Ağustos 15, 2008

uzun bir gün, güzel bir gün

Sabahın 5'inde uyanıp, akşam 7 buçukta eve geldiğim şu günü apayrı bir şekilde kayıtlara geçirmek istiyorum. APA'nın 116. konferansını Boston'da yapıyor olması benim için çok büyük bir şans sanırım. 4 gün boyunca, koskoca kongre merkezinde bir salondan diğerine koşup birçok çalışmanın sunumlarını dinliycem. Amerika'da araştırmacılara sağlanan imkanlar, fonlar konusuna daha önce değinmiştim sanırım. Fonu ya da bursu aldıktan sonra bu insanlar gerçekten mükemmel araştırmalar yapıyor, dinlemeye doyamıycağınız (psikolojiyi seviyorsanız tabi!) sunumlar hazırlıyorlar. İşte bu muhteşem kongre maratonunda bugün 4 yıllık lisans hayatım boyunca ismini hep duyduğum, hazırladığı programı ("today on Discovering Psychology") izleyerek bir dolu şey öğrendiğim, her zaman simsiyah olan saçlarına, değişmeyen sakal-bıyığına ve Stanford'ın duvarına yaslanarak yaptığı konuşmalarına hayran olarak, bazen de gülerek izlediğim profesör, Phillip G. Zimbardo'yu canlı olarak görme, onun tartışmacı olarak katıldığı seansı izleme fırsatı elde ettim! Tabi programlardaki karizmasi yaşlılığın getirdiği handikaplarla azalsa da, bastonundan destek alarak yürüse de sıcaklığı, komikliği ve sürükleyici konuşması "işte budur" dedirtti bana yine. Konu İtalyan-Amerikalıların Amerika'da basmakalıp düşünceler (stereotype) yüzünden yaşadıklarıydı genel olarak. 3 konuşmacı daha vardı ve gerçekten çok eğlenceli bir seansdı. Zimbardo bütün sıcak kanlılığıyla, New York Bronx'daki çocukluğunu, California'daki çocukların İtalyan mafyasıyla alakası olduğunu sandığı için onla arkadaş olmak ve yanına bile oturmak istemediğini, kendi kendine "acaba kokuyor muyum", "sorun ne" diye düşündüğünü, bu ayrımcılıkları çocuk haliyle anlamlandırmaya çalıştığını ve mavi gözlü ve büyük burunlu olduğu için Yahudi sanılıp çocuklar tarafından Bronx'ta nasıl dayak yediğini anlattı. Yani o bize gülerek anlatsa da aslında çok da derinde olmayan ve gözle görülen mesaj küçük bir çocuğun, ya da bir yetişkinin sadece bir etnik gruba ait diye ya da bir ülkenin vatandaşı diye, ya da herhangi bir dine inanıyor diye nasıl ezbere düşüncelerle yargılanabildiği ve bunun o insanda ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğiydi. Zimbardo bugün psikoloji dünyasının en tanınmış isimlerinden biri olsa da çocukluğunda birçok ayrımcı harekete maruz kalmış. En enteresanı daha lisans öğrencisiyken bir makalesi yayımlanmış ve birçok kulübün başkanlığını yapmış olmasına rağmen Yale'e doktora için başvurduğunda siyahi olup olmadığını anlayamadıkları için bekleme listesine alınmış ve en sonunda yüz yüze yapılan bir görüşmeden sonra kabul edilmiş. Bütün bu hikayeleri bütün şirinliğiyle anlattı Zimbardo ve hayran kaldım ona! İşin özü İtalyan-Amerikalılar bir çok ayrımcılığa mafya oldukları düşünüldüğü için maruz kalmış. Bizim bayıla bayıla izlediğimiz Don Vito Corleone (Godfather) İtalyan asıllı Amerikalılara karşı oluşan ve hala var olan "suçlu, mafya" etiketinin önemli etkenlerinden biri olmuş aslında bir yerde. Tabi bunların yanında psikoloji dünyasının ayrımcılığa en büyük katkılarından biri olan "zeka testleri"nde Amerika'daki hayata yabancı olan İtalyanlar'ın düşük puanlar elde etmesi tuz biber olmuş bu sürece...

Zimbardo'nun en çok tanındığı deneyi aslında "Stanford Prison Experiment"tır. Sanırım bunu Zimbardo deneyi diye abuk bir şekilde çeviriyorlar sanki Zimbardo başka deney yapmamış gibi. Neyse bir filme bile konu olmuş, popüler ve klasik diyebileceğimiz psikoloji deneylerinden biri bu aslında ondan birçok kişinin bildiğini düşünüyorum. Olay Zimbardo'nun Stanford'ın psikoloji binasının bodrum katını geçici bir hapishaneye dönüştürmesiyle başlıyor. İlanlarla gönüllü olarak çalışmaya katılan öğrenciler gardiyanlar ve mahkumlar olmak üzere rastgele bir şekilde iki grup oluşturuyorlar. Deneyin amacı tahmin edebileceğiniz üzere güç ilişkilerini ve insanların belli pozisyonlarda nasıl davrandıklarını incelemek. Gardiyanlar ellerinde tahta sopaları ve gözlerinde kocaman gözlükleriyle güçlü tarafı; parmak izleri alınan, fotoğrafları çekilen ve bir zincirle gezen mahkumlarsa haliyle güçsüz tarafı temsil ediyor. Birkaç hafta sürmesi düşünülen deneyi 7 günde bitirmek zorunda kalıyor Zimbardo ve ekibi. Sebebi gardiyan rolündekilerin kendilerini bu güce kaptırıp mahkumlara işkence etmeye başlaması, mahkum rolündekilerin ise bunun bir deney olduğunu bildiği halde sinir krizleri, panik ataklar gibi çeşitli psikolojik semptomlar geliştirmesi olarak özetlenebilir belki de. Hatta Zimbardo kendi anılarını anlatırken kendisini deneyi yapan araştırmacı gibi değilde hapishanenin müdürü gibi hissetmeye nasıl kaptırdığını anlatır. Sonuç olarak bu deney 1970lerde, henüz psikoloji ilk adımlarını atmaya çalışırken sosyal psikoloji en çok ilgiyi çeken alanken yapılmış. Ve tahmin edersiniz ki henüz kurulmamış olan etik komiteler ve etik kuralların yoksunluğu böyle bir deneyin olmasına izin vermiş. Bugün Zimbardo bu deneyi yapabilir miydi, tabi ki hayır... Ama belki zamanında bunun yapılması bugün birçok güç ilişkisini açıklamamıza olanak tanımış. Çok enteresan bir ayrıntıyı da bugün öğrendim, zamanının en çok ses getiren ve etik olmaktan çok uzakta görülen iki deneyin sahipleri, psikolojide çok önemli iki isim, Philip Zimbardo ve Stanley Milgram lise arkadaşıymış. Nasıl bir lise hayatları oldu acaba bu deneyleri tasarlamak için? Şaka bir yana bir efsaneyi dinledim bugün, süper bir insanmış onu öğrendim, mutluyum!

2 yorum:

balıkkraker dedi ki...

etkilendim :D

Adsız dedi ki...

ben de milgram deneyindeki eletrik veren adamlardan biri olma potansiyeli, isteği var
kel bir deve var ona karşı açsam şalteri
sayılı saçları havaya dikilse
ölüp kalsa