Temmuz 31, 2008

Bir turistin güncesi?

Bugün şu hikayeyi hiç anlatmadığımı fark ettim. Ve sonra da çok şaşırdım. Aslında o kadar çok abuk ve gubik olayla karşılaştım ki normal Yeşil Kurba her birini tek tek anlatırdı. Ama sanırım yoğunluk, yorgunluk ve kendini bilmezlik sebebiyle kelimeleri bir araya getirememem dolayısıyla anlatmadım bunu. Neyi mi? 4 hafta önceki bugünü... 4 hafta önceki çarşambayı. Sevgiliden, ailemden, arkadaşlarımdan ayrılıp o koca uçağa bindiğim günü...

Alanda ağlaya zırlaya pasaporttan geçtikten sonra farkına vardım. 3 boyunca ayak basmıycaktım sevdiğim bütün insanların ayak bastığı yerlere. Zor mu olcaktı kolay mı bilmiyodum o zaman ama çok farklı olcağı kesindi. Bavulumun olması gerekenden pek bir kat ve kat kocaman olması karşılaştığım ilk sorundu, ama sevgili annesinin forsunu kullanınca neyseki bagaj parası ödemeden yoluma devam ettim. Sanmıştım ki tek bavul götürürsem her şey daha kolay olur! Yanılmışım. Götürdüğün tek bavul 38 kiloysa hayat hiç de kolay olmaz senin için.. Neyse öyle böyle Frankfurt'a geldik. Yol boyunca yanımda uçağın en kopuk tipleri oturdu sanırım. Tasarım masarım o tarz sanatçı ruhlu, renkli, eğlenceli insanlar. Küçük küçük içki şişelerini kafalara dikip dikip durdular yol boyunca. Aslında biraz içki bana da iyi gelebilirdi belki? Neyse...

Frankfurt havaalanı öyle Atatürk Havalimanı'na falan benzemiyor. Sabiha Gökçen sadece tuvaleti kadar. Kocaman bir yer, her yerde tabelalar. Bana verilen öğüt herkes nereye giderse sen de oraya gitti. Gerçekten tam Türk mantığına yaraşır bu yorum bana hiçbir şey kazandırmadı zira herkes ayrı taraflara dağıldı. Biletimin üstünde yazan kapı numarasını bulmaktı tek iş ama her yerde o kapı numarası yazıyordu! Bunun için şuursuzluktan kendini kaybetmiş ben kendimi birden bire Almanya giriş sırasında buldum. Ve bunu gişedeki kadın, "geçerli bir Schengen vizeniz var mı?" diye bir soru yöneltince anladım.. Yani yanlışlıkla vizem olsa Almanya'dayım. Neyse ay pardon pardon şeklinde derdimi anlattım. Ama pek bir soğuk insan Alman abla bir şeyler dedi ve anladığım tek şey "Skyliner"dı. Sevgilinin önceki deneyiminden biliyordum tren gibi bir şeye bindiğini. Dedim heralde bunu diyor. Sonra ara ara zar zor bulduğum trene bindim. Vıjjjt diye gitmem gereken kapının oraya götürdü beni. En azından doğru yoldaydım.

Uçağa gelip yerime oturduğumda resmen hayal kırıklığı yaşadım. Sevgilinin bana olacağını vaad ettiği televizyon ekranı ve dolayısıyla içinde bulunan 10 film ve müzikler yoktu. Yani 8 saat boyunca kös kös oturcaktım! Neyse sonra tepede duran televizyonu gördüm en azından 10 film olmasa da bir film izleyebildim, o da güzel tabi. Ben biletimi aldığımda direk check-in'li verdiler. Yani oturcağım koltuk çok önceden belliydi. Önümde şu fotoğraftaki şirin amcanın sarığına benzeyen ama ondan daha da ihtişamlı bir sarığı olan Pakistanlı (büyük ihtimal) bir amca oturuyordu. Onun yanında da Hindistan dolaylarından olduğunu tahmin ettiğim bir amca. Ve yan sırada bir Türk aile. Şimdi ben düşünüyorum ki bu adamlar bizi Orta Doğu olarak görüp, şunların "hepsini bir arada oturtalım da kimseyi rahatsız etmesinler" diye düşündüler ve bizi o bölgede topladılar. Bu arada kimsenin günahını almak istemem hangisi bilmiyorum ama o amcalardan biri çok fena pastırma kokuyordu. Aman dedim amca ya nerden buldun yedin bu mereti, ya da hep mi öyle kokuyor bilemiycem, ama 8 saat... Neyse uçakta yaşanılan en büyük sorun o olsun di mi?

Vee sonunda o 8 saat geçti. Uçağın kanatlarının altından yavaş yavaş okyanus, ve sonra da bir şehir gözükmeye başladı. Uçak Boston'a iniyordu, ve ben 3 ay boyunca bir yabancı olarak yaşamak durumundaydım. Heyecan o anda bastırdı işte. Uçaktan indim, kocaman bavulumu tabi ki de raylardan alamadım. Bavulu gördüm, sapından tuttum ama o da ne... Bavul beni sürüklüyor!! Kesinlikle kaldıramadım bavulu ordan bir adam resmen yardımıma koştu ve bavulu aldı. O bile baya zorlandı laf aramızda. Neyse o beni kurtarmasaydı belki 3 ayımı o bantta bavulumla beraber dönerek tamamlardım?

Ve Boston'daydım! Ama bitti mi sandınız? Bitmedi!! Arkası yarın....

30/07/2008 - 08:43


Temmuz 29, 2008

Kongre


"When a child is malnourished, you can give them food. When a child is sick, you can give them medicine. But when a child is abused, food and medicine alone will not help..."
ISPCAN (The International Society for Prevention of Child Abuse and Neglect), 2006 Annual Report.

3 günlük bir kongre maratonundayım. Kongrenin konusu genel olarak "aile içi şiddet ve çocuk tacizi" olunca biraz iç karartıcı olabiliyor her şey. İleride çalışmak istediğim popülasyonun çocuklar olmadığını çok önceden anlamıştım. Çocuklarla ilgili daha çok sivil toplum bazında şeyler yapmak ama onun dışında yetişkin, özellikle kadın popülasyonla çalışmak istiyorum.. Neden mi? Dayanamıyorum.. Gerçekten 5 yaşındaki çocuğa cinsel tacizde bulunan insanı duyunca tüylerim diken diken oluyor, midem bulanıyor, ve benim içimde bizzat atalarımdan bugüne taşıdığım şiddet ve agresyon tavan yapıyor. Kendi öz babası veya annesi tarafından duygusal olarak yapayalnız bırakılan çocuğu düşünmek beni mutsuz ediyor... Sürekli fiziksel şiddete maruz kalarak büyüyen çocuk düşüncesi beni deli ediyor...

Kongredeki bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki BA'lerden biri olarak (yani sadece lisans mezunu) bazen etrafımdaki insanların bambaşka bir dil konuştuğunu hissediyorum. Yıllarca bu alanda araştırmalar yaptıktan sonra büyük ihtimalle bol bol pişmişler, ve bu konuları konuşmak onların her gün yaptığı bir şey olmuş haliyle her vakaya "vah vah" şeklinde üzülmez, ya da o kadar etkilenmez olmuşlar. Ama beni her yeni sonuç endişelendiriyor, düşündürüyor, çok olmasa da sevindiriyor ya da genel olarak etkiliyor!

Bir koca günüm daha var, insanların dünyanın neresinde olursa olsun, "aile" adı altında çektiği acıları dinlemek için... Ve sanırım bir ömür var bu konuyla ilgili bol bol araştırma yapıp o PhD'ler gibi pişmek için... Bakalım, yaşayıp görücez...

28.07.2008 / 22:45

Temmuz 28, 2008

ille de Roman olsun!

Bugüne kadar yaşadığım en güzel sivil toplum deneyimini 2006 yazında yaşadım ben. Bir hocamın yolladığı mail sayesinde haberdar olduğum bir projede çalıştım yaklaşık bir buçuk ay. Daha sonra da toplantılarımız ve projeyi sürdürme çabalarımız devam etti yaklaşık bir sene ama malesef fon bulamamaktan dolayı yarım kaldı bu girişimlerimiz.
Olay şuydu Hacıhüsrev'de bir ilköğretim okulunda oradaki çocuklarla beraber bir yaz kampı yapmak. İçinden müzik, sanat, dans, bilgisayar ve spor geçen dört hafta sunmak çocuklara. Her çarşamba belli yerlere gitmek onlarla. Ve ay sonunda yaptıklarını çok güzel bir şenlikle yine Hacıhüsrev halkıyla paylaşmak. Aslında derindeki amaç çok daha farklıydı... Taksicilerin bile sizi götürmeyi kabul etmediği, aman girme çıkamazsın diye düşünelen sokaklara girmek, hiçbir altyapı-üstyapı veya yapı durumuyla ilgilenmeyen belediyeyi de işin içine katıp siz onları inkar etseniz de böyle bir mahalle var orda demek. Bunun için belediyeyle ortak "yapılmaya çalışılmış" bir projeydi bizimki... Tabi belediye son gün gelip şov yapmaktan başka bir şey yapmadıysa da en azından hatırladı böyle bir mahalle de olduğunu diye düşündük projenin sonunda...
Anlatılacak milyonlarca şey var o deneyimle ilgili, birbirinden güzel anılar, yaşanılan sıcacık ortam... Herkesin potansiyel suçlu gözüyle baktığı insanlarla bir araya gelip onların dertlerini, onların bakış açılarını dinleyebilmek... Bazen kendini çaresiz hissetmek bazense minnacık bir şeyi bile değiştirebilmiş olmanın mutluluğunu yaşamak. "Suçlu dolu orası" demek yerine uzaktan bakıp o insanları o suça iten nedenleri anlamaya çalışmak, gecekonduların şehrin estetiğini nasıl bozduğunu değil de oraya gelip gecekondu yapan insanın dünyasını anlamaya çalışmak, sokakta çalışmak zorunda kalan çocuğa serseri gözüyle bakmak yerine o küçücük bedeniyle yaşadığı şeylerin zorluğunu düşünebilmek... Bambaşka bir deneyimdi... Hayatımda olduğum en güzel yerlerden biriydi Hacıhüsrev, ne mutlu bana o insanlarla beraber zaman geçirebildim kısa da olsa...
Nereden geldin buralara derseniz bugün bir habere rastladım "internet gazetesi magazini"nde. Şöyle ki küçük bir kız çocuğu ekranda, canlı yayında Roman dansı yaptı diye, söz konusu program ceza almış. Öncelikle köklerimin (H)ayrabolu'ya uzanması nedeniyle hafiften bulunan çingene kanım ve bunun yanında bir sürü şey sebebiyle ben bayılırım Roman havasına. Hiçbir zaman ritim kulağı iyi olan biri olamamış olsamda 9-8 ritm deli eder beni. Dünyanın en güzel dansıdır benim için Roman havası, fıkır fıkırdır, kaynatır insanın içini.

Hacıhüsrev'de ara verdiğimizde darbukaları verirdik çocuklara, o 9-10 yaşındaki çocuklar bir çalardı o darbukaları kulaklara şenlik. O ritm duygusuyla doğmuş olmak bambaşka bir yetenek bence. Sonra da başlarlardı Roman havası oynamaya... Onları izlemek apayrı bir keyifti, çünkü o kadar eğlenirlerdi ki Roman oynarken, o kadar da eğlendirirlerdi ki... En güzel ara darbukanın 9-8 ritminin duyulduğu ara olurdu kampta....

Şimdi ben bu cezayı bu sebeplerden dolayı hiç anlamadım. Sanırım yasak olan reşit olmayan bir insanın o saatte ekranda olması. Programın saatini bilmiyorum ama 10'dan geç değildir diye düşünüyorum. Tamam mükemmel bir durum değil belki ama ne zararı var onu hiç anlamadım. Bir müzik yarışması söz konusu, ve bir çocuk Roman dansı yapıyor. Evet annesi ya da babası belki böyle bir karar vermemeliydi, ama sonuçta bir şov var orda. Şimdi ben sadece RTÜKçü insanların ne düşündüğünü bilebilmek istiyorum. Olay 8 yaşında bir kızın oynamasının, "Türk aile yapısı" denilen saçmalığa aykırı olduğuysa ben deliririm. Eğer Türk aile yapısı o kıza anlatıcak ya da insanlarla paylaşıcak şeyleri olan bir çocuk değil de başka gözle bakıyorsa o aile yapısına da binbir tane küfür savururum. Yani "10 yaşında bir kız oynayamaz çünkü insanların aklında başka çağrışımlar uyandırır" diye yasak geliyorsa o insanların kafasına taş fırlatırım.

Barış Manço'nun programlarını izleyerek büyüdük biz. Her çocuğu oraya çıkartır, onlarla çocuk değil insan gibi konuşur, onlara şarkı söyletir, isterlerse dans ettirirdi. Her çocuk Barış Manço'nun programına bir kere de olsa çıkabilmek isterdi. Çünkü her çocuğun söyleyecek ya da yapacak çok şeyi vardı. Hala da öyle... Bu haberi okuyunca olayın iç yüzünü çok merak ettim, yasak sebebini.O programı bir kere bile izlemedim hayatımda, o tarz programlara da ayrı üzülüyorum insanların hayatları ve umutlarıyla oynadığı için. Ama küçük bir kızın dansı bu kadar problem olmalı mıydı onu bilemiyorum. Yasakçı zihniyet sadece bir şeylerin üstünü kapatıyor, en ufak bir rüzgarda tekrardan açılacak şekilde... Ve onun için hiçbir yere varamıyorlar. Bu ülkede kendini en hakiki dindar insan olarak tanıtan insanlar çocuk tacizinden hapse giriyorlar, çarpık çurpuk bir eğitim sistemiyle büyüyorlar, yalan yanlış elalem laflarının etkisinde yaşıyorlar. Düzeltilmesi gereken bir çok temel konu varken o küçük kızın 5 dakikalık dansını olay yapan zihniyeti gerçekten anlamıyorum, anlayamıyorum...


*fotoğrafları google images'den aldım, kimin olduklarını bilmiyorum, affetsin beni eser sahibi!! Sanırım teki Ntv'deki bir programın "O An" isimli fotoğraf bölümünden alınmış, ama yine de eser sahibini bilemiyoruz. 27.07.2008 / 21:25

Temmuz 26, 2008

Symbiosis


Amerika'nın huyunu, suyunu, toprağını pek sevmesem de sanırım bağımlılık yapan bir yanını seviyorum; dizilerini!!! Evet sığlıktan ölebilirim o dizileri izleyerek, entellikten çoook uzaklarda olabilirim, okuduğum ve ileride üzerinde çalışmak için ölüp bittiğim konularla ters bile düşebilirim... Ama kimse beni onları izlemekten alıkoyamıyor sanırım. En büyük saplantım olan Friends'i izlemeyene şaştığım Lost manyaklığım izliyor. Daha sonra ise Nip Tuck yıllardır gönlüme taht kurmuş durumda, son iki sezonu ilk sezonlar kadar muhteşem olmasa da...
Nip/Tuck plastik cerrahinin neredeyse süpermarkette yapıldığı günümüzde korkunç karışık ilişki yumağı ve bir sürü çarpık ve hoşnutsuz durum eşliğinde bize iki plastik cerrahın hayatını anlatıyor. Ne kadar da eğitici ve öğretici bir dizi değil mi? Üzgünüm, ben bundan zevk alıyorum. Irvin Yalom'un kitaplarını okumak gibi bir deneyim benim için. Ne alaka derseniz, ikisinde de arada "yuh artık dur orada" diyorum, ikisinden de bazen tiksiniyorum ama ikisinin de sonunu mutlaka merakla bekleyip getiriyorum...

Çok basit bir hikaye üstüne kurulmuş aslında Nip/Tuck! Şöyle ki iki adam bir kadın... İşte bildiğiniz hikaye, herkes birbirine aşık bu dizide. İki adam o kadar yakın dost ki, artık başka bir durum iki vücut tek ruh modundalar, ve iki adamın arasında kalmış bir kadın.. İki adamı da seven bir kadın. Bu arada iki adam dediğim insanların hakkını verelim efenim, ikisi de yakışıklı, akıllı, komik.. Tabi biri biraz diğerini solluyor ama idare edin! Bu iki adam aynı kadına aşık oluyor, aynı kadını düşlüyor, aynı kadınla sevişiyor, sonra aynı kadından postayı yiyor ve tekrardan birbirlerine dönüyor.. Kadın bir aile babası, sevgi dolu, güven dolu adama bir yakışıklı/seksi, eğlenceli ama asla güven duyulmayan adama gidiyor. Adamlar o kadar yakın ki en çok birbirlerine kızıp, en çok birbirlerini seviyorlar... Hastalıklı birçok şey yaşarken "Amerikan" hayatlarında aslında en hastalıklı ilişkiyi temel alıp devam ediyorlar yaşamaya. O kadar yakınlar ki ikisinin çocuğu da aynı kişi (Bu kısım biraz karışık idare edin.).

Niye izliyorum bu diziyi bilmiyorum. Ama demin her Amerikan dizisinin rutininde olan Christmas sahneli bölüm vardı. Tabi ki mutlu bir Noel arifesi muhabbetiydi, bütün çarpıklıklardan sonra yine de hep beraber Martini'lerini tokuşturdukları falan filan... Bense çatı katımda oturup bu salak ilişkiler yumağına bakıp ağladım. Niye mi? Bilmiyorum... Sıfatlara önem veren bir ülkeden geliyorum belki de... Burada koskoca Profesöre "Hi Murray what's up" diyen zihniyeti şaşkınlıkla izliyorum. Bu dizinin de sıfatları bu kadar önemsiz görmesini ve önemli olanın ne şekilde olursa olsun "sevdiğin insanları yanında tut gizli" mesajını seviyorum belki de. Sevgiyi seviyelendirmek çok zor değil mi? Sevgiye sıfat takmak çok zor değil mi? "Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?" gibi bir şey bu... Belki sıfatlar biraz daha önemsiz olsaydı bizim ülkemizde de insanlar bu kadar acı çekmezdi, belki namus uğruna cinayet bile işlenmezdi? Belki sevgiye saygı duyulurdu... Belki...

Demek istediğim o dizideki saçmalıkların "oh ne güzel hayat" olduğu değil. O kadar hastalıklı ilişkiler yumağının olan sevgiye rağmen bir şekilde yanlış hissettirmesi bambaşka bir konu. Sadece izlerken birbirini seven ve birbirinden vazgeçemeyen 3 insan görüyorum.. Ve düşünüyorum, sevgiye sınır koyulur mu diye...

Bu arada Ryan Murphy (yönetmen) kesinlikle senaryoyu büyük usta Truffaut'nun Jules et Jim'in den araklamış orası apayrı bir konu... Ama bu dizinin renklerini seviyorum... Kırıklığını seviyorum.. Sınırsızlığını, kuralsızlığını seviyorum... Hayatını bir başak burcu olarak belli sınırlar, kurallar, planlar, programlar çerçevesinde yaşayan bir insan olarak bu dizinin özgürlüğünü seviyorum...

25.07.2008 / 22:51

Temmuz 22, 2008

Badem'cik

Ne kadar zaman oldu yazmıyalı! İnanamıyorum gerçekten.. Sanırım Amerika-Türkiye karşılaştırmalarımdan kendim bıktığım için yazmak, okuyan birkaç kişiyi de bıktırmak istemiyorum.. Çünkü hep karşılaştırmalı işleyen bir zihne sahip olan ben, okyanus ötesi yerlere gelince karşılaştırmanın dibine vurmuş durumdayım...

Burdayken gündemden aşırı da uzak kalmıyım diye internette gazeteleri karıştırıyorum. Ama açıkçası gündemde de pek bir olay vuku bulmamakta. En çok ilgimi ilk olarak benim gelmemin yaklaşık birinci haftasında, kimlerden olduğunu öğrenemediğim kişilerin Amerika konsolosluğuna ateş açması çekti. Neyse ki Amerikalı kişiler dünyadan pek "bi-haber" olarak yaşadıkları için, ya da ilgilendikleri yerler sadece onların gündemine yansıtılan yerler olduğu için ben burda "Aaa Türk, pis terörist!" gibi tepkilerle karşılaşmadım. Düşünüyorum da böyle bir olay bizde olsaydı, ortalığı velveleye verip, camlara Türk bayrakları asıp, hatta "En büyük asker bizim asker" nidalarıyla Amerika'ya çıkartma yapmaya hazırlanırdık. Tabi sonunda borçlarımız hatırlatılınca bir şekilde başka bir suni gündem yaratıp, kitleler halinde sürüklenmeye hayran halkımızın ilgisi dağıtılırdı hükümet-medya ikilisi tarafından.

Neyse çok ilgilenmeyi sevmediğim konuları geçip ilgimi en çok çeken bir ikinci habere geçiyorum: Badem ve babasının buluşması. İlk okuduğumda fena halde duygulanıp "Vah yavrumm nasıl gelmişti bulmuş yavrusunu, vay be" diyerekten heyecanlandım ama sonra fotoğraflara bakıp da bir fok yerine insan evladı görünce gerçekten şaşırdım. Meğerse ünlü, milli, insanların ilgisinden bıkmış zavallıcık fokumuzun babası Koç Holding bıdı bıdı bıdısı Mustafa Koç'muş! Meğer kendisi bu fokcağızı evlat edinmiş, bütün masraflarını karşılamış sonra da ziyarete gitmiş. Bizim ülkemizde yapılan "hayır"lara başka bir örnek de kendisinden gelmiş anlıycağınız. Tabi ki de bazı insanların durumları iyiyse, maddi güçlerini "hayır" işlerine kullanmaları bazen iyi olabilir. Ama Türkiye gibi büyük bir ülke de bu derece sözü ve parası geçen insanların biraz da devleti "sosyalleştirme" yolunda bir şeyler yaparlarsa, devletin yapması gereken şeyleri üstlenmektense devletin halk adına yapabileceği şeyleri artırma yolunda ilerleseler daha uzun vadeli sonuçlar alınabileceğine inananlardanım. Yani Doğu'ya doktor atanmayan hastane yaptırmanın, ya da öğretmeni olmayan okul yaptırmanın bir anlamı yok. Devleti oraya doktor ve öğretmen göndermesini sağlayacak ve bunu kendi görevi olduğunu anlamasını sağlayacak düzenlemelere ön ayak olmaları daha önemli değil mi bu paralı insanların?

Badem'den buralara nasıl geldiğim hakkında pek bir fikrim yok, aslında bu konu uzun uzun akıl yürüttüğüm ve zamanla içinde bulunduğum bazı oluşumlarla değişen fikirlerimin olduğu bir konu. Ama bizim milli ve zilli fokumuzun bu konuda bir kabahati yok ondan bahsederken bu konuya bu kadar çok dalmamalıydım sanırım...
Neyse sonuç olarak, Muğla sahillerinde bu dünya tatlısı hayvanı görürseniz, etrafınızda çocuklar varsa, nolur onu rahat bırakın... Uzak yüzün ondan, dibine girip onu dürtmeyin, ısırır bu vahşi hayvan... Kendi hayatı var ona saygı duyun yahu.. Haberlerde izlediğim etrafına 50 kişi toplanmış görüntüler artık olmasın Badem'cik için!
Lütfen....
*fotoğraf radikal.com.tr'den alınmıştır!
21.07.2008 / 20:54

Temmuz 08, 2008

rutin!

Sanırım Amerika'da olduğum sürece blogum biraz Amerika günlüğü tadında olacak ama ne yapabilirim aklımda hep buradaki sorunlar var! Alışmaya çalışıyorum, alışmak gerçekten zor... Aslında hayatı o kadar rutin yaşıyoruz ki kabul etmesek de en ufak bir değişiklikte alt üst oluyoruz. En azından ben öyle oluyormuşum! Çok maceracı bir ruha sahip olduğum söylenemez ama hep gezerim de, görürüm de, orda da yaşarım gibi düşüncelerim hep vardı. Buraya gelince de ne kadar yanlış şeyler düşündüğümü anladım. O kadar bağlı yaşıyorum ki hep bir şeylere, rutinlerimi o kadar çok seviyorum ki aslında, yeni bir şeyler yapmak, başka yollara sapmak hem korkutuyor hem de kendi eksik hissettiriyor şu anda. Alıştığım yüzleri görmeden, sesleri duymadan, yolları tepmeden yaşamak zor geliyor bana. Tamam buralara da alışırım elbet, zorunda olsam, 3-4 yıl kalacak olsam illaki alışırım... Ama seçim bana bırakılırsa asla yapamam sevdiğim her bir şeyden uzakta bunu anladım. Evet 5 gün çok erken karara varmak için farkındayım, ama içimdeki hissin değişeceğini pek de düşünmüyorum... Günleri saya saya bitirmeyi planlıyorum... Bir bakmışım 4 Ekim olmuş, uçağa binmişim, İstanbul'a gelmişim... Alıştığım her şeye geri dönmüşüm. Alıştığım kapıyı alıştığım anahtarla açmışım, hep kullandığım telefonla sevgiliyi aramışım, en sevdiğim çorbayı yapmışım, camdan dışarı bakıp o ağacı görmüşüm, hep bindiğim otobüse binip Mecidiyeköy'e gitmişim... Her şey kendi rutinimle devam etmiş...Bir bakmışım dönmüşüm...
07.07.08 / Sa: 18:48

Temmuz 06, 2008

Dertliyim dertli!!!

Hiç mutlu değilim! Ben böyle olmasını planlamamıştım... Ailemi, sevgilimi, arkadaşlarımı, Bodrum'da geçireceğim sıcacık yazı bırakıp gelirken burada deli gibi eğlenmesem de biraz daha mutlu olacağımı umut etmiştim. İlk günlerden bu yargıya varmak için çok erken biliyorum ama deliriyorum düşündükçe 3 ay boyunca burdayım! Bugün en sonunda kendimi tutamayıp webcam karşısında anneme de ağladıktan sonra kendimi bok gibi hissettiğimden emin oldum. Gerçekten yapıcak hiçbir şey olmayan bir yerdeyim. Neyse söylenmeyi şurada kesiyorum... Ve bazı pratik sorunlarımdan bahsetmek üzere yeni bir paragraf açıyorum!

1. Bisiklet: Ben bisiklete binmeyi bilmiyorum!!! Evet bu korkunç gerçekten hep biraz utanmışımdır aslında ama bu yaza kadar başıma bu kadar bela olcağını hiç düşünmemiştim. Burada herkes bisikletiyle geziyor, kapıda binmem için hazır duran bir bisiklet bekliyor, hatta kiraladığım evdeki ev sahiplerim bana bisiklet veriyor ama ben bisiklete binmeyi bilmiyorum. Çok üzücü bir şey bence bu. Böyle deyince bana bile mutsuz bir çocukluk çağrıştırıyor bisiklete binememek. Oysa ki düşünüyorum hiç de mutsuz değildim ben. Hiç eksikliğini hissetmedim bisiklete binememenin bugün olduğu kadar. Tabi ki de isterdim Ada'da büyük bisiklet turu yapmayı ama hiç de hayıflanmadım, kimse öğretsin istemedim. Ama şu anda bisiklete binmeyi bilseydim, en azından onla turlar şu beni boğan sıkıntımdan kurtulurdum diyorum.

2. Uçan haşereler: Yani bu hayvanlar korkuyorum, korkmanın yanında da korkunç bir derecede iğreniyorum. Hele bir de vızıldamaları yok mu kulağımın dibinde. Evet şu fotoğrafta doğa harikası gibi göründüklerinin farkındayım, ve eminim kendilerinin besin zincirinde, biyolojik döngüde pek bir önemli yerleri vardır ama mümkünse benden uzak dursunlar. Dün odama giren şu fotoğraftaki kırmızı olmayan mahlukata benzeyen yaratık beni saatlerce ağlattığı yetmemiş gibi sabah uyandığımda paranoyakça odanın her köşesine bakmama sebep oldu. Bugün birazcık olsun hava alıp evden çıkmak için markete giderken kafama yapışıp inatla uzaklaşmayan kara sinek benzeri hayvan da ayrı bir hikaye. Uçan hayvanlardan bir tek kuşları seviyorum, diğerleri ömrüm boyunca benden uzak olsun diliyorum olmaz mı???


3. Aşk: İlk defa böyle ayrı kaldım sevgiliden. Kendisi 8 yıldır hayatımda, 4 yıldır sevgili ve 4 yıldır biz hep dip dibeydik. Tatilde de birlikteydik, kışın da birlikteydik. En fazla 1 hafta 10 günlük aralar girdi... Onun dışında her gün birbirini gören iki insandık... Ve şimdi aramızda kooocaman bir okyanus var ve 3 ay boyunca bu duruma katlanmak zorundayım. O kadar alışkınım ki en ufak şeyde onu aramaya şimdi sevgili Cellocanların bir tarafıma kaçacağını bile bile dayanamayıp arıyorum onu. Sesini duymazsam uyuyamam gibi hissediyorum, hatta sesini duymazsam uyanamam güne başlayamam gibi hissediyorum. En zoru onsuzluğa alışmak... Bir daha bu derece bir deliliği asla yapmıycam, aldım ben dersimi. Onsuz olduktan sonra anlamı yok hiçbir şeyin...

05.07.08 / Sa: 19:55

Temmuz 05, 2008

happy 4th of July!

Efendim birincisi 4th of July kadar gereksiz bir kutlama daha var mıdır dünya üzerinde bilemedim. Saatlerdir yaptıkları tek şey gümbür gümbür havai fişek atıp, milyon dolarları havaya saçmak. Yok gitmedim izlemedim gezmedim görmedim ama herhangi bir mantığa sığdığını sanmıyorum bu kutlamanın. Demin yukarıya çıkıp Ori'ye (kedi oluyor kendisi) baktım hayvancağız napcağını şaşırmıştı. Zaten çok tırsak bir şey bir de çekingen ondan bana hiç pas vermiyor sevdirmedi de kendini gitti yatağın altına girdi.. Şu anda çok gümbürdüyor ortalık korkuyor mudur acaba? Ben bile korkuyorum... Ama ne yapabilirim ki sevdirmiyor kendini gidiyim bir de beni mi tırmalasın... En iyisi o kendi çapında korksun ben kendi çapımda... Heralde alışıktır biraz bu durumlara? Ben değilim mesela ondan ben Ori the Cat'den daha çok korkuyorum, idda ediyorum.
En korkunç olayı bugün odama giren iğrenç amazon sinek-pervane-helikopter böceğimsi şeyle yaşadım. Vızır vızır ışığa yapıştı kaldı. Sevgiliyi aradım ağladım, ağladım, ağladım... Elim ayağım titredi... Hala odadan çıktı mı emin değilim ve hala çok korkuyorum... Umarım çıkmıştır....
Çok kolay olduğunu söyleyemiycem burada olmanın. Hiçbir şey toz pembe değil. Kendimi baya bir yalnız hissediyorum şu an itibariyle... Tamam daha 3 gün oldu ve bunun 2 günü evdeydm ama yine de bir garip... Anlatmak istediğim aklımda olan o kadar çok şey vardı ki... Düşüncelerim darmadağın kelimelerimi toparlayamıyorum... Tek istediğim yarının daha güzel bir gün olması!
04.07.08 / Sa: 21:27