Ağustos 16, 2008

Bunları unutma 2

Bunları unutma seanslarım devam ediyor. Konferans süresince de edicek. İstemeyen okumamalı. Bu benim kendime notum, üzgünüm!
* "Human trafficking" denilen insanların yasadışı olarak ülkeler arası ve ülke içinde ticaretinin yapılmasıyla ilgili tüyler ürperten bir seansta istatistikler korkutucuydu. United Nations'ın yaptığı istatistikde yılda 800.000 kişinin dünya çapında ticaretinin yapıldığı, bunların %50'sinin reşit olmadığı ve %70'inin seks işçisi olarak kullanıldığını açıklanmış. Haliyle yasadışı olduğu için bu olayın ne kadar bilinmeyen vaka olduğu ve bu rakamların ülkelerin kendi içinde değil sadece ülkeler arasında satılan, bir yerden bir yere götürülen insanlar olduğunun altını çizmekte yarar var. Tabi bunun yasadışı olması değil olay tamamen insan hakları ihlali olması. Tahmin etmesi zor değil heralde Türkiye'nin de bu "endüstri"de geniş bir payı olduğunu...
* Jerome Kagan'ın konuşmasına gittim bugün. Psikolojinin başka büyük bir ismi... Psikolojiyi pozitif bilim yapıcam diye uğraşırken tarihle olan bağını unutmamanın ne kadar önemli olduğunu mükemmel bir konuşmayla vurguladı.
* Bugünün en popüler konuşmasıydı sanırım John Elder Robinson'ınki. Aslında ismden tanımasanız bile kitabı duymuş olma ihtimalinizin yüksek olduğunu düşünüyorum Look Me in the Eye: My Life with Asperger's kitabının yazarı. Belki onu değil ama kardeşini duymuş, okumuş olanlarınız vardır kardeşi Augusten Burroughs- Running With Scissors kitabının yazarı, kitabı okumadıysanız bile filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. John Elder Robinson (JER) ancak 40 yaşında Asperger tanısı almış bir insan olarak geçirdiği zor çocukluğu anlattı. Augusten Burroughs'un anılarından da bildiğimiz gibi alkolik bir baba, hafif borderlinesal bir anne ve Asperger'in getirdiği sosyal bağ kuramama JER'ın çocukluk hayatını kabusa dönüştürmüş. Aradığı huzuru makinelerde bulan JER uyum sağlayamadığı için, ya ayak uydurursun ya hastaneye kapatırız seni tehditleri aldığı için, okuldan ayrılmış. O kadar güzel anlattı ki bugün her şeyi, Asperger olduğuna inanmak imkansızdı. Onu ele veren tek küçük ayrıntı gözlerini ayırmakta zorlandığı "taban"dı sadece.... Harika, eğlenceli ve etkileyici bir konuşmaydı. Bu arada ilgilenenler için JER'in blogu şu linkte.
* Ve favorim Zimbardo, doyamadım bugün yine gördüm kendisini. Oturum başkanlığını yaptığı "Assymmetric Conflict" (Asimetrik Anlaşmazlık olarak tercüme edebilir miyiz acaba?) kavramının tanımını şöyle yaparak açtı oturumu: "Small group of people want to kick ass of big group of people". Şirin misin be adam diye içimden geçirdim yine. Bir yerde de Amerika'nın terörizme karşı açtığı ironik savaştan bahsederken, terörizmle karşı olan savaşı kazanıp kazanmadığınızı nasıl anlayabilirsiniz ki diye sordu. Ve ekledi "Sonuçta 7 yıldır Amerika'ya karşı bir saldırı olmuyor, bu savaşı kazandı terörizm bitti anlamına mı geliyor. Yani artık havaalanında ayakkabımı, kemerimi, pantolonumu çıkarmama gerek yok anlamına mı geliyor?"...

15.08.2008 / 22:20

Google me...

Blog yazmaya ilk başladığımda, tahmin edersiniz ki çok uzak bir geçmiş değil bu, kimsenin okumayacağından emindim. Bir iki kişi maksimum okur ben kendi kendime yazarım işte diyordum. Zaten amacım okunmak değil yazmaktı. Tabi aslında derinlerde bir yerde her zaman "sesimi duyun" isteğinin yattığı yadsınamaz bir gerçek, bence... Daha sonra acaba okuyan var mı merakı sardı beni. Nasıl öğrenebilirim, sayaç koysam sayfaya derken bu istatistik tutan siteyi keşfettim. Aslında çoğu blogger biliyordur reklam yapmıyım, adını vermiyim!
En sevdiğim yanı bu sitenin hem sayfanızda gözükmüyor hem de ayrıntılı istatistik tutuyor. Günde kaç kişi ziyaret etmiş, kaçı ilk defa gelmiş, kim hangi linkten gelmiş... En sevdiğim özelliği ise arama motorlarında bir şey arayıp şans eseri sizin sayfanıza düşen insanları da ayrı bir şekilde göstermesi. Yani hangi kelimeler aranmış ve sen bulunmuşsun. Genelde öyle gelen insanlar 0 (sıfır) saniye kalıp çıkıyorlar sayfadan çünkü bambaşka bir şey arıyor oluyorlar ve bunun blog olduğunu görür görmez direk sayfayı kapıyorlar. Ondan ilk kez gelen insanların sayısı çok olsa da okunduğun anlamına gelmiyor bu...
İstatistiklere bakarken özellikle bu arama motorlarına bakmaya bayılıyorum çünkü Türk insanının internetten ne anladığını, küçük ve rastgele olmayan bir örneklem grubuyla da olsa biraz gösteriyor bana.

İlgimi ilk çeken şey ne kadar çok roman dansıyla ilgili şeyin aratıldığıydı Bir yazımda Roman dansı yapan kız çocuğu ve ceza alan programdan bahsetmiştim ve başlığını "İlle de Roman olsun" yapmıştım. Arama motorlarında blogumun bulunmasına en önemli sebebin bu olduğunu görünce ilk şaşırdım. Ama sonra yaptığım küçük bir araştırma sonucundan kutsal bilgi kaynağından öğrendiğime göre bu yaz döneminde ekrana gelen bir yarışmanın adıymış. Ve insanlar büyük ihtimalle o yarışmadan görüntülere ulaşabilmek için bunu aratıyorlar ve karşılarına ben çıkıyorum! Örnek aratılan kelime öbekleri:
* illede roman olsun babasının kızı foto
* roman havası oynamayı öğret
* ritim illede roman olsun
* dünyanın en güzel roman havası oynayan kızı
Ve daha bir dolu roman havası ve bu yarışmayla ilgili aratılanlar. Üzgünüm hiçbir ticari kaygı gütmeden koyduğum bir başlıktı...

Bunun dışında çok komik ve dramatik aramalarla sayfama uğranıyor. Burda kimseyi yermek, ya da dalga geçmek değil amacım. Sadece ilgimi çektiği için yazıyorum. Mesela:

* tekme atan japon: ben buna çok güldüm! Bu aramayla 1 mayıs yazıma ulaşmış olan insan ne düşünmüştür acaba... Şimdi bunu herhangi bir internet arama motoruna aratmak da insana ne kazandırır orası ayrı. Acaba yeni teknikler mi öğrenmek istiyor bu insan, ya da belki de küçük bir çocuk uzakdoğu sporları merakı falan... Bunu arama motoruna yazıyor ve benim 1 mayıs yazımla karşılaşıyor!! Komik!

* sevgiliden ayrilip ayni yerde çalişmak: Hö? Yani bunu arattın sonra ne bekliyorsun. Sana öğütler vermesini mi, ya da bir takım paylaşım grubu gibi bir oluşuma mı ulaşmayı? Alt tarafı sevgilinden ayrılmışsın ve aynı şirkette çalışıyorsun bu konuyla ilgili internet sana ne sunabilir ki? Veeee bunu benim blogumla nasıl bir bağlantısı olabilir?? Anasayfa çıkmış karşısına bunu aratan insanın... Anlamadım.

* serge gainsbourg anlatılacak: Bu internetin ödevler için kopyala yapıştır kaynağı olduğu günümüzü çok güzel anlatan bir arama. Yani bunu aratan insan direk komutuyla motorunun yazmış. Serge Gainsbourg diye aratmıyor "anlatılacak" kelimesini de ekliyor ki sevgili arama motorunun aklı karışmasın, bu insanın bu kişiyi niye arattığını anlayıp ona göre sonuçlar çıkarsın...

* vize randevu tarihinde orda olmasam: Hadi bu biraz daha anlaşılır bir arama. Ama yine farkındaysanız karşılıklı muhabbet eder gibi arama motoruyla bu kişi. Vize randevusu gibi genel bir aratma yapmıyor, "ya orda olmasam o zaman ne olur be kardeş" modunda dert yanıyor bilgisayara. Ama yine daha makul bir arama... Ve karşısında şanssızlık eseri olarak beni buluyor orası ayrı.

* bodrumda çektim: Hmm... Ne çektiğiyle ilgili detaylara girmek istemiyorum, zaten bilmiyorum da, giremem istesem de. Ama böyle bir şey niye internette aratılır? Fikri olan, benim yok!

* bisiklete binmeyi bilmiyorum: Aha gördünüz mü!!!Yalnız değilim, bilmeyen başka insanlar da var bilmedikleri gibi internetten ona bisiklete binmeyi öğretmesini bekliyorlar. Ya da başka bisiklete binemeyen insanlara ulaşıp bir kulüp kurmak istiyorlar. Başka ne sebepten aratılır ki bu?

*duygu teorileri: Yaşasın biri psikolojiyle ilgili bir şey aratmış ve beni bulmuş! Ama duygu teorileriyle ilgili yazım çok tırışkaydı, yurtta balkonda içtikten sonra iki oda arkadaşımın sapıtmasıyla ilgili yazdığım bir yazıydı. Okumamıştır bile bunu aratan kişi onu.

*Feli: Biri Feli'yi aratmış beni bulmuş. Nasıl bir şans bu? Sonuçta bir sürü internet sayfası çıkmıştır, hem tek kelime hem İngilizce-gibi hem Feli. Güzel, güzel.. Okudu mu o insan merak ediyorum ama...

* herkesten nefret ediyorum babamdan da ne verdi bana: En patolojiğini en sona bıraktım. Aslında bu gülüncek eğlenilcek bir şey değil. Ama bunu internette aratmanın altında yatanları öğrenmek çok isterdim. Yani bunu aratınca neye ulaşmayı umduğunu bu insanın. Belki şarkı sözüdür, belki şiir... Ama direk kendi deneyimini yazıp arama motorunda aratmak... Enteresan değil mi?

Eminim bunları aratanlar 0 saniye durup çıkanlar blogumdan. Ondan herhangi bir şekilde alıncaklarını falan sanmıyorum. Sadece arama motoruyla resmen diyalog kurduğunu düşünen insanlar olduğuna inanıyorum. Karşılıklı muhabbet eder modunda internette bir şeyler arayan insanlar... Yine de sayfama uğradıkları için 0 saniye de olsa teşekkür ederim, şeref verdiler, yine bekleriz....

15.08.2008 / 21:35

Ağustos 15, 2008

Bunları unutma!

Uyumadan önce... Bu yazıyı okumayın psikolojiyle ilgilenmiyorsanız... Ben bunu kendim için yazıyorum, unutmamak için... O kadar güzel şeyler vardı ki bugün konferansta beynime kazımalıyım diye düşünüyorum, onun için buraya da yazıyorum. Kendime not vari bir şey.

* "Saving lives globally starts with changing minds locally." Pepperdine Üniversitesi'nden Thema Bryant-Davis sunumunda kullandı bu sözü. Konu çok rahatsız edici, tüyler ürperticiydi. Sudan Darfur'da yerel halka yapılan binbir çeşit işkence, taciz, kıyımlar ve özellikle kız çocukları ve kadınlara yapılanlar ve hayatta kalabilenler üzerinde bunların bıraktığı kalıcı etki... Dinlerken bile tüyler ürperten bir konuydu. Ve nasıl kelime oyunu peşine düşüldüğünü belirtti Dr. Davis, biz "soykırım yapmıyoruz" diye kendini savunan hükümeti. Adı ne olursa olsun bir halka psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet uyguluyorsunuz, ve hayatları boyunca silinmiycek bir travma yaşatıyorsunuz tabi canlı kalanlara... Bu eylemin adının ne olduğunun önemi ne?

* Bu korkunç şeyden sonra biraz daha keyifli bir anekdot. Bir seans terapistin danışanına yeri geldiğinde kızan, yeri geldiğinde yalan söyleyen yeri geldiğinde de seans sırasında ağlayan bir "insan" olduğuyla ilgiliydi. En küçük odayı vermelerine rağmen en kalabalık seans buydu, yerde oturduk bir dolu insan. Gerçekten çok az araştırmanın olduğu bir alan olsa da çok keyifli bir seanstı, gerçek terapi eğitiminin insanlıktan çıkıp karşındakini "iyileştirme" ya da "düzeltme" amacı taşımak olmadığını, terapistin hala insan olduğunu altını çize çize anlattılar!

* Derald Wing Sue özellikle Amerika'da çok tanınan, psikolojinin büyük isimlerinden biri ve bugün onu da dinleme şansım oldu! O da azınlık olmaktan, kökeninin farklı olması sebebiyle yaşadıklarından bahsetti. Onun teorisi aslında açık olarak ırkçı hareketlerde bulunmasalar da günlük hayatta birçok insanın ırkçı mikro-agresyonlarının olduğu bunun sadece farkında olmadıkları ve farkında olmadıkları için daha büyük hasarlara yol açtıkları-- çoook kaba bir şekilde. Yani Prof. Sue diyor ki sen gerçekten ne hissettiğini gölgelemeye devam edersen karşındaki insana daha çok zarar verirsin. Mesela bir örneği, kendisine sürekli "Aaane kadar iyi İngilizce konuşuyorsunuz!" diyen insanlar. Prof Sue Amerika doğumlu, Uzak Doğu kökenli bir insan... Bu ve bunun gibi birçok şey aslında farkında olmadan etnik ayrımcılığa zemin hazırlıyor diyebiliriz Prof Sue'ya göre.

* Zimbardo'ya geri dönüyorum. Bütün şirinliğiyle Amerika'lıların nasıl kendi ülkelerine "melting pot" diye adlandırdıklarını ve bunun saçmalığını anlattı. "You put people in a pot, you stir it and melt it.." şeklinde. Kullanılması gereken asıl kelimenin, yavaş yavaş kullanılmaya başlanan "mozaik" olduğundan bahsetti. Kimseyi eritmenize gerek yok, yan yana koyun yeter dedi... Yani farklılıklardan sorun çıkarmayın, farklılıklardan mutlu olun dedi... Aslında biz Türkiye için "kültür mozaiği" söz öbeğini bol bol kullanırız. Ama her şeyde olduğu gibi bu sadece lafta kalıyor. Yan yana koymak ne kelime adını anmaya korkuyoruz mozaiğin diğer parçalarının. Sebep, milletin bütünlüğüne zarar verebilir?!

* Ve bundan bahsetmeden olmaz... Unutmamam gereken bir kare dönüş yolunda karşıma çıktı. Bunun bilimsel açıklamasını aşırı iyi bilmiyorum, ışık kırılıyor, yağmur, güneş bıdı bıdı... Biri açıklarsa sevinirim. Ama yine de çok başka bir oluşum bu. Tamam gökkuşağından ponilerin zıpladığına inancak kadar masallara inanmıyorum ama bunun buz gibi soğuk bilimsel açıklamasını da çok bilmek istemiyorum. Yine de yanından geçerken dilek dilemek istiyorum... Renklere bakıp hayran olmak istiyorum... Çok güzel değil mi???

uzun bir gün, güzel bir gün

Sabahın 5'inde uyanıp, akşam 7 buçukta eve geldiğim şu günü apayrı bir şekilde kayıtlara geçirmek istiyorum. APA'nın 116. konferansını Boston'da yapıyor olması benim için çok büyük bir şans sanırım. 4 gün boyunca, koskoca kongre merkezinde bir salondan diğerine koşup birçok çalışmanın sunumlarını dinliycem. Amerika'da araştırmacılara sağlanan imkanlar, fonlar konusuna daha önce değinmiştim sanırım. Fonu ya da bursu aldıktan sonra bu insanlar gerçekten mükemmel araştırmalar yapıyor, dinlemeye doyamıycağınız (psikolojiyi seviyorsanız tabi!) sunumlar hazırlıyorlar. İşte bu muhteşem kongre maratonunda bugün 4 yıllık lisans hayatım boyunca ismini hep duyduğum, hazırladığı programı ("today on Discovering Psychology") izleyerek bir dolu şey öğrendiğim, her zaman simsiyah olan saçlarına, değişmeyen sakal-bıyığına ve Stanford'ın duvarına yaslanarak yaptığı konuşmalarına hayran olarak, bazen de gülerek izlediğim profesör, Phillip G. Zimbardo'yu canlı olarak görme, onun tartışmacı olarak katıldığı seansı izleme fırsatı elde ettim! Tabi programlardaki karizmasi yaşlılığın getirdiği handikaplarla azalsa da, bastonundan destek alarak yürüse de sıcaklığı, komikliği ve sürükleyici konuşması "işte budur" dedirtti bana yine. Konu İtalyan-Amerikalıların Amerika'da basmakalıp düşünceler (stereotype) yüzünden yaşadıklarıydı genel olarak. 3 konuşmacı daha vardı ve gerçekten çok eğlenceli bir seansdı. Zimbardo bütün sıcak kanlılığıyla, New York Bronx'daki çocukluğunu, California'daki çocukların İtalyan mafyasıyla alakası olduğunu sandığı için onla arkadaş olmak ve yanına bile oturmak istemediğini, kendi kendine "acaba kokuyor muyum", "sorun ne" diye düşündüğünü, bu ayrımcılıkları çocuk haliyle anlamlandırmaya çalıştığını ve mavi gözlü ve büyük burunlu olduğu için Yahudi sanılıp çocuklar tarafından Bronx'ta nasıl dayak yediğini anlattı. Yani o bize gülerek anlatsa da aslında çok da derinde olmayan ve gözle görülen mesaj küçük bir çocuğun, ya da bir yetişkinin sadece bir etnik gruba ait diye ya da bir ülkenin vatandaşı diye, ya da herhangi bir dine inanıyor diye nasıl ezbere düşüncelerle yargılanabildiği ve bunun o insanda ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğiydi. Zimbardo bugün psikoloji dünyasının en tanınmış isimlerinden biri olsa da çocukluğunda birçok ayrımcı harekete maruz kalmış. En enteresanı daha lisans öğrencisiyken bir makalesi yayımlanmış ve birçok kulübün başkanlığını yapmış olmasına rağmen Yale'e doktora için başvurduğunda siyahi olup olmadığını anlayamadıkları için bekleme listesine alınmış ve en sonunda yüz yüze yapılan bir görüşmeden sonra kabul edilmiş. Bütün bu hikayeleri bütün şirinliğiyle anlattı Zimbardo ve hayran kaldım ona! İşin özü İtalyan-Amerikalılar bir çok ayrımcılığa mafya oldukları düşünüldüğü için maruz kalmış. Bizim bayıla bayıla izlediğimiz Don Vito Corleone (Godfather) İtalyan asıllı Amerikalılara karşı oluşan ve hala var olan "suçlu, mafya" etiketinin önemli etkenlerinden biri olmuş aslında bir yerde. Tabi bunların yanında psikoloji dünyasının ayrımcılığa en büyük katkılarından biri olan "zeka testleri"nde Amerika'daki hayata yabancı olan İtalyanlar'ın düşük puanlar elde etmesi tuz biber olmuş bu sürece...

Zimbardo'nun en çok tanındığı deneyi aslında "Stanford Prison Experiment"tır. Sanırım bunu Zimbardo deneyi diye abuk bir şekilde çeviriyorlar sanki Zimbardo başka deney yapmamış gibi. Neyse bir filme bile konu olmuş, popüler ve klasik diyebileceğimiz psikoloji deneylerinden biri bu aslında ondan birçok kişinin bildiğini düşünüyorum. Olay Zimbardo'nun Stanford'ın psikoloji binasının bodrum katını geçici bir hapishaneye dönüştürmesiyle başlıyor. İlanlarla gönüllü olarak çalışmaya katılan öğrenciler gardiyanlar ve mahkumlar olmak üzere rastgele bir şekilde iki grup oluşturuyorlar. Deneyin amacı tahmin edebileceğiniz üzere güç ilişkilerini ve insanların belli pozisyonlarda nasıl davrandıklarını incelemek. Gardiyanlar ellerinde tahta sopaları ve gözlerinde kocaman gözlükleriyle güçlü tarafı; parmak izleri alınan, fotoğrafları çekilen ve bir zincirle gezen mahkumlarsa haliyle güçsüz tarafı temsil ediyor. Birkaç hafta sürmesi düşünülen deneyi 7 günde bitirmek zorunda kalıyor Zimbardo ve ekibi. Sebebi gardiyan rolündekilerin kendilerini bu güce kaptırıp mahkumlara işkence etmeye başlaması, mahkum rolündekilerin ise bunun bir deney olduğunu bildiği halde sinir krizleri, panik ataklar gibi çeşitli psikolojik semptomlar geliştirmesi olarak özetlenebilir belki de. Hatta Zimbardo kendi anılarını anlatırken kendisini deneyi yapan araştırmacı gibi değilde hapishanenin müdürü gibi hissetmeye nasıl kaptırdığını anlatır. Sonuç olarak bu deney 1970lerde, henüz psikoloji ilk adımlarını atmaya çalışırken sosyal psikoloji en çok ilgiyi çeken alanken yapılmış. Ve tahmin edersiniz ki henüz kurulmamış olan etik komiteler ve etik kuralların yoksunluğu böyle bir deneyin olmasına izin vermiş. Bugün Zimbardo bu deneyi yapabilir miydi, tabi ki hayır... Ama belki zamanında bunun yapılması bugün birçok güç ilişkisini açıklamamıza olanak tanımış. Çok enteresan bir ayrıntıyı da bugün öğrendim, zamanının en çok ses getiren ve etik olmaktan çok uzakta görülen iki deneyin sahipleri, psikolojide çok önemli iki isim, Philip Zimbardo ve Stanley Milgram lise arkadaşıymış. Nasıl bir lise hayatları oldu acaba bu deneyleri tasarlamak için? Şaka bir yana bir efsaneyi dinledim bugün, süper bir insanmış onu öğrendim, mutluyum!

Ağustos 12, 2008

Dünyanın bir ucunda, çok da uzak olmayan bir ucunda insanlar ölüyor. Görmeye katlanamadığım fotoğrafları yayıyorlar internet aracılığıyla. Soğuk savaş fotoğraflarının en sıcak yanının kan ve gözyaşı olduğunu fark ettim bugün. Savaşın en insani, tek insani yanının onlar olduğunu... Savaşın tek insani yanının acı olduğunu fark ettim bir kez daha.
Bir toprağın üstünde hangi desen kumaş dalgalancak sorusu, o toprağın üstünde hangi harfler yanyana getirilerek iletişim kurulcak sorusu yüzyıllar boyunca kan ve gözyaşı getirmiş işte... Hala mı anlamıyorlar, anlamak mı istemiyorlar?

Amerika çeşitli eyaletlerinde kapalı alanda sigara içilmesini yasaklarken bir dolu tartışma yaşamış. Çoğu insan karşı çıkmış bu yasağa. Ama devlet yetkilileri,vs... sağlığa zararlı olduğunu, dünyanın birçok yerinde daha yasaklanması gerektiğini birbirinden değişik araştırmalarla savunmuş. Yani her zaman yaptığı taktiği uygulamış yine... İlk kötülüğü ortaya at, dünyaya yay... Sonra da bu kötüdür de geri çek, "en çok bilen"i oyna.

Diyormuş ki Amerika; "Çabuk ateşkes yapın".
Perhiz bir yanda, lahana turşusu diğer yanda... Açıkla bakalım bu denklemi Amerikanca...

11.08.08 / Sa: 21:36

canım istedi yazdım!

Ne yazsam ne yazsam... O zaman izlemeye doyamadığım şeylerden karakter analizi yapsam. Madem boşum kendime bunu görev edindim. Efendim ilk olarak F-R-I-E-N-D-S'le başlayalım o zaman. Aman dikkat diyorum bu dizi bağımlılık yapar. Aynı bölümü toplam 10 kere izlemiş olabilirsiniz, bir gün gelir yine izlersiniz yine gülersiniz. Espriler güzeldir, yerindedir.. Karakterlere alışınca sanki kırk yıldır tanıyormuşunuz gibi hissedersiniz... 25 dakika sürdüğü için yatmadan önce bir bölüm izlenmesi hem uyku moduna sokar sizi, hem de günü güzel bitirttirir. Yalnızsam bir şey izlerken genelde sesli gülmem, ama bu dizide resmen tek başıma krize girdiğim zamanları bilirim. Ve fark etmez bölümü 3. ya da 4. izleyişinizin olması yine de gülersiniz. Belki ben de bir hafıza problemi vardır hepsine ek olarak ama tek ben değilim bunu yaşayan onun için doğrudur kanımca söylediklerim. Derler ki "you can never have enough Friends".
Şimdi bu insanlar New York City gibi muazzam bir yerde, Manhattan'da yaşarlar. Hepsi güzeldir, hepsi yakışıklıdır. Tipik Amerikan dizisidir, hep beyaz tenli insanlar oynuyordur, ağlarlar kızarlar yine birbirlerinden vazgeçmezlerdir... Zaman içinde milyonlarca değişik eleştiriye maruz kalmışlardır. Amaaa... Komiklerdir!!! Karakterleri sıralarsak ilk sırayı en az sevdiğime vererek başlamalıyım bence!

Monica:
Biraz bilgilerimizi tazeleyelim... Büyük üstad Sigmund Freud ne demişti, insanlar gelişirken bir takım psiko-seksüel dönemlerden geçerler. Ama bazı insanlar, bazı dönemleri ailelerinin yaklaşımı sebebiyle doğru şekilde atlatamaz ve o dönemde sıkışıp kalır. Bu dönemler Türk milletinin Freud'u "ahahaha sapık herif!" diye parmakla göstermesine sebebiyet veren isimlere sahiptir; Oral, Anal, Fallik, Gizlilik Dönemi (Latency- ne garip bir tercüme bu yarabbim!) ve Genital. Şimdi Monica Anal dönemde bir güzel sıkışıp kalmış bir karakterdir. Anal retentive olarak adlandırılan bu durumda aşırı titizlik, inatçılık, hırslı olma vs gibi Monica'da bulunan bütün özellikler görülmektedir. Courtney Cox'un canlandırdığı Monica karakterinin dominantlığı sanki Courtney Cox'un kendisinde de vardır gibi gelir bana hep... Bu kadın delidir, telefon azıcık yana kaysa anlar, kazanma hırsı tavandadır, Amerika'nın istediği kadındır, Amerika'nın yarattığı kadındır... Pek sevmem kendisini!

Phoebe:
Çok enteresan bir karakterdir! Şimdilerde "new-age" denilen, yoga, meditasyon, kokulu mumlar tütsüler, mayıştıran müzikler kadınıdır Phoebe. Annesi intihar etmiş, babasını hiç tanımamıştır. Bir süre sokakta yaşamış, liseye gitmemiştir. Değişik boyutlarla ilişki kurabildiğini idda etmektedir. Masözdür ama aynı zamanda korkunç sesiyle garip şarkılar yazıp söylemektedir. En ünlüsü "Smelly caaaat, smelly caaat what are they feeding you...."dur. Bir tane ikiz kardeşi vardır, ama görüşmezler. Phoebe'yi canlandıran Lisa Kudrow aslında en büyükleri sanırım Friends ekibinde. 4. sezonda hamile kaldığı için diziye değişik bir durum eklenmiştir ve Phoebe erkek kardeşinin bebeklerini kendi rahminde taşıyarak doğurmuştur. Bana sorarsanız Friends tarihinin en duygusal sahnelerinden biri Phoebe o bebişleri doğurduktan sonra yaşanandır.

Ross: Bu adam apayrı bir efsanedir kanımca. Bence Friends ekibinde vücut dilini ve mimiklerini en iyi kullanan kişidir David Schiwimmer. Efsane bölümleri vardır, tepine tepine gülerek izleyeceğiniz. Monica'nın abisidir, 10 yıl içinde 3 kere boşanmıştır. İlk karısı gay olduğunu keşfetmiş ve terk etmiştir Ross'u, ikinci karısıyla evlenirken yanlış isim söylediği için ayrılmıştır, 3. karısı ise çoook sarhoş bir Vegas akşamında evlendiği Rachel'dır ve 1 ay içinde boşanmışlardır haliyle. Rachel'a aşıktır bu adam liseden beri. En efsane bölümlerinden biri deri pantolon giyip bir buluşmaya gittiği gündür. Sıcaktan deri pantolon yapışmış, Joey'in önerisi üzerine pudra dökülmüştür, sonra da pudranın üstüne losyon sürülünce feci komik sahneler ortaya çıkmıştır. Bir de Ross'un iyi olduğu bir bölüm vardır (Ross is Fine) süperdir süper!!!

Rachel: Jennifer Aniston çok bir şirindir kanımca. Brad Pitt kendisini erkeklerin hayali Angelina Jolie için terk ettiğinde küfür etmiştim çok. Neyse o zaman bilmiyorduk tabi Brad-Angeline ikilisinin çok özel bir görev üstlendiklerini, Amerika'nın popülasyonunu bütün ülkelerinin toplamının iki katına çıkarmak gibi. Neyse Rachel zengin aile kızıdır dizide. Düğününden kaçıp geldiği lise arkadaşı Monica'nın yanında yaşamaya başlar. İlk sezonlarda çalışma hayatına alışmaya çalışan Rachel'ı son sezonlarda Louis Viotton (nasıl yazılıyor bu meret) ve Ralph Lauren'de çalışırken görürürz. Ross'dan bir bebeği olur bıdı bıdı... Alışveriş delisidir kendisi, onun dışında sulugözdür, bebektir. İki kız kardeşi vardır, ikisi de birbirinden şımarıktır. Rachel aralarında en olgunu kalır zamanla. Güzeldir, güzel giyinir. İzlemek keyiflidir Rachel'ı. O da Ross'a aşıktır. Ross'un kıskançlıklarından dolayı ilişkilerine ara vermişler, ve Ross ilk geceden başka bir kadınla yatarak aldatmıştır Rachel'ı. Ve 7 sezon boyunca sürecek olan "We were on a break" kavgası çıkmıştır. Severim bu kadını,
Joey: İtalyan aktör Joey Tribianni! Joey'nin hayatından 3 tane önemli şey vardır; birrr kadınlar yani seks, ikiiii yemek, üüüçç arkadaşları. Bir bölümde yemek mi seks mi, birinden vazgeçmek zorunda kalsan hangisini seçersin sorusuna uzun süre bocalayıp en sonunda "I want women on bread" diye cevap vermiştir. Cahildir sözüm ona. Okumaz, çok şey bilmez. En çok okuduğu şey "Sports Illustrated"dır. Knicks taraftarıdır. Cuma geceleri 2 pizzasız geçmez. Chandler'la kucaklaşmaları dillere destandır. Dikiş tutturmaya çalışan bir aktördür, 10 yıl içinde birbirinden korkunç yapımlarda rol almıştır ama umudunu hiç yitirmemiştir. Hatta bir bölümde Freud'u bile oynamışlığı vardır. Komiktir bu adam... Çocuksu yanı en ağır basan karakterdir. Sahip oldukları ördek ve tavuğun öldüklerine değil de başka bir çiftlikte yaşamaya gittiklerine inanmıştır kolaycana. Hep çapkındır hep çapkın...

Chandler: İşte benim favorim... Bu adam doğal komiktir. En olgun ama aynı zamanda bağlanmaktan en çok korkan adamdır. İlk evlenendir ama ilişkilerde en başarısız olandır. Babası "drag queen"dir, annesi 40ından sonra erotik kitaplar yazmaya başlamış bir yazardır. Bir şükran gününde annesiyle babası ayrılcaklarını açıkladığı için şükran günü yemeği asla yemez. Küçükken yaşadığı travmayla bağlantılı olarak kendini rahatsız hissettiğinde gereksiz şakalar yapma durumuna tutulmuştur! Sürekli şaka yapar, bazıları bayar insanları. Bu adam bambaşkadır. Friends'in en çok izlenen dizi olduğu 10 yıl boyunca en çok şey yaşayan Matthew Perry olmuştur. Alkol ve reçeteli ilaç bağımlılığıyla uğraşırken bir yandan diziye devam etmiş, bunun yansıması olarak, bir zayıf, bir normal kiloda, bir kırmızı, bir beyaz şekilde ekrana yansımıştır. Hep bu durumu düşündüğümde ekibin desteğinin ne kadar önemli olduğu geliyor aklıma. Geçen sene çok izlenen bir Türk dizisinin oyuncusunun bağımlılığı gündeme gelmiş, ve oyuncunun diziden çıkarılcağı konuşulmuştu. Malum Türk aile değerleri, ahlak yapıları falan filan. Neyse ki sonuç olarak -sanırım- çıkarılmadı diziden oyuncu ama uzun bir süre bölümlerde gözükmedi. Friends'de ise 10 yıl süren bir bağımlılık tedavisi, inişleriyle çıkışlarıyla bir adam ve ondan vazgeçmeyen ekibin önemi gözümüze resmen sokulmuştur. Ben bu adamı apayrı seviyorum, bir otelin tuvaletinde ölü bulunmadığı için, inişi çıkışı da olsa vazgeçmediği için. Bağımlılık uzun bir süreç, durur, geri gelir... Bir kere bağımlıysan, hayatın boyunca bağımlı kalırsın... Hayatın boyunca dikkat etmelisindir yaşam tarzına... Çok zor ve uzun bir yoldur... Matthew Perry yanındaki insanlar sayesinde sanırım o yolu güzel bir şekilde yürüdü. Takıla, düşe, kalka... 10 yılı tamamladı... Chandler Bing!!!

Niye yazdım ben bu yazıyı... Hiçbir fikrim yok! içimden geldi. Ben bu adamlara gülüyorum... Aslında hiç de karakter tahlili olmadı bu... İdare edin, belki izlersiniz merak eder.
"you can never have enough Friends" diyorum... Ve ben bu diziyi izlerken arkadaşlarımı özlüyorum. Keşke biz de öyle beraber yaşasak diyorum...

11.08.08 / 20:55

Ağustos 08, 2008

nereye koşuyordu?


Bu arada aklıma geldi hayırlı olsun youtube gece gece yine bloke olmuş. Ben bu youtube'u kapayan adamla tanışmak isterim ya. Düşünsenize kalkıyor gece yatağından "ya bu çocuklar yine bir yol bulmuş youtube'a girmek için şunu bir kapıyım da geliyim hanım/bey" diye sesleniyor yanında horlayan insana...

Bir de yarın evlenmek için insanlar birbirini yiyormuş. çünkü 8.8.8 oluyormuş süpermiş, şahaneymiş, uğurluymuş... Bana göreyse tarihi yanlış yazsamda fark etmiycek gün olucak. Bu cümleyi ben bile anlamıyordum nerdeyse anladıysan tebrik ediyorum.

Bu Amerikalı insanlar niye her şeyin farklısını kullanıyor. Niye kilometre değil de mil, niye kilogram değil de pound, niye 7 ağustos 2008 değil ağustos 7 2008, niye santigrat derece değil de fahreneit?
Cansu'nun ilk günleridir, internetten hava durumuna bakar, "hmm yarın, neeee 65 derece miiiii?". Ha ha... Aslında böyle bir olay yaşamadım. Ama yaşayabilirdim. Niye korkutuyorlar beni...

Mavı ekran devam eder... Gitmez, sanki içine ettiğimin printer'ı hata vermiş gibidir cansu. Cntr+Alt+Del'e uzun basarsın resetlenmez, task manager çıkar ama End Task dersin kapanmaz. Son çare fişini çekmektir.

3, 2, 1.....

07.08.2008 / birkaç dakika sonra...

mixed up! Mavi ekran veren yeşil kurba...

Hani eski bir resme bakarken,
Hani yılları sayar da insan,
Hani gözleri dolar ya birden...

Yine bir Leyla'yım bu aralar. Şu anda bunu yazınca fark ettim acaba ismi Leyla olan insanlar bunu bir hakaret olarak algılıyor mudur? Yine Cansu'yum bu aralar diyip garip bir ruh halini kast etseydi biri alınır mıydım? Pehh.. saçmalık...
Zaman nasıl çabuk geçiyor. A.'nın bir teorisi vardı, söylediğinde ağız çevresindeki kasları kullanmadan gülmüştüm. Şimdi dünyanın sonunun 2010 küsür de geleceğine inanan insanların savunduğu hipotez dünyanın sonuna yaklaştıkça zaman daha hızlı geçmeye başladığıymış... Dünya daha mı hızlı dönüyormuş ne? Bıdı bıdı bir şey, sizce hızlı geçiyor mu zaman?

"Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak..."
Güzel bir söz sanki bu... Büyüyünce bebek gibi zırlama derler. Demek ki bebekler için en dokunulmazı. Biraz büyümeye başlayınca "aaa sen kocaman abi/abla oldun, niye ağlıyorsun" derler... Ağlıyorum kardeşim yere düştüm, dizim acıdı, karnım acıktı, uyumak istiyorum, arkadaşımla oynamak istiyorum, ağlıyorum. 3 yaşındayım ağlıyorum, 13 yaşındayım yine ağlıyorum, 23 yaşındayım yine ağlıyorum, bak 33 yaşında hala ağlıyorum, 43, 53, 63, 73,...

Hmm... Evet Dsm kitabı olan biri varsa açıp bana tanı koysun mümkünse... Tanı demişken aslında psikiyatristlerden bahsetmek isterim bir yazımda.. Staj deneyimleri, korkunç manzaralar, en güzel eşantiyon veren ilacı hadi bir de bunu deniyelim diye deniyen şuursuz doktorlar, Türkiye'de doktorluğun lisansının olmaması, diğer bir çok meslek grubunun olmadığı gibi. Adam 26 yaşında doktor oluyor, 66 yaşına kadar... Kimse ya bu adam 40 yıl önce mezun oldu arada beyin travması geçirmiş midir, herhangi bir duyusu işlevini kaybetmiş midir, akıllı mıdır değil midir diye sormuyor... Sırf doktorlar için değil tabi bu her meslek için geçerli... Nasıl olsa önemli olan insan hayatı, insan hakları falan değil.. Önemli olan çark dönsün. Ama demokratiğiz sapına kadar orası ayrı. Peh!

Ne saçmalıyor bu insan derseniz, o da bilmiyor sormayın... Tamamen zihin akışı yöntemini kullanıyor. Ayrıca saat gece 10 buçuk ve karnı acıktı. Ne yapsa haklıdır. Ayrıca Amerika'nın en uç bir ucunda bir çatı katında yalnız. Ayrıca bütün sevdicekleri sıcaktan dert yanarken kendisinin kıçı donuyor. Ayrıca yorgun...

Yeşil kurba bir zıplar, iki zıplar, üç zıplar... Dört?

07.08.2008 / 22:25

Ağustos 05, 2008

Şehir efsaneleri

Bir aydır burda yapmam gerekenlere odaklanıyordum. Mesela kaçta kalkmalıyım, insanlarla nasıl selamlaşmalıyım, ne tür yemekler yemeliyim, nasıl tiplere güvenmeliyim, vs.vs.. Bütün bu "ne yapmalıyım" paniği içerisinde yapmamam gereken şeyleri düşünmeyi atlamışım. Ve bir tanesini keşfettim cumartesi gecesi... Geçen yazın fotoğraflarına bakma!!! Geçirdiğim en güzel yaz tatillerinden biriydi geçen 2007 yaz tatili. O kadar eğlenmişiz ki... Fotoğraflara bakarken içim gitti, geçenlerde A.'nın attığı mesaj aklıma geldi. "Ne işin var senin orda, bugün gelseydim yanına konuşsaydık...". Hakkaten ben de düşündüm ne işim var burda? Hele geçen yazın eğlencesinin üstüne böyle bir inziva durumu garip oldu. Çok özledim herkesi, geçen yazın fotoğraflarına bakıp bakıp iç geçirmeyi planlıyorum önümüzdeki 2 ay.

Pazar günü Boston'a gittik. Şehir hayatını çooook özlemişim ben! Yaşarken sayısız küfürler savurduğum canım İstanbul'u daha ikinci günden özlemiştim orası ayrı ama onun küçük, pis ayrıntılarını özlediğimi yeni anladım. Yani mükemmel Boğaz manzarası, İstiklal falan değil sadece özlediklerim. Mesela yerdeki halka halka sakız izlerini özledim, trafik sıkışıklığını özledim, sokakta kendi kendine konuşan insanlar görmeyi özledim, karşıdan karşıya geçerken ezilme korkusu yaşamayı özledim... Boston İstanbul'un yarısının yarısı kadar bir şehir ancak. Hatta Bodrum'un herhangi bir bölgesi ondan daha büyük olabilir, mesela Yalıkavak... Ama yine de şehir dedirtiyor kendine, trafiği, karmaşası, sokakta insanların yüzüne bakmadan kendi telaşlarına koşturması, korna sesleri ve yerdeki sakız izleri... Kendimi rahat ve mutlu hissettim orda. Hatta bir adet kafayı sıyırmış vatandaşla bile tanıştık. Böyle Bob Marley tadında bir amca yaklaştı bize konuşmaya başladı, Vietnam'da savaşmış, biz 3ümüzü kardeş Julie'yi de annemiz sandı. Bir şeyler dedi ama hiçbir mantığa sığmadığı için anlatamıyorum bile. Portsmouth'da (yaşadığım şehircikcik) hiç öyle insan yok, yani bizim tabirimizle "mahallenin delisi". Tabi geçen gün karşılaştığım yolumu kesen, Banu Alkan'ın New Hampshire şubesi "Tornado gelmiyor di mi, bana yalan söylüyorlar, özellikle yapıyorlar, beni çekemiyorlar, hahahaha" diyen abla dışında. Burda herkes birbirine selam veriyor. Sabah gözüm daha açılmamış otobüse yürüyorum, geçen insanlar selam veriyor ve benim de selam vermemi bekliyor. İlk günlerde alışamamıştım, mal mal bakıyordum suratlarına, "ben bununla nerede tanıştım yahu" şeklinde. Sonra anladım ki avuç içi kadar şehircikcikde herkes birbirine selam verip, hatır sorarmış. Boston'da kimseye selam vermek zorunda olmadan yürümenin tadı bambaşkaydı!!!
Doyamadım oraya... Yine gidicem. Boston beni böyle yaptıysa New York beni benden alıcak, eminim.
Anladım ki ben şehir seviyorum, o kargaşayı, gürültüyü, telaşı seviyorum. Böyle sessiz yerler belki emeklilikte güzel olabilir? Ama onda bile eğlence olmalı bu kadar sessizlik beni bozar...
Anladım ki yaşanılacak yer şehirmiş...
Anladım ki içinden deniz geçen şehir bambaşka olurmuş...
Anladım ki içinden Boğaz geçen şehir en şahanesiymiş...
Anladım ki İstanbul pek bir bitaneymiş...

04.08.2008 / 20:39

Ağustos 01, 2008

Bir turistin güncesi 2?

Evet nerde kalmıştım? Uçaktan indim, bavulumu ordaki adamın yardımıyla banttan aldım ve yavaş adımlarla Amerika topraklarına geçiş hattına yaklaştım. İki ayrı sıra vardı her yerde Amerika vatandaşları ve Amerika vatandaşı olmayanlar için. Sıra pek bir düzgün ilerlemek zorundaydı orda duran adam kimin hangi sıraya ne zaman geçeceğine karar veriyordu. Neyse gişeye geldim korkunç bakışlarla süzüldüm, parmak izimi tekrardan verdim, davet mektubumu tekrardan gösterdim, en sonunda geç dedi sevgili gişe memuru! Sonra gümrükten de sorunsuz geçince binmem gereken otobüsü aramaya koyuldum. Danışmaya sordum, sanırım kaçırdınız dedi. İçimden küfürü bastım tabi çünkü kaçırdıysam sadece birkaç dakikayla kaçırmıştım. Neyse durağa gittim A.'yı arayıp kaç otobüsüne binceğimi söylemem gerekiyordu ama kaçırıp kaçırmadığımdan emin olamadığım için arayamadım. Sonra baktım otobüs geliyor sevinçten dört köşe. Bavulumu verdim tam binicem, adam bilet sordu. Ben gayet Havaş mantığı gibi bileti orda alıcam diye bilet almadan atlamıştım tabi otobüse. Adam sonra pasaportumu istedi, bileti terminalde alınca pasaportu geri alırsın dedi. Aldı beni bir panik tabi. Adam zaten kapı gibi, karşısında ben bir garip turist, pasaportu da kaptırınca her şey pek bir şahane oldu.

Otobüse bindim 3 ay boyunca asistanlığını yapacağım A.'yı aramaya çalıştım. Ama ne yaparsam yapıyım kodu doğru çeviremediğim için aramayı beceremedim. Sonra yanımdaki adama kibarca sordum, ama adam da bilmiyorum işareti yaptı, bir baktım kendileri Uzakdoğu civarlarından bir insan. Gidip sora sora o kişiye sormam ayrı bir mükemmel oldu gerçekten. Sonra çaprazdaki amcayı kestirdim gözüme. Tam bir "New England beyfendisi" gibi duruyordu. Haha! Neyse sordum o da başına ne getirceğini bilemedi benim turist hattım olduğu için. Biz aramayı beceremeden otobüs hareket etti, ve cep telefonlarını kapatın uyarısında bulunuldu. Ben zaten şöforden korktum, adam bana kıl kaptı hemen kapadım tabi telefonu. Ve A.yı arayamadım... Neyse o adamcağız dedi ki, Newburyport'ta durunca benim telefonumdan ararız. Ama o yol nasıl geçti bir ben biliyorum. Kapkaranlık yollar... Alışmamışım o kadar karanlığa, gece lambası diye bir kavramları yok. Tabi herkesin farlarının mükemmel şekilde çalıştığı bir ülke ve eyalet. Nereye gittiğimi bilmiyorum, aramam gereken kişiyi arayamamışım, şöfor pasaportumu almış... Ben resmen koltuğun ucunda oturdum ilk durağa kadar. Neyse ilk durakta adamın telefonundan aradık A.yı ben nerde olduğumu söyledim, 22:15de terminalde olcağımı söyledim, ben seni bulurum dedi ve kapadık.

Ama o da ne... Telefonu kapadıktan iki dakika sonra çam irisi şöfor bey bir anonsta bulundu; "Yol kapalı olduğundan Portsmouth'a varmak normalden uzun sürecek". Ve bir aydır trafiğe hasret kaldığım, korna sesi duymayı özlediğim, birbirine çarpan araba görmenin imkansız olduğunu anladığım New Hampshire'da yarım saat beklediğimiz bir trafiğin içine düşmüş bulundum. Panik içindeki ilk saatlerimde birbirine çarpan ya da devrilen iki Tır'ın kapadığı karanlık yolda yanımda bir Uzakdoğulu'yla kalakalmıştım. Neyse 45 dakika rötarla vardık terminale. Gitmem gereken terminal ana terminaldi, önce başka bir yere uğruyordu. Ve ilk uğradığı yerde otobüsün bu sefer bozulacağı tuttu. Hepsi beni mi bulur diye içimden küfürler savurup, huzursuzcana koltuk ucunda otururken neyse ki otobüs çalıştı ve inmem gereken yere gelebildik. Adama pasaportumu hatırlattım, gittim biletimi aldım, pasaportumu geri aldım... A.'yla tanıştım, ve zar zor da olsa bir hafta boyunca kaldığım o kabus eve vardık. Sonra da direk uyudum zaten. Ne varsa beni buldu bu yolculukta. Ama çooook derinlerde bir yerde bir eğlence de vardı, maceranın eğlencesi...