Mayıs 06, 2008

Bü-Rok-Ra-Si

Bugün Amerikan topraklarına bir nevi ilk adımımı attım sanırım, eğer konsolosluğu da Amerika toprağı diye düşünürsek. Son derece gerici bir işlemdi benim için. Zaten böyle bürokratik zırvalarla uğraşmaktan haz etmiyorum, bir de içeri sokamayacağım için yanımda götüremediğim telefonum beni iyice strese soktu. Ya bir aksilik olur da eksik belge çıkar da birine haber vermek zorunda kalırsam? Ya yolda başıma bir şey gelirse? Ya camın diğer tarafında oturup sorular soran insan kafamı feci şekilde bozarsa ve ağlayarak küfretme ihtiyacı duyarsam, bunu da nazımın en çok geçtiği sevgiliye telefon üzerinden yapmak istersem? Bu gibi paniklerle çıktım odadan telefonumu bırakarak.

Daha konsolosluğun önüne gelir gelmez bir görevli yolumu kesip vize için miydi gibisinden yakaladı beni. "Benden habersiz kuş uçmaz burda" tadında bir bakışla. Çantamı falan aradı, bir süzdü şöyle içeri girmeye uygun görüp yolladı. Az ileride başka bir adam vardı o yine adımı ve randevu saatimi sordu. Aşama aşama ilerleyerek sonunda kapıdan geçebildim, ilk olarak kapıdaki ikinci amcanın yanında bekledim sonra cam kapının önünde bekledim, sonra metal dedektörünün yanında bekledim ve en sonunda içeri girdim. Hep kale gibi derlerdi oraya da inanmazdım cidden öyle bir yapı kendisi. Asansörü de egzantirik olcam diye kendini yırtmış, bir tane teyzeyi asansörün önünde napcağını bilemeden beklerken buldum. Gelmiyor bu dedi. Neyse çağırdık geldi 28 kişilik devasa asansör. İçinde 1. 2. 3. kat yok da VA, CE, CA diye üç ayrı kat var. Neyse ki açıklama yapmışlar VA'ya bascağımızı anladık.

Vee ilerleyip başka bir adama ulaştım, kendisi formuma bakıp sıra numarası almam gerektiğini söyledi. Bir kuyruğa girdim ve kuyruğun sonunda başka bir adama ulaştım! Resmen vize alma işi küçükken oynadığım "Alex the Kid" oyunundaki Alex'in maceralarına benzemişti. İlk anahtarı bul evden çık dışardaki Ninjayla konuş, o seni krala göndersin, ordan prensesi bul, bıdı da bıdı. Neyse çok sıra beklemeden numara yandı. Her şey orada bitecek sanırken ben belgelerime bakıp bekleyin avluda dedi gişedeki kadın bana. Haydaa!!! Yeter kardeşim sıkıldım nidalarını içimde koparırken sessiz sakin Amerika toprağına adım atmaya uygun insan modunda bekledim dışarıda. En sonunda tekrardan yandı numaram gittim bir yere parmak izi muhabbeti oldu orda. Gişedeki Amerikalı arkadaş adımı feci enteresan bir şekilde telafuz etti haliyle. Ben de elimde olmadan tebessüm ettim. Bunun akabinde beynimde kırk bin tane paranoyak tilkim dolanmaya başladı. "Bak adam ya sana vize vermezse; evet de geç niye garipsiyorsun sanki adın çok kolay da adamcağız nasıl söylesin hemen" gibisinden... Neyse biraz daha beklemeye alındım. En sonunda nihai gişeye ulaştım. Neyse ki tatlı bir kadınla görüştüm bütün belgelerimi inceledi. Annen baban neci gibi sorular bile sordu (pardon ne alaka??), hatta "neden psikoloji?" diye master mülakatı sorusu tadında bir soru bile yöneltti. En sonunda hadi yavrum onayladım dedi ve uçarak ayrıldım gişeden.

Gerim gerim gerildim sonuç olarak bu süre zarfında. Aklıma "anne ben Amerika'ya gitmek istersem sakın yollama" lafım geldi tepkili ergen olduğum dönemlerdeki. Ve şimdi adamların ülkesine girebilmek için zıp zıp zıpladığım bürokratik süreç. Bu daha ne ki diyorum, daha havaalanı var, pasaport polisi? var, güvenlikler var, tanıştığın insanlara "Türkiye'den geliyorum" diyip sanki uzaydan geliyormuşun muamelesi görmesi var... Var da var...

Hiç yorum yok: