece sorunlu bir kavram. Türk milletinin namustan anladığı sadece "zar". Hal böyle olunca malum sorunları yaşıyoruz.
Bence her şeyden önce adalet sistemindeki sorunlar halledilmeli. Kadınların sevip sevişmesi "Ağır tahrik" sayılırken öldürmeye hiçbir yere varamayız bu konuda da diye düşünüyorum. İnsanlarının kafa yapılarını, düşünce tarzlarını değiştirmek daha köklü değişimler istiyor en azından şimdilik adalet sisteminde bu insanlar hakkettiklerini görmeliler bence.

yeşil kurba dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.