Haziran 28, 2008

Efendim sebebi ziyaretsizliğimin; aynı anda hem mezun, hem görümce, hem de yolcu oluyor olmam.
Korkunç bir koşuşturma içerisindeyim.
Her şey bir durulsun, geri döneceğim...

Haziran 21, 2008

BIKTIK ARTIK

Radikal internet sitesindeki haberi aynen copy paste ediyorum:
"Sevincini kurşun sıkarak gösteren magandalar tüm uyarılara kulaklarını tıkadı. Mersin'de çatıda uyuyan 11 yaşındaki çocuk yüzünden vuruldu. Bir çok yaralı var. İstanbul'da 54 kişi gözaltına alındı."
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=884481&Date=21.06.2008&CategoryID=77

Daha ne diyelim.
Nasıl anlatalım.
BİREYSEL SİLAHLANMA!!!!

Yeni bir akım!

Anlamlandıramadığım yeni bir akım var özellikle ergenlik dönemindeki "bazı" kızlar arasında.
Bunun ne olduğundan bahsetmeden önce her zaman yaptığım gibi o yaşlardaki kendi halimi hatırlamak istiyorum... Evet biz de ikili-üçlü gruplar olurduk, 12-13 yaşlarındayken sürekli kavga ederdik, ateşli tartışmalar, veda mektupları havada uçuşurdu. Değişik rotasyonlar oluşturarak küserdik birbirimize. Bir gün X'le Y küsüyorsa, X Z'yle gezerdi iki hafta tenefüslerde Y ya başka birini bulurdu ya da "dünya neden bu kadar acımasız" triplerinde camdan dışarı bakardı. Onun dışında arkadaşlıktaki sorunlar hiç bitmez ama çok güzel zamanlar geçirilir, gülünür eğlenir, birlikte şarkılar söylenir, erkeklerden konuşulurdu. Kızların o yaştaki arkadaşlıkları bir enteresan olurdu genelde her an her şey olabilirdi malum. Sır vermek zor ama önemli bir işti, o sırrı sonsuza dek kimsenin tutmayacağını bilip ama en uzun tutma becerisine sahip insanı seçmekti asıl olay. Yaş biraz daha büyüdükçe ilişkiler oturur, en yakın arkadaş adayları sıkı dost olur, her gün küsüp barışmalar azalır, aşk şarkıları arkadaşlara söylenmekten vazgeçilir ve daha gerçek hayat sorunlarıyla uğraşılmaya başlanırdı.
Şimdi "Facebook" sayesinde gözlemlediğim 13-18 yaş arası kızlar arasında enteresan bir ilişki var. Bu ilişkiyi görmek için birbirlerinin fotoğraflarına yazdıkları yorumlara bakmak yeterli tabi birkaç adımda daha incelenmeli. İlk olarak profil fotoğrafları iki yakın arkadaşın birbirine sarılıp, yanak yanağa çektirilmiş, şuh olmaya çalışan bakışlarla süslenmiş fotoğraflardan oluşuyor. Sonra ikinci önemli bir nokta "Relationship Status"lerinde büyük ihtimalle o en yakın arkadaşla "married" ya da daha da egzantirik olsun diye "it's complicated" yazıyor. Ve koyulan her fotoğrafı şu tarz yorumlar izliyor: "ashhhkimmm, bebegimmm tashhh gibi cikmıshınnnn" ya da "yawrummm yirim seniii xD" [bu kullandıkları garip bir gülücük ifadesi anlamını bilemiyorum].
Şimdi aklımı kurcalayan noktalardan ilki bu insanlar yanyanayken de böyle mi konuşuyor? Otobüste bir kez şahit olduğum saçlarına yeni yeni kötü sarı tonlar attırmış, allık sürmeyi suratını kırmızıya boyamak olarak algılamış, maksimum lise sonda olduklarını tahmin ettiğim iki kız birbirlerinde aşkım diyordu mesela. Burdaki meselenin cinsel yönelimle ilgili olduğunu bilsem, bu iki kızımız lezbiyen olsa hiçbir sorun tabii ki de, hatta sonuna kadar saygı var hiçbir toplumsal "cık-cıkcı"lardan çekinmeden kendileri olabildikleri için. Ama eminim ki bu kızlardaki durum bambaşka. Dikkat çekmek için mi yapıyorlar ya da gerçekten birbirlerini bu derece tutkuyla mı seviyorlar bilemiyorum. Ya da derinden bir yerlerden ilerletilen erkeklerin en büyük fantazisini beslemek için geliştirilmiş bir büyük proje bu. Kızlar sarılıp sarılıp fotoğraf çektirir, bunları facebook denilen çoğu insanın ulaşabildiği yere koyar, altlarına birbirlerine olan aşklarını ilan ettikleri, "tasshhh" gibi çıktıklarını söyledikleri yorumlar koyarlar, bir de olası erkeklerden uzak durmak ya da tam tersi ilgi çekmek için o "en yakın" arkadaşla evli olduklarını yazarlar. Ve erkekler büyük hayallerini internet aracılığıyla her gün takip ederler...
Bunun bir dönem olduğundan eminim. Arkadaşlıkların bizim zamanımızdaki küs-barış rutinin yanına dijital fotoğraf makinelerinin, kameralı cep telefonlarının ve internetin kolay erişimi sayesinde eklenmiş sanal bir tarafı daha oluşmuş durumda sadece. Ama bunu 18-19 yaşında hala sürdüren kişiler olduğunu da gözlemlemek mümkün. Bitanecik dostum Ö. bana yarın telefon açıp "aşkımmm taş gibi çıkmışın yanee fotoda" dese ben ona "Hö?" derim mesela... Bu da bir süreçtir geçer diye düşünüyorum ben umutla.....

Haziran 18, 2008

Kendime not:

Çok sıcak İstanbul günlerinde, bahtsız bir şekilde otobüse binersen sakın kabarık-kıvırcık-uzun saçlı bir insanın yanına oturma. Bugünü hatırla, omzunu sürekli surette gıdıklayan saçı hatırla, kafandan geçen ya saçı pisse, zaten sıcak bir de bu saç nerden çıktı sorularını hatırla ve uzaklaş ordan. Şöyle hafif kel, ince, mümkünse güzel kokan, bacaklarını açmadan oturan birini bulursan hemen koş onun yanına otur.

Öldürücü bir sıcak vardı bugün. Otobüste bir amcanın sattığı Çin malı yelpazelerden aldım. Bir de gidip aksi gibi güneşin geldiği tarafa oturmuşum. Fenalık geçirdim. Anladım ki yelpazeler aslında bir halta yaramıyor. Eğer hava sıcaksa ve rüzgar yoksa aynı sıcak havayı suratınıza çarpmaktan başka bir işlevi yok Çin malı yelpazenin. İşte tam bu sıcak havada yanında oturduğum kişinin saçlarıyla boğuşmak tam bir çileydi benim için. Her zaman kıvırcık saça özlem duymuşumdur, çok yakıştırırım çıtı pıtı zayıf kadınlara uzun kıvırcık saçları. Ama bugün omzuma sürekli surette değen kıvırcık saçlar deli etti beni. Anlasın diye yanımda oturan kişi arada omzuma dokundum, baktım, saçını bir ara çektim bile omzumdan ama yok anlamadı kendileri rahatsız olduğumu. İşte ondan kendime notum: mümkünse sıcak havalarda zayıf ve kel bir insanın yanına otur!

We Luv Elmo

Abimle yalnız yaşamak değişik bir deneyim. Küçükken bile annemler bir yere gidip bizi yalnız bıraktığında abim bana çok iyi bakardı. O kadar küçük olmamıza rağmen bana yemekler yapardı, ilgilenirdi, beraber oyun oynardık ve hiç kavga etmezdik. Bunun anti tezi olarak annemler olduğu zamanlarda birbirimizi yer dururduk. Şimdi de şu koca yaşımızda yalnız kalıyoruz ama idare ediyoruz. Kavga etmeden güllük gülistanlık geçiniyoruz en azından şimdilik.
Abim yeni bir eğlence edindi kendine bu günlerde. Sevgilinin bana dünya tatlısı bir şekilde hediye olarak getirdiği şirin mi şirin Elmo'mla ilgili bu durum. Elmo geldiği günden beri baya bir popüler oldu, odamın ıncık cıncık her köşesinde var olan Eeyore'umun tahtını zorluyor nerdeyse. Her neyse kendisi çok şirin bir yaratık, pörtlek gözleri, tupturuncu yusyuvarlak bir burnu ve her an ağzı açık bir şekilde sırıtan yüz ifadesi var. Abim üşenmeden her sabah veya her akşam Elmo'mu şekilden şekile sokuyor. Sabah 7 gibi evden çıkıyor abim normalde o saat öter öter kalkmaya üşenir, uyur-gezer bir şekilde kahvaltı namına bir şeyler yer, gözü kapalı bir şekilde çıkar evden. Ama bu aralar bir uyanıyorum Elmo fotoğraf albümünü almış kucağına fotoğraflara bakıyor, sonra başka akşam bir buluyorum başka bir peluş hayvana sarılmış, ya da ertesi sabah Elmo'yu Eeyore'un üstünde buluyorum. Sanırım bir süre daha böyle gidicek. En yaratıcı üç hali Elmo'nun aşağıdaki fotoğrafta.İlkinde Elmo'nun keyfi yerinde ben diyim California siz diyin Marsilya sahillerinde keyif yapıyor kulağında kulaklıkları ve gözünde gözlükleriyle. İkinci tiplemeyi ilk gördüğümde resmen sesli gülmüştüm evde deliler gibi bir başıma. Sanırım Elmo saklambaç oynuyor o fotoğrafta. Ve en son bugün eve geldiğimde son haliyle karşılaştım. Abim kendi yerine Elmo'yu oturtmuş, eline sonradan hakkında uzun uzun konuşmak istediğim Wii adlı "oyuncak"ın kumandalarını vermiş ve yanına da birasını koymuş. Abimle çok iletişim kuramıyoruz bu ara ben bir gün evdeyim bir gün değilim, akşam o oyununu oynuyor, sabah ben uyuyorum... Elmo yoluyla sessiz bir iletişim kuruyoruz sanırım. Merakla bekliyorum yarın sabah nasıl bir Elmo manzarasıyla karşılaşacağımı.


Boredom

Evde olduğum günlerde sanki bir zorunlulukmuş gibi alıyorum elime kumandayı yayılıyorum koltuğa saçma sapan kadın programları arasında zap yapıyorum. Evet itiraf ediyorum ki boşsam onları izliyorum! Çünkü hiçbir şey düşünmeden izlemeniz için tasarlanmış rahat, hafif ve saçma programlar. Ama şu Esra Ceyhan adlı sunucunun sunduğu korkunç programı ne zaman açsam sinirlerim tepeme zıplıyor. Bir kere korkunç mimikleri beni geriyor. Sonra bir de kendisini "süper anne" ve muhteşem kişilikteki insan sanıp bir şekilde hata yapmış, kötü sonuçlanan şeyler yaşamış insanları azarlaması beni deli ediyor. Bir de biri kendisine az konuk çağırmasını öğütlemeli çünkü her gün 5-6 tane konuk çağırıyor ve konuklar tam anlamıyla "konuyorlar" ve öylece duruyorlar. Ne zaman söz alıp bir şeyler anlatmaya çalışsa o konuklar lafı ağzına tıkıyor sevgili sunucumuz. O zaman çağırma kardeşim o insanları, otur kendin konuş saatlerce bir başına beni de germe televizyon başında. Kendime kızıyorum o kanalı açıp kendisini incelediğim ve ona reyting kazandırdığım her saniye için!!

Haziran 17, 2008

Ülke insanının garip zevkleri

Pazar günü babalar günü vesilesiyle sevgili ve onun ailesiyleydik. Çaylar içildi, börekler yendi, bebecik yeğen sevildi ve malum saat herkesin heyecanla beklediği şu maç saati geldi. Ben maçın o gün olduğundan ve hatta amacından habersiz kendimi 22 koca adam artı birkaç hakem adamı izlerken buldum. Bir o tarafa bir bu tarafa bakmak suretiyle topun nereye gittiğini izlemek zor bir iş kanımca. Lise yıllarımda, koyun psikolojisinin en hat safhada olduğu yıllarda, arkadaşlarla geçen günde 9 haftada 45-50 saatin de etkisiyle kendimi "doğuştan fanatik" sanıyordum, Dişi Kartal'lığımla (ne demekse bu) övünüyordum. Tabi baktığımda dün gibi hatırlasam da o günlerin üzerinden geçen 5 yıl beni oldukça değiştirdiği gibi futbolla ilgi ve alakamı da sıfıra indirdi. Bunun yanında her ne koşulda ve konuda olursa olsun fanatizmden ve taraf olmaktan da hiç haz etmeyen bir insan oldum. Haliyle o gün 90 dakika o topu izlemek benim için işkenceydi ama malum sevdiğin insanlarla her şeyden keyif alabilirsin felsefesiyle ben de eğlendim o gün.
Asıl olay maçın bitimindeydi tahmin edebilirsiniz ki. Ben içimden "of şimdi berabere kalsalar bir de penaltılar olcak, maç uzıycak, trafik olcak.." diye düşünürken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde maçı Türk mili takımı kazandı. Ve bireysel yaşayamayan sürü psikolojili ülkemin bireysel silahlanma meraklısı magandaları silahlara yapıştı. Dışarıdan gelen ard arda atılan 6-7 kurşun yüreklerimizi ağzımıza getirmeye yetti. Camdan uzaklaşıp küfürler yağdırırken millet konvoy monvoy oluşturmadan karşıya geçelim diye sevgili, babası ve ben hemen atladık arabaya. Bir an için ya bizi de konvoya gidiyor sanırlarsa diye korktum gerçekten... Neyse daha silah atma eğlencesiyle meşguldüler o sıralarda. Aklım çıktı eve gelene kadar. Yolda giderken üstüne kocaman bir bayrak yerleştirilen arabalar, müzik son ses camlar sonuna kadar açık makas yapan korkunç yaratıklar, camdan beline kadar sarkıp "kırmızııı beyaaazzz" diye defalarca tekrarlayan magandalar sağımızdan ve solumuzdan geçerken ben onların bu garip sevincine müthiş bir öfke duyuyordum. Hiçbir şekilde bana zarar vermeye hakları yoktu çünkü!!
Futbolla yatıp futbolla kalkan, gazetelerin 4 sayfalık spor bölümünün 3.5 sayfasını futbolun oluşturduğu, başka sporlardan bir halt anlamadıkları gibi bir de kürek takımı sporcularını tayt giydi diye döven insanların olduğu, kitap okumadıkları gibi okudukları tek gazetenin 5 sayfalık futbol gazeteleri olduğu, ilköğretim ve liselerde beden dersinde hocaların serbest bırakıp erkekleri futbol oynattığı kızların ise köşede oturup muhabbet ettiği bir ülkede yaşıyoruz. Bütün bunların yanında insanların tatmin edemedikleri egolarını her türlü şiddet yöntemiyle tatmin etmeye çalıştıkları, beline silah alanın kendini güçlü hissettiği, eline cop alanın onu istediği an kullanma lüksü olduğunu sandığı bir ülke burası. Böyle durumlarda bazen düşünüyorum sürüye kapılıp onlara uymak mı daha zor yoksa uzakta kalıp nasıl bir şey bu diye kafa yormak mı? Daha sayısını bilmediğim kadar maç var ve korkarım ki onları da yenerlerse sokağa çıkmak kabus olacak. Sürekli bastırılmış duygular yaşamaktan sevincini bile nasıl yaşayacağını bilemeyen insanlar umarım hiçbir masum insana zarar vermeden bitirirler bu korkunç eğlencelerini.

Haziran 13, 2008

Off (S)he Goes

Bugünlerde pek bir göçebe hissediyorum kendimi. Yurtta kalırken de hafta sonu evde hafta içi yurtta olma durumu, sürekli içinde kirlilerin olduğu bir çantayla ordan oraya savrulma durumu, canım İstanbul'u terk edip giden anne babayı ziyaret etme sebebiyle bavul hazırlama durumu, hadi arkadaşlarla toplanıyoruz haftasonu şurda kalıyoruz durumu ve bütün bu durumların birleşip beni göçebe hissettirme durumu vardı zaten. Öyle ya da böyle neredeyse 8 ay ikamet ettiğim yurt odamdan dün ayrılırken aklımda eve gidince oraya bile yerleşmemem gerektiği vardı. Malum sadece 2 hafta sonra Amerika'ya gidicem, ama oraya da tam yerleşemiycem. İlk olarak bana göz kulak olan, yanına çalışmaya gittiğim hocanın evinde kalıcam, yaklaşık 1 hafta. Bu haberi yeni öğrendim oysaki benim planım sevgili Amerikalılar 4 Temmuz'da özgürlüklerini kutlarken 3 günlük tatil fırsatını değerlendirip bir güzel yerleşmekti. Ama ben kim bir yere yerleşmek kim.. Sonuç olarak ancak bir hafta sonra 3 ay boyunca kalacağım eve geçicem. Ama hep bir tarafı eğreti olcak yine. Sonuçta evim değil kaldığım yer olucak orası. Hiçbir zaman doya doya yayılamıycam odanın dört bir köşesine. Modern (!) zamanın pratik ötesi ev gereçlerini sağlayan pek bir sevgili Ikea'dan alınan üstüne basıldığında dümdüz olan kutucuklara doldurcam ıvır zıvırımı. Malum kolay taşınabilir olmalı eşyalar göçebeysen eğer. Anneanneciğimin bana pazardan rengarenk aldığı hunçlara koyucam bazı eşyalarımı da. Her an gitmeye, terk etmeye hazır bekliycem bir köşede duvara dayalı duran ve içinde hala çıkarmadığım eşyalarım olan bavulumla. Şu anda evdeyim ama sadece bir durak burası sanki. Çamaşırlarımın yıkandığı, gereksiz eşyaların bırakıldığı iki hafta sonra terk edilecek olan durak.

Yurdun son haliyse çok acıklıydı. Yerde kağıtlar, şaşırılası ama çoraplar, aylarca küfürler savurduğumuz ama odaya girişte ilk işimizin kendilerini düzeltmek olduğu internet kabloları, ölmüş ama kimsenin dokunmaya cesaret edememesi üzerine orada bırakılmış arı, içleri tüketilmiş paketleri kaderine terkedilmiş bisküvi ve kekler, çarşafları ve yorganları üzerlerinden alınıp çıplak bırakılmış ranzalar ve daha sıralayabileceğim pek de iç açıcı olmayan detaylar. Bir yeri terk etmek, bırakıp gitmek hep mi acıklıdır yoksa ben bir sonraki durağıma da yerleşemiyeceğimi bildiğim için mi bir buruk oldum giderken?

Haziran 08, 2008

Poor Feli 2

En travmatik psikoloji deneylerinden biri tarihte mini minnacık bir kaz üzerinde yapılmış. Nam-ı diğer Feli (Felicity) daha küçücükken annesinden yanından alınıp ses ya da herhangi başka bir canlı olmayan diğer deyişle hiçbir uyarıcı olmayan bir beyaz odaya koyuluyor. Deneyin asıl amacı anne yoksunluğunu araştırmak, o yıllarda moda olan çocuklarınızı bırakmayın, çalışmayın, kimseye temsil etmeyin akımına bir şekilde katkıda bulunmak belki de. Minik Feli'mizin odasına koyulan kırmızı ışık oda sıcaklığı belli bir dereceye düştüğünde yanıyor. Feli her kırmızı ışık yandığında ona koşuyor ama tabi ki bir cevap alamadığı için umutsuzca geri dönüyor. Yani Feli ne yaparsa yapsın kimse ya da hiçbir şey tarafından sakinleştirilmiyor, sevilmiyor. Ve Feli garip bir tik geliştiriyor zamanla... Kırmızı ışık her yandığında ona doğru gitmek yerine kafasını sallayarak uzaklaşıyor ondan. Sanki kırmızı ışığın onu istememesi gerçeğine ancak ondan kaçarak katlanabiliyor.
Belli bir zaman sonra minik Feli'mizi dışarı salıyorlar, doğal hayatına bırakıyorlar bir nevi. Ama Feli'nin daha küçücük yaşta yaşadıkları ona diğer canlılardan kaçmayı öğretmiş ki ona her yaklaşan kaza kafa tutuyor, kendi alanını koruyor, gerekiyorsa saldırıyor. Bu asabi tavırları karşısında haliyle çiftleşmeye olanak vermeyen Feli'ye bizim düşünceli araştırmacılarımız çatlamak üzere olan birkaç yumurta veriyor. Feli yumurtadan çıkan minik hayvancıklarla hiç ilgilenmiyor ihtiyaçları olan sıcaklığı (anne sıcaklığı zırvası değil gerçek vücut sıcaklığı) veremiyor ve haliyle bütün yavrucuklar ölüyor. Feli daha önce hiç deneyimlemediği bir şeyi, kendi almadığı şeyi veremiyor. Ama bıkmamış usanmamış araştırmacılarımız bu sefer Feli'ye kaz yavruları değil de daha güçlü olan, az ilgili isteyen (ve çoook sevimli olan) ördek yavrularından veriyorlar. Ördek yavruları Feli'den çok da fazla ilgi beklemeden yaşamayı başarıyorlar ve bu Feli'yi etkilemiş olmalı ki kendisi yavruların peşinden gitmeye başlıyor bir süre sonra. Bu deneyim Feli'ye aslında bazı bağları kurabileceğini öğretiyor ve bunun ardından Feli kendine bir eş buluyor. Aynı eşle geçirdiği 12 yılda yeni yavruları oluyor ve onlarla süper ilgilenmese de birkaç hasarla atlatıyor annelik durumunu hiç "evlat" olamayan Feli.
Hikayenin sonu acıklı malesef, Feli'nin yıllar sonra buluduğu aşkı kör bir kurşuna hedef olup ölüyor, büyük ihtimal avcılıktan zevk alan garip insanların kurşununa. Feli'mizde bu acıya dayanamayıp bir süre sonra son nefesini veriyor.

Aslında çok acıklı bir hikaye, çok acımasız bir hikaye ama bir yerlerinde bir umut var sanki...
Sonuçta bağlar kurmak için hayatının bir döneminde muhteşem-güvenli bir anne-çocuk ilişkisine gerek yok.
Televizyonlarda bangır bangır "kadınlar evde otursun, çocuğunu büyütsün", "bir anne nasıl bırakır çocuğunu canım" gibi kişinin neler yaşadığını düşünmeden söylemler veren vıcık vıcık kadın programı sunucuları, çocuk esirgeme kurumunda büyümüş-yetişmiş kişileri işe almak istemeyen ukala işverenler ya da "biz farklı dünyaların insanlarıyız, o aile nedir bilmiyor, nasıl aile kurcak ki!" gibi ilişkilerle ilgili garip düşünceleri olan kadın veya erkekler,
Feli'yi öğrenmeliler.

NOT: Fotoğraf Google images'tan alınmıştır, kendisi kesinlikle Feli değildir!!

Poor Feli 1

Küçükken veteriner olmak istiyordum. En en en küçükken, 5-6 yaşlarımdayken olmak istediğim ve kimselerin ne olduğunu anlayamadığı "bilgisayarlı dansöz"den daha kabul edilebilir bir meslek seçimiydi tabi ki bu. İlkokuldaydım, deli gibi hayvan seviyordum, annemler eve köpek almıyor diye kıyametler koparıyordum, ağlıyordum. Bir keresinde eve minik bir fare girmişti, ben o kadar çok ağlamıştım ki öldürmeyin diye annemler eve barikatlar kurup fareye direk kapıdan çıkabileceği bir yol yapmıştı ve fare öyle çıkmıştı evden. En sonunda benim bu manyak hayvan sevgim karşısında annemlerin bana inatla köpek almama durumuna halamlar kızıp, "en azından kuş alın çocuğa" demişti ve ilk evcil hayvanım "Bıcır" ailemize katılmıştı. Malesef Bıcır çok uzun yaşayamadı ve 6 aylıkken kafasını kapıya çarpıp öldü. Televizyonda, çizgi filmde bile bir hayvan ölse bile ağlayan ben, birtanecik kuşumun ölümüne haftalarca ağlamıştım tabi ki. Sonra annemler bana benim veteriner olmamın zor olduğunu, veterinerlerin yeri geldiğinde bazı hayvanları öldürmek durumunda kaldığını, orasını burasını kesip ameliyat yapmak gibi görevleri olduğunu düzgün bir dille açıkladılar.
İlkokuldan sonra ortaokul yıllarımda başladı psikoloji sevdam. Daha çok da popüler bir meslek değilken, genelde insanlar "psikolog olcam ben" demezken ben tutturdum psikoloji okuycam diye. Irvin Yalom'un kitaplarını okudum bol bol, "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim" ve türevlerini okudum, madde kullanımı ve tedivisiyle ilgili bir dolu kitap okudum, filmler izledim genelde Amerika'da süper bir bahçesi olan hastanelerde ya da psikolojik merkezlerde geçen. Sonra Boğaziçi'ni gezmeye gittim bir şekilde ve oraya da aşık oldum. Daha orta 2'deydim ve ben ileride Boğaziçi'nde psikoloji okuycam diyordum.
Veterinerlikten başka meslek aramamın en önemli sebebi olan hayvanların bir şekilde zarar görmesine dayanamam beni psikoloji okurken etkilemez sanmıştım. Oysa ki çoğu araştırmasını insanlara benzeyen, daha pratik ve ucuz olan modeller üzerinden yapmaya alışık olan psikoloji tam da benim korktuğum eylemi bol bol yapıyordu. Hiçbir haklarını koruyamayan ve koruyamayacak olan hayvanlar üzerinde birbirinden değişik deneyler yapıyor, zaman zaman zarar veriyor, bazen kalıcı hasarlar bırakıyor, çoğu zamansa ölümle sonuçlanacak şeyler deniyorlardı üzerlerinde insanların doğasını anlamak adına. Okulda ilk defa bıldırcın ve sıçan labı olduğunu duyduğumda şaşırmıştım. İlk önceleri Mühendislik binasına çıkan merdivenlerin çevresinden gelen garip kurbağa-kuş arası sese anlam verememiş daha sonra öğrenmiştim oranın bıldırcın labı olduğunu. "Bir sıçana asla fare demeyin, size çok alınır" gibi güzel demeçleri olan sevgili hocamızın sıçan labını ise daha geç farketmiştim.
Şimdi insanlara anlatırken bu sıçan labını, arkadaşların orda sevgili sıçancıklara neler yaptığını son derece rahat bir tavırda, normalize ederek anlatıyorum. Sanırım bu benim geliştirdiğim bir savunma mekanizması. Çok sevdiğim iki şey söz konusu çünkü; biri hayvanlar diğeri psikoloji. Biri gelişmelerini diğerine bir şekilde zarar vererek elde ediyor. Artık eskisi kadar kötü olmasa da deneyler, eskisi kadar eziyetler yapılmasa da, etik koşullar göz önünde bulundurularak yapılıyor olsa da her şey yine de çok sempatik bir resim yok tabi ki karşımızda.
En acıklı psikoloji deneyini, zavallı Feli'nin başına gelenleri bir sonraki postta anlatmak istiyorum...

Haziran 06, 2008

Bir zamanlar Başak burcuydum!

Hayatım boyunca düzenliliğiyle övünen bir insan oldum.
Dolabım iki gün içinde karman çorman olsa da genelde bir işe başladığım zaman yapacaklarım önceden bellidir, ders çalışcaksam kitabımı-kalemimi masamın üstüne bir saat önceden hazırlarım, ajanda manyağıyımdır hiçbir şey çakışmasın diye dikkat ederim, aylar öncesinde planlarım her bir aktivitemi. Başak burcu olmanın düzenli yanlarını fazlasıyla yaşarım anlıycağınız. Ama ben bu aralar hiç iyi değilim, aklım on beş karış havada, saçma sapan işler yapıyorum.
Son vukuatım: Yarın girmem gereken sınavın kitabını evde unutmak!! Ne kadar akıllıca bir hareket değil mi? Bu kadar vurdum duymaz olmamalıyım. Ben böyle değildim, noldu bana?
Doktor derdime bir çare...?

Haziran 04, 2008

Sıkıntıya bire bir fasulye pişirme eylemi

Ben evde olduğumda enteresan bir insan haline geliyorum. Birden bir domestikleşme, sağı solu toplama, yatağımı düzeltme, bulaşık yıkama hali baş gösteriyor... Kendilerinden hiç haz etmediğim, ileride mümkünse bir robotum olsun ve yapsın dediğim garip eylemleri yapıyorum. Tabii bunun çalışmam gereken ama hiç canımın istemediği, elimin gitmediği, 3 abudik finalimle direk bir alakası da var, olmalı.
Pazartesi gecesi eve döndüğümde annemlerin emeklilik keyfi sebebiyle uzun zamandır iştirak etmediği ve abimle baş başa kaldığımız evimizde beni bir süpriz bekliyordu. Süprizin adı mutfaktı, sıfatı pisti. Abim bir hafta boyunca yediği içtiği her şeyi post-modern bir şekilde sergilemeyi seçmişti. Genel de bu post-modern sanatı canım oda arkadaşım İ. sergilerdi, su şişelerinin büyüklü küçüklü boş şekilde odanın değişik yerlerine saçarak ve bunu kendisinin sanatsal eylemi olarak adlandırarak. Evet abim de sanatsal bir insandı... Her neyse bu dağınıklığının sebebini uzun zamandır uğraştığı tezi olarak özetledi. O gece hiçbir şeyle ilgilenecek halim olmadığı için o haliyle bıraktım mutfağı. Kaç gündür duruyordu sonuçta bir geceden bir şey olmamalıydı. Ertesi sabah kalktım yaklaşık 1 buçuk saat uğraşarak mutfağı hijyenik bir hale getirdim, sanırım... Normal insanlar bu eylemi belki 45 dakikada da bitirebilirdi ama malum geçinmeye gönlüm olmadığı için bu tarz işlerle sallana sallana, arada Winona Ryder'ın hayat hikayesini izleyerekten topladım korkunç mutfağı. Sonra sıra odama, annemler olmadığı için seve seve yayılarak uyuduğum annemlerin odasına ve salona da geldi tabii. Bir hamaratlık bir ev toplama hevesi (!) ki anlatamam. Neyse evimdir severim, bir gün yapar ikinci gün sıkılırım felsefesiyle yaptım bu angarya işleri.
Bugünse sürekli hazır pizza, hazır mantı, hazır köfte ve benzerleri gibi başında "hazır" kelimesi bulunan yiyecekleri tükettiğimiz için abim, sevgili ve ben, karar verdim ki yemek yapmalıyım! "Evet finaller kimin umrumda yapmam gereken tek şey ayşe fasulye pişirmek" diye düşünerek abime fasulye siparişi verdim [Bu arada bu fasulyeye niye Ayşe dediklerini hiç öğrenemedim ve gerçekten merak ediyorum...]. Abimin getirdiği fasulyeler gerçekten çok kötüydü. Annem bana fasulye alırken ortasından kırmamı, çat diye ses gelirse almamı tembihlemişti. Ama ben bunu abime iletmediğim için kendisi pek bir yumuşakçana olan fasulyelerden bir torba getirmiş... Neyse sonuç olarak pişirdim nasıl olduğunu çok merak ediyorum sevgili el emeği fasulyelerimin.

Annem biz küçükken yemek yapar, en zor işin ev işleri olduğunu savunurdu. Kendisine bir nevi hak verdim. Hem zor, hem sıkıcı, hem zorunluluktan yapıyorsun, hem de o kadar uğraştığın şey yaklaşık yarım saat, bir saat içinde tükeniyor...
Ne acı.


Haziran 01, 2008

yazmalıyım...

Lisans hayatımın son paper'ıyla resmen boğuşuyorum. İçimden yazmak kesinlikle gelmiyor. Sadece şöyle bir göz attığım makaleleri okumaktansa hayaller aleminde gezinmeyi tercih ediyorum bugün. Haliyle yazamıyorum da herhangi bir şey. Bir cümle yazıyorum, on dakika oyalanıyorum. Son haftada tembel olmayı seçmiş bir insanım diyebiliriz. Şu paper da bir bitse sınavlara çalışıcam söz diyorum kendime ama noluyo: yazamıyorum.
Bu yazamama sorunsalım kendini ilk blog'umda gösterdi şimdi de diplomamı tehdit eder bir halde. Elif Şafak düşündüklerinin ne olduğunu kağıda dökmeden asla anlayamazmış. Kafasını kurcalayan şeyleri ancak yazarak ortaya çıkarabilirmiş. Sanırım bendeki durum da tam tersi; kafamı kurcalayan şeylerin her türlü yazma, harflerden kelime oluşturma fonksiyonlarımı durdurması. Bu durumda blog'a bakasım gelmiyor, paper'ı yazasım hiç gelmiyor.
Kendi karmaşam içindeyken nasıl "comprehensive family systems framework" oluşturabilirim sorarım size!
Sıkıldım çok fena...