Mayıs 30, 2008

Lost

Her gün bıkmadan usanmadan yorulmadan yazan bütün blogger'lara saygı duyduğum bir süreçteyim.
Yıllarca isteyerek girdiğim, okurken ettiğim sayısız küfürlere rağmen hiç toz kondurmadığım, ileride çok özleyeceğimi bildiğim okulumdan ayrılmanın garip hüznünü yaşadığım süreçteyim.
Annemlerle bu yaz için en azından yapabileceğim son tatil şansı için 5 günlüğüne Bodrum'a gelip kadın olmanın dayanılmaz eşitsizliği sebebiyle regl olup, şansımı lanetlediğim bir süreçteyim.
Dokunsalar ağlayacak, ses yapsalar bağıracak, yolun ortasında çığlıklar atıp bunun gayet normal olduğunu savunacak bir süreçteyim.
Hem gitmenin heyecanını, hem bırakmanın hüznünü, hem de yeniliğe alışmanın korkusunu yaşadığım bir süreçteyim.
Hayatımda ilk defa Ekim ayında gidicek bir okulumun olmadığı, ne yapacağım hakkında hiçbir fikre sahip olmadığım, içimde derinden derine oluşan bir boşluk duygusuyla baş başa kaldığım bir süreçteyim.
Herkese sakin gözüküp içimde fırtınalar kopardığım bir süreçteyim.

İşte yazmamamın, yazamamamın, kendimi kitaplarıma gömmemin, en ufak olayda muslukları açıp gözlerimi doldurmamın, hiç suçu olmadığı halde anneciğime bağırmamın hepsinin sebebi bu. Kendi huzursuzluğum...
Ne olacağını bilmiyorum, bilemem de...
Yazın uzaklaşmak istiyorum ama bir yandan da o kadar korkuyorum ki...
Bu da blog'umu okuyan muhtemelen 3 kişiyle benim aramda bir sır olsun...

Mayıs 23, 2008

Maksat klavyenin pası silinsin...

Yeni bir şeyler yazmak var içimde.. Ama buna müsade edecek sağlık koşullarım yok sanırım. Hastayım, halsizim ve gözlerim bilgisayara yapışık yaşayıp erkenden uyanmaktan dolayı acıyor artık. Bir yıl önce binbir çileyle olduğum göz ameliyatını düşündükçe gözlerime iyi bakmam gerektiğini hatırlıyorum. Belki de onun için o kadar yorgunluğun üstüne bir yarım saat ekstra ekrana bakıp bir şeyler yazamıyorum. Ya da sadece istemiyorum? Kimse okumadıktan sonra pek de bir anlamı yok sanki? Ya da var mı? Bilmiyorum... Kendi kendime bir nevi not defteri bu blog.
Bugün arakadaşlarımlaydım, mutluyum...
Uykuluyum...
Yorgunum...
Bir de boğazım şiş...
Hepsi bu.

Mayıs 15, 2008

...the ones mad to live, mad to talk, mad to be saved, desirous of everything at the same time...

Şu yusyuvarlak dünyada sürekli aklı selim kişilik olmak yorar insanı. Bir yerde kayar insanın ayağı dümdüz gidiyorum sanırken, bir anda düşüverirsiniz, her şeyin sizin sandığınız mükemmellikte olmadığını görür mutsuz olursunuz. Yani bazen "deli" olmak iyidir şu hayatta, düzenin tersine gitmek, kafana koyduğunu yapmak, kimseyi duymamak, bildiğin yolda ne olursa olsun umursamadan ilerlemek...

Bugün otobüste yanıma şu pek-bir-tatlı, otobüste yanlarına oturan 30 yaş altı insanlarla konuşmaya bayılan teyzelerden biri oturdu. Kendisi "eski İstanbullu", "gençliği Nişantaşı'nda geçmiş", "emekli öğretmenmiş". Bu sıfatları sıralayınca aramızda geçen muhabbetin nasıl olduğunu tahmin etmenin pek zor olmayacağını düşünüyorum. Nerelerden geçtik geldik bilmiyorum oraya ama teyze benim psikolog adayı olduğumu öğrenince bir toplu kıyım isteğine girişti. "Hepsini düzeltin bunların" dedi. Daha sonra nasıl yolda yürünemez olduğundan, hayvanlara nasıl kötü davranıldığından, kabataş-z.burnu tramvayındaki insan profilinden bol bol bahsetti. Ama en büyük isteği "hepsini" "düzeltmem"di.

Daha sonra sınava çalışmak için hem de kahve içmek için oturduğum yerde şansıma yanımda bir noktada hayatla bağlarını koparmış bir genç kadın oturuyordu. Karşısında bir psikiyatrist olsa direk görünen semptomlardan psikotik ilaç dolu kocaman bir reçete yazardı. Kahvesini içerken ve önündeki kitabı okurken yanında biri varmış gibi bir yandan konuşuyordu. Aslında gerek stajlarımdan, gerekse kendi hayatımda tanık olduğum bazı olaylardan dolayı yabancı olmadığım bir durum bu. Ama tabi ki direk böyle bir durumla karşılaşınca tedirgin olmamak insanın elinde değil. Nedenini bilmiyorum. Ben aslında küçüklüğümden beri filmlerdeki ve kitaplardaki "deli kadın"lardan korkmuşumdur. Erkek karakterler o korkuyu vermez ama kadınlar niyeyse hep korkutur beni. Tabi ki gerçek hayatta bu korkunun yersizliğinin ve yaşananın normal, insani bir süreç olduğunun farkındayım. Kimseye zararı yok ki o insanın. Tam tersine bizim ona zararımız var, damgalıyoruz, tanı koyuyoruz, hayatı boyunca ona o kimlikten başka biri olma şansı vermiyoruz. Belki normalde yaşadığı hayat o kadar anlamsız ki, o kadar mutsuzluk verici ki, kendi yarattığı dünyasına sığınmayı, yarattığı insanlarla konuşmayı burdaki herkese, her şeye tercih ediyor. İşte psikiyatrinin uyguladığı, daha çok psikolojinin tartıştığı ana problem: Bir insanda alıştığımız normlara göre ters giden bir şeyler varsa, ama o insan hayatından son derece memnunsa yine de ilaç vermeli miyiz? Hastaneye yatırmalı mıyız? Hatta izni olmadan şok tedavisi yapmalı mıyız (evet çok sık yapılan bir şey bu malesef, hala)?

Beşiktaş'ta hayvanların ve hayvan eşyalarının satıldığı dükkanı olan orta yaşlı bir kadın var. Her önünden geçişte bakıyorum dikkatli dikkatli. Hep yabancı bir radyo kanalının açık olduğu müzik son ses çalıyor ve o üstünde tüylü kıyafetleri son derece süslü, bakımlı haliyle ya kapının önünde oturuyor oluyor ya da içeride bir o kadar süslü fırçasıyla toz alıyor oluyor. Eminim önünden geçen birçok insan "deli bu be" diyordur. Garipsiyordur, kendinden bulmadığı için anlamıyordur, farklı olduğu için korkuyordur. Ama o kendi haliyle o kadar mutlu gözüküyor ki başkası ne düşünür ben bu müziği böyle açıp, bu tüylü hırkalarımı giyersem diye düşünmüyor. Hayattan daha deli olmayı başarıyor...

Başka bir "deli" insan... Serge Gainsbourg... Aslında anlatılacak çok şey yok, en azından benim anlatabileceğim onun hakkında. Zaten hayatı kendisini, deliliğini, kendi kafasına göre yaşamasını her şeyi anlatır nitelikte. Ağzından sigarası düşmeyen, bazen şarkı söyleyemeyecek kadar sarhoş konsere çıkan (Şu video'ya bir bakınız örneğin; http://www.youtube.com/watch?v=trLGhbFDIAk), o zamanın Fransa'sında ya da dünyasında alışık olunmayan şeyleri yapmaya bir an bile tereddüt etmeyen insan... Düzenin tersine yürümeye cesareti olan, herkesin imkansız gördüğü şeyleri, tepki alması çok yüksek olan şeyleri yapmaktan hiç çekimeyen adam. En sonunda da şu cümleyi söylemeye cesareti olan muhteşem sesli adam: ""I have succeeded everything, except my life".

Ne demişler "kim akıllı kim deli nasıl ayırt etmeli". Onu ayırt etmeden önce kime göre, neye göre dediğimizi düşünmeliyiz her zaman. Otobüsteki teyze gibi eğer hayatta bizim alışmadığımız tarz insanlarla karşılaşıyorsak mutlaka yapmamız gerekenin onları bizim bir kopyamız yapmak olmadığını anlamalıyız. O insanları değiştirip bizle aynı yapmaktansa bize zarar vermeyecek derecedeki farklılıklarını anlamalıyız. O insanlar kendi yaşam biçiminden memnunsa ve kimseye de zararları yoksa zorla olmak istemedikleri, mutlu olmayacakları bir kalıba sokmamalıyız.

Şans eseri yanıma oturan kadın da, Beşiktaş'taki teyze de, hatta Serge Gainsbourg'da eminim yine bugün gördüğüm motorda arkasına 8-9 yaşlarındaki çocuğu kasksız oturtan adam kadar "deli" olamaz.
Benim "delim" böyle insanlar, bana göre zararlı insan bunlar...
Bakın yorum farkı.
Ne yapıcaz şimdi?

Dikkat spoiler!!!!

Defalarca izledim, üst üste dinledim yok ben bu sahneden bıkmadım. Desmond ve lacivert gömleği son derece rahatı yerinde bir yılbaşı arifesi geçiren Penelope'yi ariyor... Tabi bu arama böyle direk şu gün yaptığımız kadar kolay olamıyor malum ada, iletişim yok, düşmüşler, zaten Desmond 3 yıldır kayıp, telefon tutmayı bile unutmuş olabilir yani. Said beyciğimiz her yeri parçalara bölünmüş telsiz-telefona bakıp "I can fix it" diyor nasıl oluyorsa da yapıyor ve Desmond'la Penelope'nin o efsane konuşması gerçekleşiyor.

Yapmam gereken bir dolu deşifre, mülakat varken, oturup bunu yazdığıma inanamıyorum. Ve herhangi bir copy-paste durumu söz konusu değil üşenmedim izledim yazdım. Hayat ne garip...

P: Hello.
D: Penny?
P: Desmond?
D: Penny, Penny you answered, you answered Penny.
P: Des, where are you?
D: I'm... I'm... I'm on a boat, I've been on an island....
D: Oh my god Penny is that really you?
P: Yeah, yes it's me.
D: You believed me. You still care about me.
P: Des I've been looking for you for the past three years. I know about the island I've been researching *cızırdar* And then when I speak to your friend Charlie that's when I knew you were still alive, that's when I knew I wasn't crazy.
*cazır cuzur*
P: Des are you still there?
D: Yes I'm still here can you hear me
P: Yeah, yeah that's better.
D: I love you Penny, I've always loved you. I'm so sorry. I love you
P: I love you too.
D: I don't know where I'm but...
P: I'll find you Des...
D: I promise...
P: No matter what...
D: I'll come back to you...
P: I won't give up...
D: I promise...
P: I promise...
D&P (aynı anda): I love you.

İşte olay budur!
Gitmem yaklaştıkça duygusallaştım mı noluyor bilmiyorum... Ama o kadar güzel ki.. Kahrolasıca power supply bitmeseydi ne güzel konuşmaya devam ederlerdi.

Birbirilerinin cümlelerini tamamlamalarına BİTTİM...

Mayıs 12, 2008

i got a bomb in my temple that is gonna explode

Bazı insanlar vardır boğmak istersiniz. Yanınıza geldiği anda içinizi o derece sıkar ki onu oracıkta kafasına tavayla vurmak suretinde bayıltmak istersiniz. Sizi incelemesi, süzmesi, bunu yaparken de önemli olduğunu düşünüp anlattığı şeyi ağır ağır anlatması delirtir sizi. Gereksiz hareketlerde bulunur bu kişiler. Sizin özel alanınıza dalar, dalmak ister, huzursuz eder. Gereksiz yere kapıyı tıklar sizi ve etrafınızı inceler. Aslında sizin hayatınızda hiçbir yeri yoktur ve olmamıştır ama yine de karabasanlar bastırır varla yok arasındaki varlığı.
Bu birini boğma ve tüm sinirimi boşaltma hissini eskisi kadar sık olmasa da bazen yaşıyorum, bundan 10 dakika önce de yaşadığım gibi. Sanırım bunun ilk belirtilerini daha çok küçükken görmeye başlamıştım. Annem pazara giderken yanında beni de götürürdü küçük olduğum için. O pazarlarda bana fenalık basardı. Halen soğan cücüğü olan boyum takdir edersiniz ki o zaman daha da kısaydı. Ve pazarlar ellerinde torbaları ya da arkalarında sürüdükleri korkunç, paslı pazar arabaları olan "geniş" teyzelerle doluydu. Bunlar genelde en iyi ve en ucuz domates nerde gibi telaşlara kitlenip dümdüz ilerledikleri için mini minnacık ben'i görmez üstüme çıkarlardı. İşte o zaman ben de önüme çıkan o teyzeleri iter, kakar, resmen yumruk atmak suretiyle uzaklaştırırdım kendimden. Yavaş yavaş ergen boyutuna geldiğimdeyse bazı günler hiç sebepsiz bazı insanların yüzünü gözünü yolduğumu düşünürdüm. Onlara tekme tokat girişip, saçlarını çektiğimi... Neydi bu hissi bende doğuran bilmiyorum ama onları bir yapsam feci rahatlıyacaktım biliyordum. Tabi ki de pazardaki teyzelere yumruk atan çocuk büyüdüğü için kendini engellemeye başlamıştı. Üniversitede bu parçalayıp, ağız-yüz dağıtma isteğim azalmış olsa da en çok otobüslerde olmak üzere hala harekete geçtiği zamanlar olabiliyor. Şimdi otobüsteki en bariz sebepleri geçersek (kalabalık, sıcak, korkunç kokular, yavaş giden şöfor,...) bir de insanlarla dip dibe olma hususu var ki beni en çok fitil eden durum o sanırım. Kendi alanımızı koruyoruz ve birileri o alana girdiği zaman bizden izinsiz o insana karşı bir şeyler yapma isteğiyle doluyoruz. Bu istek ben de ağzını ve gözünü patlatırken cıngır cıngır bağırmak olarak vuku buluyor. Ama tabi ki de böyle yapmıyorum merak etmeyin. Perşembe günü sekiz tane güzel, minik insana anlattığım iletişim tekniklerini tam olarak kullanmasam da böyle durumlarda içimdeki en temel his olan agresyonu bastırabiliyorum en azından. Sonra da kumandanın pili bitmiş diye onu yere fırlatabiliyorum... Transference?

Şimdi bu yazıyı abim okusa; "bir de psikolog olcam diyorsun" derdi. Ben de ona da kafa atmak isteyip, atamayıp, klinik psikolog olmanın insanlıktan çıkmak olmadığını baştan 50. kere aklı selim bir şekilde anlatmak durumunda kalırdım. İyi ki okumuyormuş demek ki...

5 gün geçti blog'umdan ayrı!

Günler geçti blog'umu özledim. Yazdıkça yazası geliyor insanın üst üste, ama birkaç günlük ara ne yazıcam ben şimdi diye ekrana baktırıyor. Şu kısacık blog deneyimimde bunu keşfetmiş bulunuyorum. Aferim bana!
Anneler günü geçti. Garip geliyor bu "gün"ler bana. Aslında sadece mutluluk getirmiyor, bazı insanlar için keder oluyor, üzüntü oluyor. Otobüsle mezarlığın yanından geçerken elinde çiçekle bir kızı gördüm. O zaman bu tarz günlerin sevmediğim tarafını hatırladım. Az insana mutluluk, bazı insanlara acı vermeleri. Annesini kaybetmiş, hiç tanımamış, sevmeyen bir sürü insan var... Ve tabi hiç çocuğu olamamış, çocuğunu kaybetmiş ya da görüşmeyen bir sürü kadın. Böyle bir gün kutlanmamalı mı acaba diye düşünüyorum ama o da saçma. En normali bu kadar abartılmaması, haberlerde bir hafta önceden "anneler günü yaklaşıyor eyvah ne alıcaksınız" temalı haberlerin yayımlanmaması ve bu tarz boy boy reklamların olmaması sanırım. Ama tabi bunlar olmazsa paraya tapan 21. yüzyıl insanları nasıl bu günün tadını çıkarıcak değil mi? Anneler günüyle ilgili binbir türlü, yaratıcı kampanya-reklam havada uçarken en anlam dolu olanını seçtim. Şöyle ki bir bankadan cumartesi gecesi telefonuma şöyle bir mesaj ulaştı: "Anneler gününde annenizi kapkaç sigortasıyla koruyun!". Buyur? Yanılıyorsam düzeltin ama ilk önce annemin kapkaç gibi bir olaya maruz kalması lazım sanırım ona aldığım "hediye"yi kullanabilmek için. Ne saçma bir promosyondur bu hiç anlamadım.
Günün annesini ise pazar günü yeşilköy sahilde yürüyüş yaparken seçtim. İşte şu yandaki güzel yaratık. Yavrusunu taşın altına gizlemişti korumak için ve elini/patisini onun üzerine koymuştu sanki korkma der gibi... Ve yavrusu ona tek taş ya da mutfak aleti (çünkü anneler yemek yapmalıdır yoksa iyi anne olmazlar ondan mutfakla ilgili şeyler anneye tamirle ilgili şeyler babaya alınmalıdır, hep unutyorsunuz bunu!!) hediye etmemişti. Sanırım bunların pek bir gereği ve anlamı yoktu onun için.

**Annecime "Huysuz ve Tatlı Kadın" adlı onun çok sevgiği, güzide eseri armağan ediyorum kapkaç sigortasından daha iyidir diye düşünerek.

Mayıs 07, 2008

heyecan basar beni ara sıra

Birden çalan bir telefon. "Aşağıdayım hadi gel" diyen o ses. Uçarak hazırlanıp, merdivenleri koşarak inmek. Bahçede bekleyen sevgilinin boynuna sarılıp, havada üç tur dönmek. İşte akşamımı mutlu kılan hadise tam olarak buydu!

Neyse bu ayrıntı girişi geçerek asıl üzerinde zırvalamak istediğim konuya geliyorum. Aslında zırva demek haksızlık olur bu konuya. Heyecanlıyım bu gece. Yarın yeni bir şeye başlıyorum, 8 tane ergenle "paylaşım saati" tadında bir şey yapıcam yarın (biraz Esra Ceyhan psikoloğu cümlesi bu ama grup demek istemediğim için oldu...). 4 hafta boyunca devam edicek bir çalışma, olay en sonunda madde kullanımına bağlanacak tabi. Nasıl olacak pek bir fikrim yok. Öyle kafamda hazır cümlelerimle de gitmiyorum spontane gelişsin istiyorum her şey o odanın içinde. Ama içim biraz kıpır kıpır, korkuyorum da açıkçası. Ergenlerle çok çalışmış, çocuklarla çok oynamış bir insan olarak diyebilirim ki yeri geldi mi acımasız olabiliyorlar. Öyle bir durumla karşılaşmamayı umuyorum gerçekten. Nerelerde, hangi çocuklarla çalıştığımı ve nasıl güle oynaya günlerimizi geçirdiğimizi, nasıl gözlerim dolarak onlardan ayrıldığımı düşününce İstanbul'un göbeğindeki bir ilköğretim okulundaki 8 çocukla çok büyük sorunlar yaşamıyacağımı ve güzel geçeceğini tahmin etse de önceki gece heyecanı yaşıyorum şu anda.

Ben de bu heyecan olayı çok enteresandır. Eğer ertesi gün benim için önemli bir şey varsa, mesela bir şeyin ilk günüyse ya da bir sınavım, mülakatım, vs varsa o gece uyuyamam ben. Ertesi gün olay sırasında koruduğum soğukkanlılığım o gece tamamen uçar gider. Öss'den önceki gece 3'e kadar uyuyamayıp, BBG adlı güzide yarışmanın finalini izleyip, koltukta 35. REMlerini yaşayan annemle babama uyanın benim uykum kaçtı diye serzenişte bulunmalarımı hatırlıyorum mesela. Ama ertesi sabah da gayet keyifle kahvaltımı edip sınava gittiğimi hatırlıyorum bir yandan da.

Böyle bir durum bu işte... Bir heyecan durumu, kıpırdanma durumu. Nasıl olacağını kestirememe durumu. Sağlamda olmama, tedirgin olma durumu.

Mayıs 06, 2008

"Her şeyin bir kolayı var canım, kaparız olur biter..."

Youtube yine, yeni, yeniden kapatılmış. Heralde eşşeğin kulağına su kaçırma deyimi bu tarz eylemler için kullanılsa yerinde olur. Sorarım bu sevgili kapatma kararı alıcılara ne işinize yarıyor kapatmak? Sizi rahatsız eden video kalkıyor mu? Hayır. O video kalksa bile sizin göremedeğiniz süre içinde yeni o tarz videoların eklenme ihtimali var mıdır? Evet.

Karşılaşılan her fikir ayrılığını hala kapatma, yasaklama, yakma, yıkma üzerinden ortadan kaldırmaya alışmış bünyelerde Youtube gaz yaptığı için kullanılmaması önerilir.

Sonuç olarak hep aynı döngüde gidip geliyoruz. Youtube 3 ay içinde 4 kere falan kapatıldı sanırım. 20 yıl önce de aynıydı, yine aynı. Farklılığa, ayrılığa tahammülleri yok. Herkes aynı şeyi düşünsün aynı şeyi savunsun istiyorlar. İşlerine gelmeyen bir şeyi ise sadece yasaklamakla önlüyorlar. Eğer haklı oldukları bir itirazları varsa (!) bile bunu dile getirmeyip kendi gözlerinin önünden itiyorlar. Ne kadar yaratıcı önlemler!!!

Youtube'u geri istiyorum, üç vakte kadar, bir daha gitmemek üzere...
Böyle de romantiğim.

Bü-Rok-Ra-Si

Bugün Amerikan topraklarına bir nevi ilk adımımı attım sanırım, eğer konsolosluğu da Amerika toprağı diye düşünürsek. Son derece gerici bir işlemdi benim için. Zaten böyle bürokratik zırvalarla uğraşmaktan haz etmiyorum, bir de içeri sokamayacağım için yanımda götüremediğim telefonum beni iyice strese soktu. Ya bir aksilik olur da eksik belge çıkar da birine haber vermek zorunda kalırsam? Ya yolda başıma bir şey gelirse? Ya camın diğer tarafında oturup sorular soran insan kafamı feci şekilde bozarsa ve ağlayarak küfretme ihtiyacı duyarsam, bunu da nazımın en çok geçtiği sevgiliye telefon üzerinden yapmak istersem? Bu gibi paniklerle çıktım odadan telefonumu bırakarak.

Daha konsolosluğun önüne gelir gelmez bir görevli yolumu kesip vize için miydi gibisinden yakaladı beni. "Benden habersiz kuş uçmaz burda" tadında bir bakışla. Çantamı falan aradı, bir süzdü şöyle içeri girmeye uygun görüp yolladı. Az ileride başka bir adam vardı o yine adımı ve randevu saatimi sordu. Aşama aşama ilerleyerek sonunda kapıdan geçebildim, ilk olarak kapıdaki ikinci amcanın yanında bekledim sonra cam kapının önünde bekledim, sonra metal dedektörünün yanında bekledim ve en sonunda içeri girdim. Hep kale gibi derlerdi oraya da inanmazdım cidden öyle bir yapı kendisi. Asansörü de egzantirik olcam diye kendini yırtmış, bir tane teyzeyi asansörün önünde napcağını bilemeden beklerken buldum. Gelmiyor bu dedi. Neyse çağırdık geldi 28 kişilik devasa asansör. İçinde 1. 2. 3. kat yok da VA, CE, CA diye üç ayrı kat var. Neyse ki açıklama yapmışlar VA'ya bascağımızı anladık.

Vee ilerleyip başka bir adama ulaştım, kendisi formuma bakıp sıra numarası almam gerektiğini söyledi. Bir kuyruğa girdim ve kuyruğun sonunda başka bir adama ulaştım! Resmen vize alma işi küçükken oynadığım "Alex the Kid" oyunundaki Alex'in maceralarına benzemişti. İlk anahtarı bul evden çık dışardaki Ninjayla konuş, o seni krala göndersin, ordan prensesi bul, bıdı da bıdı. Neyse çok sıra beklemeden numara yandı. Her şey orada bitecek sanırken ben belgelerime bakıp bekleyin avluda dedi gişedeki kadın bana. Haydaa!!! Yeter kardeşim sıkıldım nidalarını içimde koparırken sessiz sakin Amerika toprağına adım atmaya uygun insan modunda bekledim dışarıda. En sonunda tekrardan yandı numaram gittim bir yere parmak izi muhabbeti oldu orda. Gişedeki Amerikalı arkadaş adımı feci enteresan bir şekilde telafuz etti haliyle. Ben de elimde olmadan tebessüm ettim. Bunun akabinde beynimde kırk bin tane paranoyak tilkim dolanmaya başladı. "Bak adam ya sana vize vermezse; evet de geç niye garipsiyorsun sanki adın çok kolay da adamcağız nasıl söylesin hemen" gibisinden... Neyse biraz daha beklemeye alındım. En sonunda nihai gişeye ulaştım. Neyse ki tatlı bir kadınla görüştüm bütün belgelerimi inceledi. Annen baban neci gibi sorular bile sordu (pardon ne alaka??), hatta "neden psikoloji?" diye master mülakatı sorusu tadında bir soru bile yöneltti. En sonunda hadi yavrum onayladım dedi ve uçarak ayrıldım gişeden.

Gerim gerim gerildim sonuç olarak bu süre zarfında. Aklıma "anne ben Amerika'ya gitmek istersem sakın yollama" lafım geldi tepkili ergen olduğum dönemlerdeki. Ve şimdi adamların ülkesine girebilmek için zıp zıp zıpladığım bürokratik süreç. Bu daha ne ki diyorum, daha havaalanı var, pasaport polisi? var, güvenlikler var, tanıştığın insanlara "Türkiye'den geliyorum" diyip sanki uzaydan geliyormuşun muamelesi görmesi var... Var da var...

Mayıs 05, 2008

Hurafe mi Dilek mi?


Bugün Hıdrellez. İlk kez annemi bir Mayıs akşamı koştura koştura kırmızı bir keseye para koyup bahçeye inerken gördüğümde anlayamamıştım neler olduğunu. Aslında hala da tam anlayabilmiş değilim nedir neden olur niye kırmızı kesedir gibi ayrıntıları ama çok keyifli bir kutlama olduğunu düşünürüm hep. Özellikle de öss'ye hazırlandığım yıl, ben de annemle beraber gidip koymuştum gül ağacının altına dileğimi, bir de resim çizip yanına iliştirivermiştim. Dilekler söylenmez ama kendisi Boğaziçi'nin resmiydi, oldu diyelim o dileğimiz.
İlerleyen saatlerde de ateş yakardık teyzemlerin apartmanının orda üzerinden atlamak için. Yanmaktan çok korkan ben bile büyük bir zevkle atlardım o ateşin üstünden.
Ama bir gün annem bütün Hıdrellez eğlencemi, heycanımı,büyüsünü bozdu. Dedi ki "Hıdır gelirmiş gece"-tam olarak bu kelimelerle değil tabi ki. Ben de "Hö?" demiştim çok iyi hatırlıyorum. Batıl inancı pek olmayan bir aile ve yapıya sahip olduğum için nerden çıktı bu Hıdır yahu diyerekten şaşırmıştım. Ve gece yatarken de gözümü açmamaya gayret etmiştim aman ya Hıdır gelir de görürsem diye.
Hıdrellez'i benim için daha farklı yapan şey ritüelinin çok eğlenceli olması sanırım. İlk olarak kırmızı bir kese bulunur, içine madeni para koyulur. Sonra bir gül ağacının dibine dileğini dileyerekten bu kese yerleştirilir. Kesemiz gece orada beklemeye bırakılır ama gün ışımadan aşağı inilir ve geri alınır. Annemler buna son yıllarda "sabah gidip denize o para atılır"ı da eklemişlerdi ama herkesin yaptığı bir şey mi o bilemiyorum. Her şey bittikten sonra dileğimiz olsun diye beklenir.
Aslında bu tarz minik umutlar insanı bir şekilde hayata bağlayan şeyler. Sonuçta biz bunları yaptık ya da diledik diye yaşamıyoruz başımıza gelenleri, bu sebepten elde etmiyoruz isteklerimizi. Ama bir şekilde bir şey dileyip de gerçekleştiğinde o diğer hayaller için umut oluyor insana. Aslında ben de kullanıyorum zaman zaman bu dilemenin gücünü! En çok Öss zamanımda başvurduğum bir yoldu sanırım kendisi. 23 Nisan'da makara dolayıp Aya Yorgi'ye gitmekten, çeşitli yerlerde dilek dileyip mum yakmaya kadar her şeyi yaptım. En enteresanı annemin ısrarıyla Boğaziçi'ni gezmeye geldiğimizde Psikoloji'nin tuvaletini kullanmamdı. Annemin dediğine göre bir evi almak istiyorsan tuvaletini yaparmışın tuvaletine o evin. Benimki de bu mantıktı işte.
Küçük hurafeler belki de bir şekilde bizim hayat içinde karşılaştığımız olaylarda o kadar da pasif olmadığımızı kanıtlıyor bize. Kendimizi iyi hissetmek istiyoruz ve böyle durumlarda bunları yapıyoruz. Bunun tehlikeli tarafı ve uç noktası "o kadar çok istedim ki oldu, işte istersem yaparım ben" mantığına varmamız en sonunda. Böyle hissettiğimizde ve hissettirildiğimizde her şeyi yapabilirim ben noktasına geliyor insan. Zaman geçiyor bir şekilde masum dilekler insanların umutları üstünden para kazanan, kişisel gelişim kitaplarıyla, pozitif düşünce gücünün hayatımızdaki etkileri zırvalarıyla bizi boğan bir sektöre dönüşüyor garip bir şekilde.
Keşke her şey Hıdrellez de bir ateşin üstünden atlamak kadar masum olsa.
Bu gece yurt odasında yapacağım son şey kırmızı bir kese bulup, içine bir madeni para koyup, dilek dileyip gül ağacının altına koymak sonra da sabah gün ışımadan aşağı inip onu yanıma almak olcaktır tabi ki de. Ama belki gece içimden bir dilek dilerim yine de. Bu gece dilek dileyen o kadar çok insanı yalnız bırakmamak için, ya da yalnız hissetmemek için.
İyi uykular, umarım Hıdır dileklerinizi kabul eder!!

Mayıs 02, 2008

hayal bu ya

Kaçsam gitsem buralardan... Yanımda bir sevgilim olsa bir de okumaya kıyamadığım kitaplarım. Bir sırt çantası dolusu eşya alsak bir trene binsek ya da bir otobüse. Arada otostop çeksek-tabi ki bu ülke sınırları içinde değil... Çooo..ok uzaklara gitsek. Yeni Zelanda'ya, Normandiya'ya, Arjantin'e gitsek. Bu gazeteleri görmesek, haberleri duymasak, bu insanlarla aynı yerde yaşamasak. Gündüz bira içip deniz kenarında keyif yapsak akşam üzeri şarap içip küçük balıkçılarda yemek yesek. Sarhoş olsak etraftakileri umursamadan sokaklarda uyusak. Dilini hiç bilmediğimiz bir yere gitsek tarzanca konuşsak anlaşmaya çalışsak. Sabah erken uyansak sahil boyu yürüsek, dağ tepe tırmansak. Yol kenarındaki köpek yavrularıyla oynayıp keçilere ot yedirsek. Fransızca konuşulan bir köyün küçücük pansiyonunda kalsak kimseyle anlaşamasak. Burda olmasam, İstanbul'a dönmesem... Çok uzaklara gitsek... Güzel olmaz mıydı?

İstanbul'da bir Japon

Şimdi efendim bir Japon turist düşünelim. Kalkmış 15 saat yoldan gelmiş, kimbilir nasıl bir trafikten geçerek Atatürk Havalimanından Taksim'e varabilmiş. Oteli Taksim civarındaymış, ona da gelmeden önce ballandıra ballandıra anlatılmış İstiklal Caddesi. Koca koca bavulları elinde, çantaları sırtında etrafında onunla beraber Japonya'dan gelen diğer kurbanlar (!) gelmişler Taksim Meydanı'na. Anlatılandan daha boş görmüş ilk başta turistimiz meydanı. "Herhalde sabahın erken saati ondan boş buralar" diye düşünmüş belki de. Sonra bütün o yorgunlukla oteline gitmek istemiş. Karşısına dikilen robokop görünümlü kişi geçemezsin demiş. Turist şaşırmış, ben otelime gitcem diyince bizim robokop yok sana otel bekliycen yollar kapalı demiş. Bizim turist arkadaş anlayamamış tabi. Sonra hatırlamış bugünün 1 Mayıs olduğunu bayram olduğunu, bazı ülkelerde 15 gün tatil olduğunu, neredeyse her ülkede meydanlarda kutlandığını ve bu ülkedeki kutlamada bir terslik olduğunu. Şimdi bizim Japon turiste anlatmamız gereken bizdeki bayram anlayışının biraz farklı olduğu. Biz çok severiz İşçi, emekçi bayramında onları coplayıp kovalamayı, Çocuk bayramında zorla şiir okutmayı, Gençlik bayramında abudik kuleler yaptırıp sıcaktan gençleri bayıltmayı, Kurban bayramında minnacık çocukların önünde kaldırımlarda hayvan öldürüp akşam zorla etini onlara yedirmeyi... Japon turistimiz nereden bilsin bizim bu güzel adetlerimizi. Mazallah o yorgunlukla bayılacak gibi olup hastaneye gitmeye kalksalar, orda bile gaz bombası atıldığını görseler, nerden geldik biz buraya der adamcağız ve kadıncağızlar. Bir de yerde oturan kadına sırf zevk olsun diye tekme atan o polisi görseler ilk uçakla geri dönerler.
Ben güvenlik güçlerinden-polisten hiç haz etmeyen bir ailede büyüdüm. "78" kuşağıydılar, 12 Eylül'ü yaşamışlardı çok doluydular haliyle. Her seferinde objektif bakmıyor muyum acaba çok mu yanlıyım diyorum... Bu görüntüleri görünce anlıyorum ki bunun önceden koşullanmayla hiçbir ilgisi yok. Tamamen insan olmakla ilgisi var...
Bu yazımı bugün haberlerde izlediğim tam gününde İstanbul'a gelmeyi seçmiş bavullarıyla Taksim meydanında şaşkınlık içinde kalakalmış o Japon kafilesine ithafen yazdım. Bir daha buralara geleceklerini hiç sanmıyorum, gelmesinler de bence zaten insanlara değer veren yerlere gitsinler... İşlerine geldi mi eşitlikten bahsetmeyi çok iyi bilen işlerine geldi mi "Ayaklar baş olursa..." diye demeç veren zihniyetin kol gezdiği yerlere gelmesinler. Bayramların "mutlu" olduğu yerlere gitsinler...