Nisan 30, 2008

Ve huzurlarınızda yaşlı-süperegosu-gelişmiş ben

Sabah arkasından konuştuğun güneş (şu gökte gezinen) blog'umu okuyor olmalı! O yazıyı yazdıktan yarım saat sonra kendisi gül cemalini gösterdi ben de kendimi dışarı attım direk. Bol bol işledi güneş kemiklerime sağa dön, sola dön, ön, arka... Hatta güneşlenmekle kalmayıp yüzdüm bile. Benim suya olan aşkım biraz büyüktür. Rivayete göre, annemlerin anlattığı, ben daha ilk doğduğumda hemşirelerin yıkadığı leğensel şeyi tutmuşum. Yani bu tabi direk bir bebek refleksi ama hemşire tarafından bu sudan çıkmak istememe olarak algılanmış. Babama demiş ki hemşire bir kızın oldu sudan çıkaramayıcaksın. İlk olarak bebekken 8-9 aylık civarı babam beni denize sokmuş. Ama babam denize soktukça ben ağlıyormuşum, deniz aşığı babam da benim kızım denizi nasıl sevmez diye hayıflanıp tekrardan suya sokuyormuş. Malum ilk doğduğumuzda o kadar küveti tutmuşuz falan bu denizi sevmeme de nerden çıktı şimdi? Sonradan anlaşılmış ki benim yeni geçirdiğim suçiçeğinin yaraları henüz tam iyileşmemiş ve yaraya tuz basmak 9 aylık bir bebek için pek iyi bir çözüm değilmiş. Yıllar geçmiş tabi 2-2.5 yaşımdayken tek kollukla yüzüyormuşum. En sonunda kolluğun koluma batmasına dayanamam sonucunda annemlere "ben bu kolluğu çıkarsam ne olur?" diye haykırmışım babamdan hiçbir şey olmaz cevabını alınca fırlatıp atmışım söz konusu kolluğu. O günden beri yüzüyorum işte ben. Küçükken "ben bir bayıklara bakıyım" diye atarmışım kendimi denize.. Havuzlarla tanışmam 4.5 yaşıma tekabül ediyor. Şöyle ki abim birinci sınıftaymış o zaman okulda yüze kursu başlamış ve annem abimi Bakırköy'den Beykent'e (şimdi oturduğum yer ama o zaman dünyanın bir ucu gibiymiş) taşımaya başlamış tabii beni de. Orada biraz maskot olmuşum ben o yaşımda, fotoğraf çektirmeler, oyun oynamalar... Hep yaşımdan büyük grupla yüzdürdüler beni yüzme biliyorum diye. Yarışlar olurdu, o zaman Bakırköy Spor Kulübü'nde yüzüyordum ama hiç kendi yaşımla yarıştırmazladı beni. Ondan hiçbir zaman birinci olamadım malesef... Ama bütün bronz madalyalarımı sevgiyle saklıyorum! Anane olunca torunlarıma "bakma sen benim minnacık olduğuma eskiden ne yüzerdim ben peh!" şeklinde anlatıcam.
Neyse bunlar akıl sınırlarında içindeki kısmı "su tutku"mun. Akıl almaz olan kısmıysa benim eskiden her su birikintisi gördüğümde kendimi içine atmam olarak aktarılabilir. Tabi yerdeki çamura atmazdım kendimi ama yer, mekan, üst, baş, mevsim, saat fark etmezdi o zaman yüzmek için bana. Düşünmeden direk id'ime teslim atardım kendimi sulara. Bahanem hazırdı "Abim itti!!". Ah zavallı abicim çok çekti benim yüzümden... Denize girmediğim mevsim kalmamıştır benim şu güne kadar, Kasım'da da girdim, Mart'ta da, Ocak'ta da. Tutamazdım kendimi küçükken hatta bir ara anneme vapurdaki insanlarla ilgili "bunlar ne bakıyor böyle ben olsam atlardım" tadında bir demeç vermişim ki şu yaşımda bile deniz üstünde giden şeyde annem beni kolumdan tutar, küçükken morartırcasına tutardı. Neyse olayın en abartısını sanırım Norveç'te Baltık denizine kendimi atarak yapmıştım. İlk gün ordan attım ikinci gün de fiyordda eriyen kar sularında yüzdüm. Hiçbirinde tabii ki üstümde mayo-bikini yoktu kıyafetlerle falan yüzdüm. Bahanelerim her zamankinden; ayağım kaydı, abim itti.. Daha 7 yaşımdaydım bu olaylar olurken. Nasıl bir izlenim bıraktıysam bunların üstüne annemlerde lise sonda mezuniyetim Kız Kulesi'nde olunca annem bitanecik P.'me tembihlemişti "aman motorda giderken falan tut bunu atlar bu diye". Kıyamam o da "Aaa olmaz annene söz verdim" şeklinde tutmuştu beni bütün gece...
Bütün bunlar da nerden çıktı derseniz eski deli kızın şimdi gittiğini görmek bazen çok üzüyor beni. O kız gidiyor bir süre sonra mantıklı ve yaşlı bir insana dönüşüyor. İlahımız Freud olsa normal olanın benim durumum olduğunu idda ederdi heralde sağlıklı bir ego ve iyi gelişmiş bir süper ego. Yani artık biraz zamanı, mekanı, saati, etraftakileri düşünmek bu tarz durumlarda. Nisan ayının sonunda denize bakıp bir kere daha düşünmek. Direk kendimi suya atamamak ve önce ayağımı sonra kolumu ıslatıp bir sürü denemeden sonra ancak kendimi denize bırakabilmek. Nerde 16 yıl önce kırmızı deniz analı Baltık Denizi'ne bir saniye bile düşünmeden atlayan kız, nerde bugün bacak kadar havuza girmek için yarım saat düşünen ve hazırlanan insan. Yaşlanmaktan pek hoşnut değilim arkadaşlar diyeceğim odur. İd'imin eski gücüne kavuşmasını istiyorum bazen...

Güneşsiz bir gün daha

Dün güneşin iliklerime bol bol işlemesine izin verdiğim için olsa gerek bugün güneş kendisini göstermemeye karar verdi. Ben de bilgisayar var, televizyon var, dergi var, gazete var içeriye geçer keyif yaparım diyerekten fazla umursamıyorum güneşin gizli kapaklı iş çevirme isteğini. Ama hangisine baksam sinirimi bozuyor. Zaten gazete okumak işkence bugünlerde. Her şeyden önce bugün biraz manşetten küçük habere düşse de malum bir gazetenin malum bir yazarının 14 yaşındaki bir kız çocuğuna taciz davası var. O kadar sinirimi bozuyor ki o tartışmalar. Birileri çıkıyor komplo diyor, diğeri çıkıyor yok zaten kendi karısı da şu kadar yaş küçükmüş diyor, başka biri gerçek bile olsa şu zamanda ortaya çıkması kasıtlı diyor. Sanırım en çok sonuncu "buyurma" beni deli etti. Yani gerçek olabilir diye bir ihtimal veriyor ama zamanlamanın kasıtlı olduğunu öne sürüyor, biraz daha bekleyebilirlerdi canım ortaya çıkarmak için ne var ki.. Burda daha hayatının çook başındaki 14 yaşındaki bir çocuktan bahsettiklerini unutup siyasete, politikaya alet ediyorlar kirli işlerini. Sonuçta gerçek de olsa, iftira da olsa olan sadece o çocuğa oluyor. Ortada polis karakollarında sürekli ifade veren, duruşmaya çıkan, muaynelere taşınan bir çocuk var. Kimse onun yaşadıklarını umursamıyor sanırım. SHÇEK'e götürülmüş sanırım şimdilik, tedavisi devam etcekmiş... Böyle sadece bir cümle geçti haberlerde gerisi komploydu, oydu, buydu kavgası. Aklım almıyor gerçekten. Sonra birazdaha ilerliyorsunuz gazete bu sefer Avusturya vakası karşılıyor sizi. 70 küsür yaşındaki bir insanın kendi öz kızına yaptığı cinsel istismar, işkenceler, doğduklarından beri bodrumda kilitli tutulmuş 3 çocuk, 24 yıldır yaşanılan ve daha yeni ortaya çıkan bir kabus. Orta sayfada her yıl yaşanılan "büyük panik" malum 1 Mayıs geliyor ya savaş çıkar diyor korkuyor sevgili valimiz, emniyet müdürümüz... Taksim'i vermek istemiyorlar malum yollar kapanırmış. Bundan iki hafta önce Taksim'e gitmeye çalışıyordum, büyük ihtimalle filme yetişecektim ama yol taa Hisarüstü'nden tıkanmıştı, metroya yürüyüp öyle geçtim. Sebep; Lale Festivali, Taksim, Ortaköy vesaire dolaşan bir tır bir de üstüne polis bayramı mı ne. Bunun için yolları felç etmeyi son derece uygun görmüştü oysaki sayın vali. Ama 1 Mayıs olunca birden yolların tıkanmasını dert ediyor, tabi bunu yaparken Taksim'e giden yolları da kapıyor, ironiye buyrun derim ben...
Onun için gazeteden vazgeçtim sinir bozuyor. Televizyonda ise birbirinden yaratıcı kadın programları, hepsinde bir doktor biri kanser uzmanı güzel olan her şeyden uzak durmamızı öğütlüyor, başka biri bitkilerle her şeyi tedavi edebileceğini söylüyor, bir diğeri ozon tedavisiyle yok ettiği selülit (böyle mi yazılıyor bu zıkkım?) sorunundan bahsediyor. Bir ağlıyorlar, 5 dakika sonra şıkıdım şıkıdım oynuyorlar falan enteresan bir ruh halindeler diye düşünüyorum. Bunlar eskiden sadece sabah kuşağındaydı öğleden sonra böyle eski filmler olurdu, Hülya Koçyiğit-Ediz Hun filmleri falan, Ferhunde Hanımlar diye tatlı bir dizi vardı, onları izlerdik sanki.. Şimdi saçmalık sabah başlıyor akşam haberlerine kadar devam ediyor. Kurtarıcı kanallar ise sabahları finans-ekonomi, vs haberlerinden oluştuğu için gündüz televizyon izlenmiyor...
En iyisi sevgili bilgisayarım. Sonsuz seçim şansım var... Tabii bu sonsuz hakkımı kullanamıyorum malesef mesela dizi indirmek istiyorum ama pek bir sevgili abimin dediğine göre kotayı doldurmuşum (belki geçmiş bile olabilirim!) onun için elimde olan dizileri tekrar izleyerekten günümü geçirmeyi planlıyorum. İstanbul'u da şimdiden özledim...

Nisan 28, 2008

Ne kadar mutlu "izdivaç"lar oluyor bu ülkede....

Şaşkınlıkla bir program izliyorum şu anda. Kendisinin adı "İzdivaç" sanırım. Bu programın methini aslında araştırma dersimizde bol bol duymuştum, deşifre yaparken. Yurtta televizyonum olmadığı için hiç bakamamıştım kendisine-ne büyük kayıp! Spring Break gelince mutlaka bir gün izliycem diye düşünmüştüm, anlattıkları kadar korkunç olabilir miydi? Tabi ki de cevap evet olarak belirdi bugün. Çok komik şeyler oluyor bu programda, trajikomik. Başını malesef (!) kaçırdım ama şu anda bir amca, yaklaşık 70 yaşlarında ve aynı yaşlarda bir teyze var. Karşı karşıya oturmuşlar aradaki paravan kalkınca birbirlerini görüyorlar. Eğer beğenirlerse sanırım evlenecekler (?) ya da öyle bir şey. Anladığım kadarıyla daha çok muhafazakar kesimden ilgi görüyor, yanlış anlaşılmasın izleyici değil de katılımcı olarak. Yoksa eminim bir dolu insan siyasi, dünyevi, vs görüş ayırmadan izliyordur bunu çaylarını yudumlarken. Sanki biraz "yalnızım, e hayat yalnız geçmez böyle, ama sosyal ortamlara girip yeni insanlarla tanışırsam bir de onlarla gezip tanımaya çalışırsam elalem ne der, ayıp karşılanmaz mı" gibi kaygılarla katılıyorlar bu programa. Aslında gayet insani bir istek var arkasında; yalnız olmamak. Ve bunu televizyon yoluyla gözler önünde yapınca ancak ayıp olmayacağına, herkesin (söz konusu kişilerin çocuklarının, komşularının, anne-babasının,..) göreceğine ve böylelikle kimselerden gizli bir şey yapmıyor olmanın rahatlığıyla kendilerine uygun bir eş bulabileceklerine inanıyorlar diye düşünüyorum. Çünkü belki hep istediler hayatlarına birilerini sokmayı ama engellendiler bir şekilde ve bu en uygun yol gibi gözüküyor onlar için. Şöyle bir durum oldu demin, amcayla teyzenin arasındaki paravan kalkınca karşılıklı konuşmaları gerekiyordu. Kadın sessiz oturmuş önüne bakıyordu, erkek de sorular soruyordu. Bir süre sonra soru soramayınca sunucu "ama demin benle konuşuyordun" gibisinden bir serzenişte bulundu ve erkek şöyle bir cevap verdi "e BUnunla konuşacak bir şey bulamıyorum, senin gibi değil". Sonra kadın her yerde yaşayabileceğini ama erkeğin onu camilerde gezdirebilmesini istediğini söyledi. Bir süre sonra uzun bir sessizliğin ardından sunucu amcayla teyzeyi içeride konuşmaları üzere yolladı. Nasıl bir anlayış bu, nasıl bir program bu ben pek çözemedim. Sanırım yazının ilk kısımlarında daha masum bir yorum yapmıştım İstenen gerçekten yalnız olmamak mı yoksa bir şekilde kendini garantiye almak mı? Çünkü kendilerini tanıtırken ne yapmayı sevdiklerini ya da nasıl insanlar olduklarını değil de ne kadar mal mülkleri olduğunu anlatıyor katılımcılar. Peki bunu çok da fazla sosyal ortamlara giremeyen insanların evlenmeleri için bir fırsat aktivitesi olarak görürsek sorun çözülüyor mu acaba? Karşısındaki kadına, kadını bırak insana BU diye hitap ederken, konuşacak iki cümle bile bulamazken, sadece evi olduğunu bildiği için o insanı seçtiyse, evlense ya da aynı evde yaşamaya başlasa bu iki insan ne olur? Nasıl bir mutluluk ya da huzur getirebilir ki bu? O en başta tüketilmeye çalışılan yalnızlık biter mi? Kadına obje, evi çekip çevirecek olan kişi, çamaşırlarını yıkayacak insan olarak bakan bir zihniyetten mutluluk adına ne beklenebilir. Tabi bunun yanında erkeği bir nevi hayat garantisi, masraflarını karşılayacak insan, dışarıda gezerken ayıplanmamak için olması gereken zorunluluk olarak gören zihniyetten de. Şaşkınlıkla izledim program"cık"ı. Zira buna program bile demek istemiyorum ben, insanların zaafları ve korkuları üstünden prim yapıp, halkın eğitilmemişliğini kullanarak reyting yapıp, akşam evlerine rahat gidip uyuyan bu ekibin bir program yaptığını söylememe imkan yok çünkü. ..

Bodrum'da garip haller

Bambaşkadır Bodrum. Seviyorum burayı, an itibariyle çok mutluyum. Bir de sevgilim yanımda olsa her şey süper olucaktı. En güzel haber, bahçemizde bir tane kurbacık var. Bugün çok yağmur yağdı kendisi bayram ilan etti ve bütün akşam gezindi durdu. Demin A. giderken önüne sıçradı resmen. Sanırım burayı evi belledi çok tatlı bir şey.
Bodrum insanı enteresan. Yazın sıcak diye zor gelir çalışmak, kışın soğuk diye. Arada tabii ki çok çalışkan insanlar vardır, bütün genellemelerden nefret ettiğim gibi bundan da ettim şu anda ama çoğunluğu yatıp uzanmaya daha bir meraklı sanki. Geçen yıl Bodrum'da çektiğim iki resim arasındaki farkı bulmanızı istiycem şimdi, küçük bir bulmaca:










Şimdi efendim bu fotoğraflar baya küçük çok yer kaplamasın diye ama üzerlerine nazikçe tıklayınca büyüyeceklerine inanıyorum. Olay şu ki bu iki fotoğraf aynı kayığa ait ve iki fotoğraf da aynı gün, art arda Bitez'de geçen Ekim 2007'de çekildi benim tarafımdan. Her kayık, tekne, gemi, vs'nin olduğu gibi bu kayığın da bir ismi var. Yalnız biraz kafası karışık kendisinin ismi konusunda zira kayığın bir tarafında "Titanic" (pehh!) diğer tarafında ise "Titantic" yazıyor. Ben bunu yazıyı yazan arkadaşın üşenip kayığın diğer tarafına bakmamasına ve yazdığı sırada Titanic'in nasıl yazıldığını unutmasına bağladım. Ama belki de çok ince bir espri yapmak istedi, ya da kamera şakası, ama o kadar ince oldu ki ben anlayamadım...
Bu arada kurba, köpek, doğa, kuş çok seviyorum mutluyum ama bugün bir böcek gördüm aklım çıkıyordu. Geçen gün yurtta çıkan insan boyutunda böceğin iki katıydı (abartı bugünkü böcekte değil yurttakindedir). Kendisinin fotoğrafını da yüklemek isterdim ama bir kez daha görmeye katlanamayacağıma inanıyorum. Ölü bir halde son derece süslü bir mekanın kadınlar tuvaletinin kapısında yatıyordu kendisi. Korkarak girdim içeri. Sanki her an canlanıp zıplıyacak ve beni sonsuza dek zehirliyecekti. Akşam tekrar gitseydim oraya acaba böcek yerinden kıpırdamış olur muydu? Merak ettim çok...

Nisan 27, 2008

Yolculuk

Çok fena bir huyum var benim. Dinlemeyi çok seviyorum sağı solu. Bir yerde oturmuş yemek yerken yan masayı, otobüste ön-arka sırayı, dolaşırken etraftaki insanların konuşmalarını dinliyorum ve kendime engel olamıyorum. Bu bazen yanımdaki insanı rahatsız edecek boyutta olabilir eğer çok kaptırdığım bir konu varsa. Fena bir huy bazen "mesleğim gereği canım" gibisinden geçiştiriyorum ama bir yandan da o ayıbı hissedip utanıyorum, sonuçta başkasının beni öyle dinlemesini ister miyim ki? Neyse bugün de havaalanı beni eğlendiren bir çok olaya sahne oldu tabi. Mesela beklerken yanımda oturan kadın yolcu Nişantaşı'ndaki evini galerici bir arkadaşına fazla eşyalarını koyması için sattığını anlattı ben de hayretle dinledim.. İnsanlar kalacak, yatacak yer bulamıyorlar Nişantaşı'nda bir ev boş bir halde sadece eşya (benim eşya dediğim büyük ihtimalle galeride sergilenen eserler ama) koymak amacıyla satın alınıyor... Bunun dışında Küba'lı müzisyenler vardı üçüncü uçaklarına binmek üzere olduklarını yurdum insanına anlatmaya çalışıyordu ve o yurdum insanı "un, dos, diyes" şeklinde biz de zamanında Ricky Martin dinledik canım edasında anladığını belirtiyordu. Başka bir köşedeyse S. S. adlı Boğaziçi mezunu magazin ünlüsü (ne demekse?) kafasına kapüşonunu geçirmiş, fermuarını burnuna kadar çekmiş tanınmamaya çalışıyordu.
Çok bulutlu ve rüzgarlı bir hava vardı haliyle uçak da salladı biraz. Arada korkcak gibi olsam bile hemen şöyle düşünüyorum; uçak düşerse en kötü ölürüm. Acı çekmem bir anda olur biter. Ama trafik kazasında sıkışabilirim, sakat kalabilirim, camdan fırlayıp kurtarılmayı bekleyebilirim, ya da en kötüsü bence bana bir şey olmaz ama en sevdiğim insanlara bir şey olabilir (çok korkutucu işte bu). Onun için istediği kadar sallasın, yalnız ya da başkasıyla olmam hiç önemli değil korkmuyorum. Enteresan bir defans mekanizması sanırım ama benim işime yarıyor. Bugün inerken uçak çılgın gibi sallanırken düşündüğüm tek şey kitabımın bölümünü bitirebilmekti mesela.

ARA NAĞME:
"...yolcular ellerinde tek gidişlik bir bilet
henüz bilmeseler de hayat bundan ibaret..."
Teoman şarkı söylemese de olur ama söz yazsın bence... İstasyon insanları bu aralar feci sardığım bir şarkı. Ben Bülent Ortaçgil'in söylediği halini tavsiye ediyorum, çok güzel olmuş.. Ayrı bir ruh gelmiş şarkıya adeta. Sonra Harun Tekin versiyonunu da dinleyebilirsiniz tabi...

Bu arada İstanbul'da sabah yağmur çamurla uyanıp öğleden sonra Bodrum'da denize girmek süper bir duyguydu gerçekten. Bizi gören bazı amcalar güneşlenmekten vazgeçip denize girmeye çalıştı ama biraz üşüdüler. Hatta biri bizi azarladı sanki "ben de sizin yüzdüğünüzü gördüm de girdim buz gibi bu su" gibilerinden. Özür dileriz herkesten, gerçekten...


Nisan 25, 2008

anane-dede evi sıcacık olur

Anane evi bambaşka bir olay! Spring break heyecanı beni sarıp sarmaladı, bavulumu topladım, yarın 10'da Bodrum'a gidiyorum. Ondan önce bir gecelik ananemlerde bekleme yapıyorum. -Bu arada genelde düzgün yazarım kelimeleri ama anneanne de diyemiyeceğim çok üzgünüm!- En keyifli yanlarından biri daha apartman kapısından girerken yapılan panik. Koca bavulumu sanki Hisarüstü'nden Bakırköy'e kadar taşıyan ben değilmişim gibi daha apartmanın girişinde ananemin kucaklaması, dedemin panikle kapıya gelmesi ve beni karşısında dikilirken görmesine rağmen "Cansu mu geldi?" diye ananeme gubik bir soru yöneltmesi o kadar şirin ki! Aslında ben genelde ikinci torun olmuşumdur. Abimi 3 yaşına kadar ananemle dedem büyütmüş o sırada annem çalıştığı için, bir de ilk göz ağrısı olunca özellikle dedem için başkadır abim. Genelde beni şöyle karşılar "Cansu naber, abin nasıl?". Keyiflidir ama yine de o panik anı, ayakta konuşma anı, sarılma öpüşme anı.. Sonra haberleri izledik beraber her zamanki gibi dedem dinlemeden yorumlar yaptı tabi ki de yine, ben düzelttim ara sıra, ara sıra "evet.." dedim onayladım. Sonra da yemek faslına geçildi. Sanki anane evine gelince ana amaç yemek yemek oluyor. Ananem zaten saymaya başlıyor, onu yaptım, bunu yaptım şeklinde... Genelde yurtta yediğim tek çeşit makarnaya rakip olarak 3 çeşit yemek yapmış oluyor ananecim... Şu ana kadar yediklerimi saysam dayanamazsınız dinlemeye, yeter diye bağırırsınız bana ordan. Ama şunu da söylemeliyim ki daha işin anane-eliyle-yapılmış-özel-torun-pudingi ve yatmadan-önce-tüketilmesi-gereken-dondurma faslı var. Sanırım beni 23 yaşında aldığı kiloları vermesi pek bir zor olan kişi olarak değil de hala tatlı seven küçük torun olarak tanımladıkları için bu servis. Zaten yemek faslı hep efsane olmuştur ananemle. Bizim abimle küçükken "anane kaşığı" diye bir kavramımız vardı. Her seferinde "bir kaşık koycam" der annemin kaşığının 3 katı bir boyutta yemek indirirdi tabağımıza. Hala devam ediyor bu aman yesin de büyüsün merakı-artık büyümemeliyim çok tehlikeli boyutlara ilerliyorum anane!!. Onlarla televizyon izleyip dizi yorumu yapmak, dedemin bulduğu bayat filmlerde "kimdi bu Huriş" diye ananeme sorular yöneltmesini ve enteresan bir ingilizceyle ananemin verdiği cevapları dinlemek çok keyifli, resmen özlüyorum bu evi! Sofrada yine böyle enteresan bir siyah beyaz film izlerken dişlerini yaptırmakta olduğu için bir süre dişsiz olarak huzurlarımızda yemek yiyen dünya tatlısı dedem şöyle bir önermede bulundu; "Bu Fransızlar da eski canım!". Sonra ordan Avusturya'nın Almanların kaba dilini konuştuğunu ama aynı olduklarına ve Türklerde her yerde karışmış canım tadında önermelere geçtik. Son hümanist yorum ananemden geldi ve sohbet orda kapandı; "Herkesi Allah yaratmış canım ne gerek var ayırmaya gavur diye Türk diye cık cık cık...". O kadar şirin bir tonda söylendi ki bu cümle yanacıklarından öpmek istedim yine! O anda "ah anane ayırmazlarsa nasıl savaşacaklar, nasıl silah satacaklar, nasıl zengin olacaklar, nasıl nefret doğurcaklar" gibi bir dizi soru canlandı beynimde ama sustum. Onların sohbetini izlemek daha keyifli geldi o an için...
Şimdi de beraber dizi izliyoruz. Aslında ananem yanımda izliyor ben blog'umu yazıyorum daha çok. İçeriden dedemin son ses izlediği film geliyor ara sıra, bazen de Fransızca konuşmalar. Evet dedeciğim anlamasa da Fransız kanallarına gönülden destek oluyor sebebini bilmediğim bir şekilde. İletişim karşındakinin sözlerini anlamak değildir sadece tezini savunuyor sanırım kendisi. Annem yapardı bunu ben küçükken. O zaman "Cesur ve Güzel" vardı, bir Rich vardı orda herkes hayran bugünün Sawyer'ı diyim ben size. Neyse bu her gün olan bıktıran bir diziydi ama annem, teyzem, ananem, bilumum "gün"cü teyzeler severdi o zamanlar bu diziyi. Annem bazen bölümleri kaçırınca İtalyan kanalından yakalamaya merak sarardı. Hani anlayamam ama en azından izleyim neler oluyor gibisinden. Ama tabi bunu yaparken mutfağa yemek yapmaya gidip aman içeriden dinlerim canım edasında televizyonun sesini sonuna kadar açması gerçekten ceket iliklenip ayakta alkışlanacak bir izleyici hareketiydi adeta... Neyse nerden nerelere zıpladım... Düşünüyorum da bazen ananemlerin evinin sobalı halini, sobanın üstünde fındık kavurmalarımızı ve elmaların kabuklarını yakmamızı, evin gece sıcak sabah uyandığımızdaki buz gibi halini apayrı bir özlüyorum. Ama değişmeyen dinamikleri, anane kaşıklarını, dedemin son ses her saat başı izlediği haberleri apayrı seviyorum ve uzun zaman gelip kalmayınca burda özlüyorum çok!! He bir de yatakta otururken ananemin ayağıyla yatağı sallayıp beni her seferinde "hii deprem oluyor!!!" paniğine itmesi var tabi.. Yazı boyunca ananem ve dedem üstüne odaklansam da bu evde bir de deli dürdane teyzem var ki ona bir post yetmez anlatmaya. Apayrıdır o ki, o da başka bir zaman anlatılmalıdır... Şimdi pudingimi yemeliyim ananem bekliyor.

Nisan 24, 2008

Uçtu uçtu başka kıtaya kondu.

Ne garip bir şey bağımlı olmak bir insana. En ufak adımını atarken, kararlarını verirken, bir yere giderken onu düşünmek. Aranızda okyanuslar dahi olsa onun seni düşünüp arayacağını bilmek. Eğer bir yere gitmişse uçağının havada olduğu her dakika karın ağrılarıyla yaşayıp indiği anı sabırsızlıkla beklemek. Alarm kurup gece üç buçukta kalkıp internetten uçak inmiş mi acaba diye kontrol etmek. Sabah 6'da çalan telefona zıplayarak uyanıp çook uzaklardan gelen sesini ve "ben iyiyim" sözlerini duyup rahatlamak. O yanında değilken hiçbir şeyden o varken ki gibi keyif alamamak... Bir an önce dönmesini beklemek, her an mail atmış mı acaba diye kontrol etmek, telefonun sesini hep açık ve titreşimde tutmak. Aynı zamanda da o kadar büyülü bir şey ki hiçbir zaman yalnız olmayacağını bilmek o varken, çok uzaklarda bile olsa döndüğünde sana sarılışıyla her şeyin bitmesi, her zaman yaslanabileceğin bir omzun olması. İşte bu her şeye bedel sanırım...
Uçak! Çabuk getir onu bana...

Nisan 23, 2008

23 Nisan'mış ya bugün....

Bugün 23 Nisan "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı". Hep övünürüz, dünyada hangi ülkenin çocukları için bayram var bizden başka diye. Bizim bayramımız var çocuklara adadığımız, ama ne yapıyoruz onlar için gerçekten? Hatırlıyorum "23 Nisan tatil ve çizgi filmimi doya doya izliyebilirim" diye sevinip sabahın 9'unda kös kös törene gittiğim günleri. Benim istediğim bayram o değildi ki? Benim için bana özel, bana güzel bir bayramsa, tatilse saatlerce ayakta bekleyip flama taşımamalıydım. Ezbere çalınan davulları, okunan şiirleri, oynanan oyunları istemiyordum. Eve gidip keyif yapmak, belki annemle oturmak, abimle oyun oynamak istiodum ve kesinlikle erkenden uyanmaktan bıkmış bir çocuk olarak uyumak istiyordum. Her 23 Nisan çocuklar haftalardır hazırladıkları oyunları oynar, şiirleri okurdu. Tören çoğu zaman saatlerce sürer, bu da yetmezmiş gibi çocuk bayramında okul formasıyla gelceksiniz diye şart koşulurdu. Yağmurda, sıcakta, soğukta ayakta tutulurduk çocuklar olarak bayramımızda... Aradan kaç yıl geçti aynı törenler, aynı kutlamalar, aynı şiirler... Evet bu ülkede çocukların bir günü var ama o günde çocuk haklarından hiç konuşulmuyor. Sigortasız çalıştırılan çocuklara, sokakta çalışan çocuklara, sokakta yaşayan çocuklara, Anadolu'da okula gidemeyen çocuklara, tinerci çocuklara, evi yıkılmak üzere olan Sulukule'li çocuklara "sen ne istiyorsun bu bayram" diye sorulmuyor buna gerek duyulmuyor. Yılın bir günü herhangi bir makam koltuğuna oturtup, yüzeysel espriler yapıp şakalaşmakla, "burdan ne mesaj iletmek istiyorsun bakalım" tadında bayat sorular sormakla kutlanmamalı çocuk bayramı. Çocuklar sıcaktan bayılmamalı, asker yürüyüşüyle bütün stadı turlamamalı, her yıl aynı şiirleri okumamalı artık. Bir şeyler değişmeli ve bu gün gerçekten hakkıyla yaşatılacaksa çocuklara, onlara ne istedikleri sorulmalı... Ve her insanın eşit olduğunun ASLA unutulmaması gerektiği gibi her çocuğun da eşit olduğu unutulmamalı. Sokakta mendil satan çocuk itiştirilip, parkta arkadaşlarıyla oynayan çocuk kayırılmamalı... Daha çocukken onlar ayrımcı büyütülmemeli, içlerine düşmalık yerleştirilmemeli. Eğer bir bayram olcaksa çocuklar için bambaşka olmalı bugünkünden...

Nisan 22, 2008

Kendimi kaybettim dört duvar arasında

Son moda "zeka" teorileleri diyor ki, insanın yaşadığı ortama ne kadar kolay ve iyi adapte olduğu zekasının bir belirleyicisidir. Yani eğer zekiyseniz yeni girdiğiniz ortama şartlar çok farklı olsa da alıştığınızdan kısa bir süre içinde alışmanız, ayak uydurmanız, o ortama göre yaşam stratejileri geliştirmeniz gerekir. İşte bu yüzden ben bu odadaki herkesin süper zeka olduğunu düşünüyorum! Gerçekten dördümüzde ortalamanın çok üstünde bir zeka seviyesine sahibiz sanırım. Evimizde alıştığımız düzen, annemizin önümüze koyduğu sıcak yemek, dolabımız karışsa da en sonunda annemizin pes edip toplaması, evin her zaman düzenli olup temiz kokması... Bunları bırakıp geldik zaten böyle bir ortamı da yurtta bulmayı beklemiyorduk. Ama şu anda içinde bulunduğumuz durum yaşamayı sürdürme için yeni stratejiler geliştirmenin şart olduğu, adapte olmanın normal IQ seviyesindeki insanlar için zor olacağı (o teorilere göre) bir durum. Zıplayarak odanın bir yerinden diğer yerine geçmemiz, çamaşır asmamız gereken yerdeki çantalar yüzünden çamaşırı asacak yerimizin kalmaması, balkonun dünki çekirdek kabuklarıyla dolu olması, her yerde mendillerin ve su sişelerinin (benim!), çorapların ve zeytin çekirdeklerinin (B.), makyaj malzemelerinin ve burun spreylerinin (Y.) ve Cordon Bleu kalıntılarının ve koca koca kitapların (İ.) olması bir de üstüne üstlük odadan sağ salim çıkmayı başarıp mutfağa gittiğinizde tıkalı bir lavaboyla ve birikmiş korkunç bulaşıklarla karşılaşmanız gerçekten hayat koşullarını zorlaştırıyor. Neyseki genetik olarak 70%'ini getirdiğimiz 30%'unu da bir şekilde edindiğimiz "yüksek zeka"mız sayesinde bu zor durumu çıldırmadan atlatıyoruz (böyle de istatistiki veri sunarım). Şaka bir yana Başak burcu olmak bu yaşam standartlarında hiç kolay bir şey değil biliniz. Gece anlamsız yere kaşıntı tutuyor ve bitlenmekten korkuyorum. Neyse fark ettim ki bir süre sonra istediğiniz burç olun, isterseniz benim gibi Öküz zodyak yılından olun alışıyorsunuz bu düzene. Annemin beni büyüttüğü o son derece hijyenik ortam bana alerji olarak geri döndü. Bu yurt ortamı da sanırım bir evin örümcek ağlı bodrumunda falan kilitli kalırsam kendimi fiziksel ve psikolojik açılardan nasıl koruyacağımı öğretti. Bir nevi yaşam dersi, hayat felsefesi...

alakasız bir yazı

Alkol garip bir şey. İnsan hem içtiği için sarhoş oluyor, düşünmesi, algısı, karar vermesi zayıflıyor, dengesi bozuluyor, vs. hem de sanırım içtiği için öyle olması gerektiğini düşünüp o "sarhoş" veya "çakırkeyif" rolüne soyunuyor. Aslında bu halde olmayı içten içe seviyor da sanki. Yaptığı şeyler için sorumluluk almama, saçmalama özgürlüğü veya rahat hareket edebilme, rahat ağlayabilme... Aslında alkol direk beyin mekanizmamızı etkilese de sanırım önceden kendimizi o hale hazırlamamız da çok önemli. Bu da belki ünlü tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan sorusuna ya da daha teorik bakarsak James-Lange duygu (emotion) teorisiyle diğer alışılageldik duygu teorileri arasındaki zor seçime geliyor. James-Lange diyor ki biz bir filmi izlerken ağlıyorsak üzüldüğümüz için ağlamıyoruz, ağladığımız için üzülüyoruz. Ya da bir köpeği gördüğümüzde korkup kaçıyorsak, kaçtığımız için korkuyoruz. Ama tam tersi de aynı derecede mantıklı geliyor insana. Sarhoşluk da biraz böyle bir şey iki taraflı. Sarhoş olmakla sarhoş gibi davranmayı istemek farklı. Nerden çıktı şimdi bunlar, odadaki şarap-bira-çekirdek gecesinden sanırım.
Aslında daha önemli bir konu vardı aklımda. Sonunda kurtulduk o Akmerkez'in korkunç ışıklarından. Birkaç yıldır var olan ve bize "Işık Festivali" adı altında zorla gösterilen, her gün önünden geçmek zorunda olup, yanımdaki her insana en az bir kere söylenmiş olduğum o korkunç ışıklandırma kalkmış. Bugün otobüste gelirken resmen görüp sevindim. Etrafta bunca ışık kirliliği, her yerde çevre kirliliği, sonsuz hava kirliliği varken, nerden taktın bu Akmerkez'in ışıklarına derseniz ben de bilmiyorum. Sanırım en yakınımdaki kirlilik olarak ona taktım kafayı. Öyle bir ışık vardı ki Anadolu'da o kadar elektriksiz köy varken benim aklım almıyordu arada kilometreler varken, aynı ülkedeyken sadece bir binada "estetik" olduğu için o kadar elektrik masrafı yapılmasını, o kadar enerji tüketilmesini. Zaten İstanbul'un ortasında yıldızları görmek hayal ama en azından ara sıra karanlığı da görmek istiyor insan. "Ben zengin, ışıklı bir binayım" mesajı apayrı bir rahatsız ediyordu beni. Tabi onun için harcanan para hem elektrik parası hem de teknik servis parası olarak ne kadar fazlaydı kimbilir! Benim mi cebimden çıkıyor para? Hayır... Ama yine de her önünden geçişte söylenip bu sanat anlayışındaki mantığı çözmeye çalışıyordum. Sonuç olarak mutluyum artık ordan geçerken gözümü gereksiz yere yormayacağım için. Benim cebimden çıkan ama rahatsız olduğum para şu lalelere harcananlar. O laleri bahar bitince toplayıp köklerini kurutup saklamak gerekiyormuş bir dahaki sene açsın diye. Öyle bir şey yapılmadığı için de tabi ki her yıl ayrı lale parası veriliyor. Bir aşamaya kadar estetik görünen şey kulağımızdan lale çıkacak kadar abartıldığında hakikaten sevimsiz oluyor... Papatya ekin, her bahar açsın, sümbül ekin, bahar çiçekleri ekin rengarenk, niye lale niye????

Nisan 20, 2008

Kayıp bavullar beni korkuturlar


Gitmem yaklaştıkça bir korku alıyor beni iyice. Malum 2 Temmuz'da gidiyorum Amerika'ya, 3 ay ordayım. Hiç unutmuyorum lisedeydim, Amerika Afganistan'a sataşmaya başlamıştı.. Annemlere dedim ki "eğer bir gün Amerika'ya gitmek istersem Bush gitmeden sakın beni yollamayın". Sonra bu yıl, bu Amerika işi çıktı. Mezun oluyorum ne yapacağımla ilgili hiçbir fikrim yok. Master açılmıyor beklemek zorundayım ama beklerken ne yapabilirim diye düşünüp Amerika'da araştırma asistanlığı yapmaya karar verdim. Annem hatırlattı, bak böyle böyle demiştin diye... Ama Bush gidecek umarım Obama gelcek gibi saçma bir mazeretle bunun tek çarem olduğunu anlattım onlara. Sonuçta bir şeyler yapmam lazım çünkü kafam o kadar karışık ki gelecekle ilgili, ya olmazsalar beynimde döner dururken en azından bu yaz saçma bir hastanede saçma bir staj yapmamalıydım diye düşündüm... Ve Amerika'da nerdeyse çoğu okula başvurdum ve sonuçta University of New Hampshire "e hadi gel bakalım" dedi bana. New Hampshire nerdedir neresidir hiçbir fikrim yoktu. Neyse ilk 1 Şubat'ta öğrendim gideceğimi o zaman uzaktan kolay geldi çok. Hoş öğrenir öğrenmez sevgiliyi arayıp ağlayarak kabul aldığımı anlatmıştım ama o ilk tepkiydi daha sonrası daha rahat geçti. Bir sürü prosedürle uğraşmaya başladım, yok ev ayarla, bilet al, belgeleri hazırla, vize randevusu al, gibi. Bu mekanik işleri yaparken hiçbir şey düşünmüyordum. Şimdiyse önümde sadece iki ayım var. Ve ben ciddi anlamda korkuyorum. İnsanlar 5 yıllığına doktoraya gidiyor sen neden korkuyorsun denebilir ama ben de kendi çapımda ilk defa bu kadar uzak kalıcam her anlamda hem ailemden hem de sevgilimden... Çok korkuyorum işte. Nasıl bir yerde yaşıyacağımı bile bilmiyorum, evimi kiraladım ama fotoğrafını bile görmedim, aylardır supervisor'ımla mail yoluyla iletişimdeyim ama sesini bile duymadım...

Bütün bu korkular tavan yapmışken bir de dün abim Rusya'dan dönerken bavulu kayboldu! Hem de aktarmalı falan bir uçuş değildi,direk uçuştu. Bu konuda zaten beni sevgili havayolları uzmanı M.'cim korkutmuştu. Aktarmalı gidersen bavulun kaybolur, terminalde kaybolursun, bir uçak gecikirse diğerini kaçırırsın, vesaire vesaire... Bir de abimin bavulunun kaybolması tuz-biber olarak geldi kondu. Üzüldüm onun için de, iki şişe votka almış bir de kalpak almış hepsi gitmiş. O kalpakla çok eğlenebilirdik kanımca, kıyafet balosunda bile kullanabilirdik. Votkaları içme kısmını zaten atlıyorum, çok sinir bozucu düşününce. Neyse bu işin geyiği zabıt tutmuşlar sonuç olarak ama bulunur mu orası bilinmez... Abim bana telefonda iki dakikada bir istatistik verdi hemen "bunların yüzde bilmem kaçı bulunuyormuş aslında" gibi. Bu olay kötü oldu gerçekten, bütün paranoyalarım iyice ortaya çıktı. Çok az kaldı, çok korkuyorum... Bir yandan da çok heyecanlıyım, karmakarışık duygular yaşıyorum işte. Tabi gelince (3 Ekim'de) ne yapıcam ben paniği apayrı. Şimdilik onu uzakta tutmaya çalışıyorum. En büyük korkum bavulumun kaybolması. Terminalde de kaybolabilirim. Sonra mesela ev sahiplerim seri katil çıkabilir, garajda buzluklarda öldürdükleri kiracılarının cesetlerini saklıyorlardır belki... Bu saçmalıklardan uzak iki ay geçirmek istiyorum, sonra gitmek yaşamak görmek ve güzel bir anı olarak kalmasını istiyorum Amerika macerasının. Umarım öyle olcak ve bütün bu paranoyaları sonradan okuyup gülcem.

RENT Müzikali

Güzel bir haftasonunun ardından kaç aydır evim bellediğim yurt odama dönmüş bulunuyorum. İstanbul bu haftasonu çoo..ok sıcaktı, hala da sıcak. "Evet evet yaz gelmiş" diye gezindik durduk bütün haftasonu. Sıcak havayla doğru orantılı olarak da Taksim çoo..ok kalabalıktı. Her şeyin iyi ve kötü yüzü var malumunuz, bilindik felsefe. Tabi sıcakla beraber uyanışa geçen böcek+sinek familyasının beni deli edişleri apayrı işlenilecek bir konu. Her neyse, bu hafta sonu bitanecik arkadaşımız D.'nin oyununa gidelim dedik. Aylardır ne zaman buluşsak ya provası olduğu için gelemez ya da prova bittikten sonra geç bir saatte gelebilirdi. Büyük hevesle hazırlanıyorlardı ve bu D.'in sanırım hazılıkta benden çaldığı ya da hakkıyla kazandığı (onu da dün hatırlattı) Blanket isimli güzide eserdeki rolünden sonra ilk ciddi tiyatro oyunuydu. Bizi de davet ediyordu ama tabi bir kere söyleyip vazgeçmişti tekrarlamaktan zorla getirmiş olmayayım diye sanırım. Tam bütün umutlarının tükendiği sırada D.'nin dün toplanıp gitmeyi başarabildik. Hem de ne toplanma 12 kişi gittik toplam! Onun sadece birimizden haberi vardı o kadar kişiyi görünce sevindiğini umut ediyorum. Ben çok mutlu oldum bu sayıya ulaşabilmemize. Liseyi bitireli beş yıl oldu tanışalı 12 yıl... Kolay değil bu kadar uzun böyle kalabilmek. Sadece kötü zamanları değil, mutlulukları, heyecanları, sevinçleri de paylaşabilmek... Aslında hep tersi daha önemli görülür, kötü gün dostu olabilmek. Tabii ki de önemli ama orda zorundalık hissi de girebilir devreye ama böyle bir heyecanda yan yana olmanın tadı sanki bambaşka gibi geliyor bana. Sonuçta o küçük çocukları arkadaş kalarak, dost kalarak, az biraz da olsa görüşerek, yıllar sonra aynı masanın etrafında toplaşarak bir şeyler içebilecek şekilde büyüttük diye...

Her neyse bu işin duygusal kısmı! Şimdi de müzikale gelelim... Tamamen arkadaşım olduğu için kayırma potansiyelinden uzaklaşarak objektif şekilde yorumumu yapıcam. İlk gittik salonun olduğu yere açık büfe şaraplar falan bulduk karşımızda. Tabi ki de hemen birer bardak şarabımızı aldık ve oyunun başlamısını bekledik. Bir baktık ileride platin sarı saçlı bir adam duruyor! Evet Uğurkan Erez beyefendilermiş gelen, yanında da eski tozlu raflardan kopup gelmiş, adını hatırlayamadığım bir manken. İçimizden hepimizin ne işi var bunların, yeni yetenek bulmaya mı gelmişler, oyun bu kadar ün yapmışmı ki gibi sorular geçti. Her neyse içeri girdik ve oyun başlamaya yüz tutmuştu. Bilgi Üniversitesi'nin güzel bir salonu var, komforlu, sahne görüşü rahat, ışıklandırmaları kaliteli. Dekorlar da kolay değiştirilebilen ama güzel cinstendi. Sonra oyun başladı ana 8 karakter ve yan karakterler vardı. İlk tepkim çok cesurdu! Hatta bazen kendimi acaba aileleri gelip izledi mi, utandılar mı gibi gayet kapalı iç seslerle baş başa buldum. Ama gerçekten performansları mükemmeldi. Zordur müzikal diye biliyorum ben, (öyle öğrenmişim :)) bir yandan dans edip, koşup, zıplayıp bir yandan da detone olmadan, sesin titremeden şarkı söylemek. Hepsinin sesleri, dansları duruşları o kadar güzeldi ki hayran kaldım. Hepsi rolünün hakkını o demin dediğim saçma, öğrenilmiş kaygılara düşmeden o kadar güzel veriyordu ki onlar adına gururlandım. Eminim izleyen herkes de aynı şeyleri yaşamıştır. Sonuçta bir üniversite oyunu, mezunlar da var ama çok da profesyonel değil hiçbiri. Aralarında konservatuarlılar da varmış belki onları daha profesyonel olarak değerlendirebiliriz ama ne olursa olsun kısa zamanda mükemmel bir iş çıkarmışlardı. Biraz fazlaca uzundu 2 buçuk saat sürdü, sonuna doğru arada mayıştırdı ama bir yerinde bir şekilde uyandırmayı başardı. Danslar, kostümler, şarkılar hepsi çok güzeldi... Hepsinin ellerine sağlık demek istiyorum! Bir de şu klişe "yüreğinize sağlık" lafını da diyebilirim. Çünkü arada o kadar güzel replikler vardı ki... Aklımda kalan, en çok etkilendiğim şuydu, bir travesti olan Angel adlı karakterin bir repliği bu; kendisini rahatsız eden bir adama aynen şöyle diyor: "Senin olabileceğinden daha fazla erkeğim ve sahip olabileceğinden daha fazla kadın". Çok etkilendim, bunu yazmalıyım diye direk beynime kazıdım.

Nisan 19, 2008

öküzmüşüm ben!!

Çok güldüm gece gece... Paylaşmak istedim çok fena. Dedim ki şu profil bilgilerimi bir düzenliyim en azından doğum tarihimi falan giriyim, belki birileri olurda blog'umu okursa doğum günümü kutlar vakti gelince gibi kaygılarla. Neyse bu işin şakası, doğum tarihimi yazdım burçaları gösteri işaretledim. Sonra profile bir baktım zodyak yılı öküz diyor. Öyle bir profili gören kimse okumaz bence bu blog'u. Başlamadan bitti blogger'lık kariyerim. Hahaha... Herkese ben öküzmüşüm demek istiyorum...
Millet Sawyer'ı izliyor ağzını şapırdatarak ben nelerle uğraşıyorum! Ne olacak benim halim... En iyisi uyumak, öküz uykusu derindir...

Nisan 18, 2008

nerde o eski B.Ü. konserleri...

"...ne geçmiş tükendi ne yarınlar
hayat yeniler bizleri
geçse de yolumuz bozkırlardan
denizlere çıkar sokaklar..."
Dün akşam Boğaziçi Üniversitesi Emek Haftası kapsamında Güney Meydan'da Badem, Kardeş Türküler ve Yeni Türkü'nün konseri vardı. Ben şahsen Kardeş Türküler'e kalmadım çıktı mı da tam bilmiyorum. Bir de sanırım BÜFK'ün grubu da küçük bir konser verdi. Yeni Türkü çok keyifliydi, kısaydı ama güzeldi. Belli ki sadece "devlet" adamlarının üstünü örtmekte usta olduğu, son Tuzla'daki ölüm olaylarıyla iyice kendini belli eden gerçekten emek veren insanların hayati tehlikeyle burun buruna çalışmasını içine sindiremeyen ve bununla ilgili bir şeyler yapmak isteyen bir avuç gence destek vermek için gelmişlerdi (ne kadar uzun bir cümle bu!!!).
Benim programdan haberim yoktu arkadaşım arayana kadar. Yeni Türkü konseri var gelsene dedi, tamam hadi gideyim bari diyip koştum hemen Güney'e. Ne kadar uzun zaman olmuş Yeni Türkü dinelemeyeli ben bunu anladım! Bir de okulun bu tarz konserleri ne kadar özlediğini anladım. Ben hazırlıkken- 5yıl önce sürekli otopark konserleri olurdu okulda. MFÖ, Şebnem Ferah, Athena, vs. gelirdi insanlar da çok sevse de sevmese de maksat eğlence olsun diye gider konsere hem stres atar hem eğlenirdi.
Sonra bir şeyler oldu okulda... Ne zamana denk geliyordu bakiimm.... Evet buldum! Yeni rektörümüz geldi. Kot pantolon giyen bir rektör olcağıyla övündü durdu. Gazetelere boy boy röportaj bile verdi... Ama kendisi bize bu küçük, eğlenceli konserleri çok gördü. Çimlerimizin etrafını çirkin kırmızı-beyaz olay yeri inceleme ekiplerinin kullandığı bantla çevirmeye başladı. Ve en son olarak Boğaziçi sosyal kampüs yaşamında en önemli yere sahip olan klüpleri taşımaya kalktı ve sanırım bunu gerçekleştirecek de. 1. Erkek Yurdu'nun yenilenmesi lazımmış, sorun buymuş... Study kapancakmış... Peki biz nerede oturacakmışız, GYM'in önünde mi? O kadar klüp GYM'e nasıl sığacakmış? Bunlar meçhul...
Bir de şu öğrencilerin pisliği sorunsalı var. Eskiden mi böyle değildi ya da ben mi görmüyordum acaba? Ama artık kampüs pislikten geçilmiyor. İnsanlar yediği içtiği ne varsa çöplerini sergilemeye bayılıyorlar artık okulda. Ayçekirdeklerini manzarada yiyip yere atıyorlar, hadi o en masumu koca koca bira şişeleri, bira kutuları, şarap şişeleri... Sabahları manzara çok korkunç oluyor, çimlerde aynı şekilde... Üzerine ıslanılmasın diye oturulan gazeteler belki de iyi niyetle -"Aa başkaları da oturur ama?" gibi, belki de tamamen pis bir tabiata sahip olma neticesinde koyulduğu yerde bırakılıyor. Acaba sayın rektörümüz bu yüzden çimleri kapıyor?
Bugün bir konser daha vardı gitmediğim. Bümed'de, malum kampüs içindeki konserler tarihi dokuya zarar veriyormuş ya... Neyse umarım Boğaziçi özlediği eski günlerine kavuşur, umarım...

Nisan 16, 2008

bu merak niye?

sevgili blog diye hitap etmek istiyorum bugün. çünkü bu iş insanların okumasına değil de benim kendi kendime konuşmama yol açıyor sanırım. Zaten bir blog nasıl bulunur, nasıl okunur onu bilmiyorum. Ben hep şans eseri ya da başka birinin sayfasından zıplayarak bulurdum okuduğum blogları. İlk açtığımda blog'un direk listelenmesini ve başkaları tarafından görülmesini kapadım. Çünkü hiç de yetkin olmadığım bir konuydu yazmak ve ne yazıcağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sonra ilk iki yazıyı yazdım ve içimden garip bir ses "aç görünürlüğünü nolcak ki gören görsün, okuyan okusun blog'unu" dedi! Ve içimdeki sese kulak verdim-her zaman yapmam bunu:) ve listelenmesini istedim blog'un. Ama yine de kimse okumuyor sanırım, ondan bu bir tür iç konuşmaya döndü. Hiçbir zaman tutamadığım günlüğü şimdi mi tutuyordum yoksa?? Dün akşam bitanecik edebi insan, 7 aydır aynı odayı paylaştığım, dünya tatlısı i. okumak istedi blog'umu. Ben de ben banyodayken, yanında değilken okumasını ve bana yorum yapmamasını istedim. Nedir bu utanç, nerden çıktı bu kendine güvensizlik hiç anlamadım! Sonra o okudu ama hiç konuşmadık hakkında. Bugün de sevgiliye söyledim ben blog yazıyorum biliyor musun diye. Şaşırdı adını sordu, sayfasını sordu. Söylemek istemedim, yine çekindim yine utandım!!Blog yazmamın sebebini hala anlayamasam da bunu ara sıra gelen internet üzerinden bir şekilde "sesimi duyurma" şevkime bağlayabilirim belki. Örneğin fotoğraf çekmekle pek de bir alakam olmamasına rağmen bir buçuk yıl önce deviant art'tan bir account alıp pek bir amatör, 5.2 megapixel'lik dijital fotoğraf makinemle çektiğim fotoğraflarımı koymaya başladım. Her ne kadar amatör, normal fotoğraflar olsa da gelen olumlu yorumlar ve mesajlar da pek bir hoşuma gidiyordu doğrusu! Ama bu sevda çok uzun sürmedi kendimi sorgulama sürecine girdim bir yerden sonra. Ben kimim, ne yapıyorum, sanki sanatsal şaheserlerim var niye bir de zaman kaybediyorum gibi. Şimdi deviant art'ı gerçekten bu işi apayrı boyutta yapan kişilerin fotoğraflarına ya da resimlerine bakmak için kullanıyorum sadece.
Sonra last fm sevdası geldi bir ara. Aslında çok da işe yarayan hoşlandığım bir interneti alamet-i farikasıydı kendisi de. Ama orda da bir süre sonra yasal sebeplerden dolayı tabi ki de şarkıların tümüne ulaşamamaya başladım ben de başka yollardan dinlerim o zaman diyerekten o dünyadan da çektim elimi ayağımı.
Keşfetmem gereken tek bir yer kalmıştı!! Ama pek de bir zordu ona ulaşmak; ekşi sözlük. Saatlerce okuyabiliyordum başına oturduğumda bilgisayarın ve ben de yazar olmak istedim. Tam da o sırada yazar alımı açmıştı pek bir sevgili ekşi sözlük ben de 10 entry'mi yine aynı utangaç, okutmak istemeyen tavrımla girdim-gizli gizli ve beklemeye başladım. Gelen mail'de 10 entry'mi girdiğimi şimdi onların okunup yazar olup olmıyacağıma dair mailin gelmesini beklemem gerektiği yazıyordu. Ben de başladım beklemeye. Sanırım 5 ay oldu. Hala gelen giden yok, ben hala çaylağım, 10 entry'm var ama kimse okumuyor, okunmuyor. Yani dünya için büyük bir kayıp olduğundan değil entry'lerimin görünmemesine sitemim sadece hevesim kaçana kadar bekletilmemden.
Ve şimdi de çok gerekliymişim gibi blog dünyasına el attım! Bunu da kimse okumuyor zaten... Sanırım biraz şanslıyım ya da şanssız. Demek ki en başarılı internet eğlencesi girişimim deviant art'ta olmuş o uyduruk fotoğraflarımla...
Neyse blog konusu daha farklı. Kimse okumuyorken daha rahat yazıyorum ben böyle, mutluyum halimden. Sanırım değişik bir merak doğuyor içimde bu tarz girişimlere karşı ve denemek istiyorum. Nasıl bir şey entry girmek, nasıl bir şey fotoğraflarını paylaşmak ya da blog yazmak. Denemekten zarar gelmez diye düşünsek de insanın başına ne gelirse de meraktan mı geliyor acaba? Hayır, hayır yok öyle bir şey. Bu tamamen ezberci düzene alışsın çocuklar diye uydurulmuş bir deyim! Hep merak etmek gerek, sormak soruşturmak, denemek gerek.
Görüşmek üzere, sevgili blog:)))

Nisan 15, 2008

namus cinayetleri, printerlar, operatörler ve ben

Nasıl bir başlık bu ben de anlamadım. Bunların arasındaki bağlantıyı çözebilmek için sanırım ancak yazıyı okumak lazım. Namus cinayeti dediğimiz, demez olaydığımız olay aslında o kadar özel ki diğer 3 abudik şeyle yan yana yazmam bile hata.. Ama apayrı yazmaya, ayrı anlatmaya o kadar gücüm yok ki, o kadar yoruyor ki o konu beni, o kadar üzüyor ki şu anda böyle kaçıyorum ondan işte... Olay şu ki 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin son haftasına girmiş bulunuyoruz. Pazar günü malesef sona eriyor bu heyecan. Haftalar boyunca aynı sinemanın üç farklı salonunu kaplayan bel altı mizah (?!) filmlerinin bol olduğu bir ülkede festival zamanının tadı bambaşka oluyor. Bu yıl o kadar özenle bir program hazırlayamasam da kendime boş olan Salı ve Perşembe günlerini fırsat bilip bol bol film izlemeye adadım. Bugün de yine bu zevk ve şevkle tuttum Taksim'in yolunu. Handan İpekçi'nin yazıp yönettiği Saklı Yüzler'di bugünki film durağım. Konu namus cinayetleriydi, zaten etkilenip, kızıp, ağlayıp veya küfredip çıkacağımı biliyordum gitmeden de. Ve de öyle oldu. 2 saat geçip film bittiğinde birbirinden karışık duygular yaşıyordum yine. Çekimler çok güzeldi ve hikaye değişik bir şekilde işlenmişti, çok da sıradan değildi yani. Filmin baş karakterinin aradığı namus cinayetlerinin son bulması mıydı yoksa intikam hırsı mı pek anlaşılmasa da, ya da ikisi birbirine karışmış olsa da işte bütün gerçekler perdedeydi... Düşündüm yine "namus" ne kadar bize özel bir kelimeydi. Bunu hep derslerde de yaşıyoruz. Exchange ya da Erasmus programından gelenlere namus cinayetlerini anlatmak için "honour killings" diyoruz. Bugün de filmde çeviriler hep öyle yapıldı. Ama aslında çok da karşılayamıyor o anlamı. Tam karşılayan kelimeyi bulamıyoruz, töre cinayetini anlatmakta zorlanıyoruz... O filmi izleyen yabancılar aynı derecede etkilenmemiştir belki de. Bizim için o kadar farklı o kadar içimizden bir olay ki filmin her sahnesi bir yara kabuğunu kaldırır gibi acıttı canımızı. Güldünya'ları biz biliyoruz, "ağır tahrik" kararlarını biz biliyoruz, zorla intihara sürüklenenleri biz biliyoruz... Keşke bilmeseydik, hiç öğrenmeseydik...

İşte bu kapkarışık duyguları yaşamadan önce sabah vakti panik ve kızgınlık içeren ayrı bir olay yaşadım. Temmuz ayında bir aksilik çıkmazsa Amerika'ya gidiyorum, 3 ay kalıcam. Tabi gitmesi güzel de malumunuz önce vize almanız gerekiyor ki kendisi sıkıcı, bunaltıcı ve yorucu bir süreç. Amerika'nın başvuran her insana hele bir de "Orta Doğu" dolaylarından geliniyorsa potansiyel terörist muamelesi yapması ayrı bir zorlaştırıyor tabi bu süreci. Bütün belgelerimi hazırladığımı düşünerek 131$ bankaya yatırdıktan sonra ilk olarak geçen cumartesi başvuru formunu internetten doldurmaya kalkıştım. Formu doldurduktan sonra hemen çıktısını almam gerekiyordu çünkü üstünde barkod numarası falan oluyor o formun. Efendim şöyle bir sorun var ki ben bilgisayarlarla biraz anlaşabilmeye yeni başlamış bir insan olarak printerlarla hiç anlaşamam. Ne olduğunu, neden olduğunu bilmiyorum ama ne zaman bir print işlemi yapmaya kalksam hüsranla sonuçlanır. Tabii cumartesi akşamı yine tıkır tıkır çalışan
printer'ı kitlemeyi, programı çökertmeyi başardım ve abimin olaya el atmasıyla sonunda çıktıma kavuştum. Bugünse daha zorlu bir süreç bekliyordu beni: telefonla pin kodu ve randevu alma. Kendileri bizi yeterince sömürmüyormuş gibi randevu için de ayrı bir 16$ yatırmanızı bekliyorlar. Neyse zavallıcık kontürlü telefonumla aradım gerekli numarayı. Tabi ki hayatın her alanında olduğu gibi bir telesekreter karşıladı beni şuna basın, ona basın, bekleyin, durun, kapamayın gibi bin bir türlü ikazlarla. O konuştukça bana fenalık geldi ve acaba kontürüm yeticek mi paniği beni benden aldı. Arada sanki anlamamamdan korkuyormuşcasına kredi kartımı ve pasaportumu yanımda tutmamı hatırlattı sanırım 10 kez. En sonunda uzun beklemeler nihayete erdi ve sevgili operatöre bağlanabildim. 15 dakikalık bir konuşmanın sonunda randevumu alabilmiştim ve neyse ki kontürüm bitmemişti! Ama o panik içinde çok da uygun olmayan bir güne randevu aldığımı sonradan fark ettim malesef. Neyse elimiz mahkum gidicez bir şekilde, bir daha o telefon görüşmesini yapmak istemiyorum. Bu telesekreterlerle sorunum benim hep var zaten "telefon bankacılığı" denen olayın pratikliği (!) beni feci bir şekilde geriyor örneğin. Yüz yüze konuşmak istiyorum ben sevmiyorum telefonu. Şifre almak tam bir kabustu telefonla mesela... Neyse Amerika vizesi alacaklara küçük bir uyarı sabit telefondan arayın randevu için çok konuşuyorlar malesef!

Nisan 14, 2008

criminal minds'dan pippa bacca'ya...

Son zamanlarda sık sık izlediğim yeni bir dizi takıntım var: Criminal Minds. Bu adı üstünde kriminal, suç işleyen zihniyetleri inceleyen dizi tipik bir Amerika güç göstergesi dizisi aslında. Çoğu psikoloji eğitimi almış ayrıca hukuk, sosyoloji vs gibi alanlarda da uzmanlaşmış FBI ajanları suçlu insan davranışlarını inceliyorlar, seri katillerin "profil"lerini çıkarıyorlar ve tabi ki nihai sonuç; cinayetleri çözüyorlar. Hiç sevmeme rağmen bu tarz dizileri buna takıldım kaldım! İzlerken hep aynı sorular kurcalıyor beynimi; neden bütün seri katiller Amerika'dan çıkar (bu seri katil çıkması da burda "doktor çıktı bizim oğlan" tonunda kullanıldı pek hoş olmadı) veya neden bütün zor cinayetleri Amerikan ajanları şipşak çözer. Tabi ki bunlar direk yaratılmak istenen paronoya toplumu ve o toplumun bağımlı olacağı "üstün güç" ile ilişkili. Ama bu dizide başka bir şey var beni çeken. Havadan yapmıyorlar tahminleri. Aslında insan davranışları, gelişimi, korkuları, kompleksleri, patolojileri, obsesyonları hepsi var bu tahminlerin içinde ve belli ki biraz da olsun araştırma yaparak, okuyarak çekiyorlar bölümlerini, atraksyon olsun ya da aksiyon olsun değil dertleri. Bu da beni etkiliyor tabi hayatını insan davranışları üzerine kuran ya da kurmaya hazırlanan bir insan olarak. Olan şey gerçek aslında, bütün o cinayetler, tecavüzler, işkenceler yaşanabiliyor dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir anda. Amerika paranoya toplumu yaratmak istese de aslında bir insanın paranoyalarla dolu olmasına sebep olabilecek birçok olay var şu dünyada...
Ve bütün bunlar niyeyse beni Pippa Bacca'ya getirdi... Barış uğruna yollara düşmüş bir kadına. O kadının talihsiz bir şekilde ama bütün iyi niyetiyle yolunun Türkiye'den geçmesine. Kayıp olduğu günler boyunca ablasının onu aramasına. Ve en sonunda hepimizin bildiği acı sonuca... Hemen o akşam canlı bağlantılar yapıldı haberlerde İtalya'yla. Bir haber bülteni şöyle diyordu: "Bir insan için bütün Türkiye sorumlu tutulmamalıdır tabi, bu olay ilişkilerimizi zedelememelidir". Tam da o anda ben kendimi o kadar sorumlu hissediyordum ki, o kadar utanıyordum ki yaşananlardan! Asıl tek bir insan değil bunu yapan diye bağırmak geldi içimden o spikere bütün gücümle. Bütün değer dediğimiz o baskılar, kadına obje olarak bakmaktan vazgeçemeyen zihniyet, cinsel açlığını hiçbir şekilde bastıramamış insanlar, koyduğumuz ardı arkası gelmez yasaklar, ayıplar, günahlar... Hepsi suçluydu bu cinayette.
Ben kendi içimde o kadar büyük ağırlığını ve suçluluğunu hissederken bu cinayetin spiker o kadar rahat düşünüyordu ki politik ilişkileri kelimesiz kaldım... En son yorumsa güzide bir şehrimizin apayrı güzide bir valisinden geldi. Kendisine göre bu turizmi baltalamak için dış kuvvetlerce yapılan hain bir komploydu! Evet gerçekten ama gerçekten göz yaşarttı yorumunuz sayın vali. Şimdi o ağırlığı, o utancı üstümde daha da çok hissediyorum...

ilk yazı denemesi...

İlk defa böyle bir şey deniyorum. İlk defa bu kadar anlatmayı deniyorum. Genelde dinleyen taraf olmayı seçerim ben. Hem yapı gereği hem de meslek (daha o günler biraz uzak olsa da) gereği diyelim. Ama bu sefer bir değişiklik yapmak istedim. Dinelemeyi kesip anlatmak istedim. Sonra da korktum kendimden. Bir sorun mu vardı acaba? Nerden çıkmıştı birden bire anlatma, yazma isteği. Becerbilir miydim acaba? Günlük tutmayı bile becerememiştim ben hayatım boyunca. Hep keyfim olmadığı günler açar sayfalarca yazardım "günlük" adı verilen deftere mutluysam aylarca hatırlamazdım kendisinin varlığını. Peki şimdi nasıl yazıcaktım ben blog? Yeşil kurba dedik, anlatsın dedik ama ne anlatıcak? İşte olayın bu kısmı zamanın akışına bıraktığım... Bilemiyorum ne yaparım, ne yazarım. Bakarsınız iki gün sonra blog'u kaparım. Ya da kendimi tutamaz her gün yazarım!
Olay ilk olunca daha da bir zor oluyor diye avutmak istiyorum kendimi. İlk defa bir şeyler yazıyorum, insanlar belki okur diye bekliyorum. Heyecan dorukta anlıycağınız! Bütün gün bunu düşündüm aslında. Nisan'ın 13'ünde korkunç bir sıcak yaşarken İstanbul, Taksim'in akıl almaz pazar kalabalığında, festival coşkusu da varken bir yandan içimde hep aklımda bu blog vardı. Kararlıydım! Akşam bir şeyler yazmaya başlamalıydım. Yıllardır hiçbir şey yazmıyordum çünkü, o kadar soru işareti, kızgınlık, mutluluk, heyecan birikmişti ki içimde kelimelere dökülmeyen artık yazmalıydım. Ve şu anda başladım. Umarım devam ederim, hiçbir zaman tutamadığım günlüğe benzemez!
Bir süre yoğun bir gizlilikle yürütücem bu işi. Şu anda kimseye söylemiycem "Aaa bak ben blog yazıyorum okusana" diye. Söylesem de şaşırırlar zaten nerden çıktı bu diye. Ne zaman söylerim bilinmez belki en bi yakınım sevgili haberdar olur bu durumdan. Zira bana sık sık yeşil kurba diyen de kendisidir zaten... "Madem öyle olduğumu düşünüyorsun yazdıklarımı okuma işkencesine de katlan!" derim ona belki.
Böyle bir şeyler işte... İlk yazının rehaveti sanırım uykum geldi birden bire. En iyisi burda susmak. Uyumak. Yarın yepyeni güne uyanmak ama yine aynı şeyleri yapmak. Haksızlık değil mi bu? Madem her gün yeni niye benzer anları getiriyor bize?