Eylül 30, 2008

Potpori yaptım bugün size, alır mıydınız?

Bugün evim gibi darmadağınık kafamla huzurlarınızdayım. İşte bu darmadağınık kafanın ürünü olarak size kafamı bölük pörçük bir şekilde meşgul eden konuları sıralıycam. Belki oturup kassam hepsinden ayrı bir post çıkarır, zengin gösterirdim ama bu yolu seçtim. Herhangi bir önem sırası gözetilmeden-birinci pörçük haricinde- bir şeyler karalıycam. Buyurun burdan yiyin, afiyet olsun.
Kuşlar mutluluk getirir: Sevgili kuş N. bugün bana bir mail aracılığıyla sabah gazetesini okuduktan sonra, yazılarımın sabah çayıyla pek de iyi gittiğini söyledi, sanki benimle konuşuyormuş gibi hisettiğini söyledi. Hatta yeni post görmediği zamanlar asabileştiğini iddia etti. Bu durum karşısında gaza gelinip eve gelinir gelinmez post yazmaya koyunuldu, zira çayımın şekeri durumunun İstanbul'un bir köşesinde vuku buluyor olması çok sevindirdi yeşil kurba'yı. Teşekkürler kuş nasıl mutlu oldum bir bilsen zırvalarımın sabah sabah hazımsızlık nedeni değil de işten kaytarma yolu olduğunu duyunca.
Bira: İlk-toy-gençlik yıllarından bir ülke kursak (nasıl yaparız ben de bilmiyorum) milli içeceği bira olurdu. İçkinin sorun edilmediği bir ailede büyüyen bir insan olarak-iyi kötü tartışılabilir- birayla daha 12-13 yaşlarımdayken tanıştım. Bir halta benzemese de arkadaş ortamlarının daimi yoldaşı, içtikten sonra şişesiyle müzik yapabildiğiniz ya da şişe çevirmece oynayabildiğiniz çok yönlü meşrubat, yazın sıcak havada, deniz kenarında patates eşliğinde pek de leziz giden içecek... Artık ben bu dünyevi yaratığı içemiyorum! Çok gerginim! Bu gerçekle Amerika'ya gelmeden bir hafta önce tanıştığım için İstanbul'da acısını çok çekmedim. Burda da son derece kenarımın köşesi modunda Türkiye'ye göre çok ucuz olan şarapları, margaritaları ve sangriaları tükettiğim için yine farkına varmadım bu eksikliğin. Ama sorarım size, İstanbul'a dönüp, canım kuzu sarması arkadaşlarımla toplaştığımda, İstiklal'e gidip Nevizade'de boş bir mekan seçip oturduğumuzda, herkes bira içerken ben ne halt edeceğim? Onların buz gibi biralarına bakıp, üstünde gubidik bir şemsiye ya da kadın vücudu karıştırıcı olan bir de üstüne deli gibi para bayıldığım votkamı/Mojitomu/ya da herhangi bir asitsiz alkolü mü tüketicem. Yoksa kırmızı bir burna sahip olana kadar şarap şişelerinin dibini mi getircem? Sorarım size ben ucuza bira içmeden nasıl eğlenicem? NOT: Dikkat feci bir mübalağ içerdi son cümle.
Parmak arası terlik: Daha mezun olmamış bir okulluyken, sınıfları doldururken, özellikle bahar aylarında baskın yapan sevgili exchange öğrencileri ayırmak hiç de zor olmazdı. Bakarsın ayaklarına eğer terlik varsa güneşi tepede, soğuğu yerinde nisan gününde anlarsın ki o kişi exchange'dir. Geldim, gördüm, yerinde inceledim. Evet bu insanlar çılgın. Benim bu çılgın şahsiyetlere gitmeden demek istediğim: Burası ne San Fransisco, ne Florida efendi. Burası bildiğin Atlantik, Kuzey buz denizinin kenarı, New Hampshire. Soğuk burası kardeşim. Nasıl şıpır şıpır yağmurda parmak arası terlikle okula geliyorsun. Nasıl bir zihniyetsin? Cırcır olmuyor musun? Ve lise sondaki sevgili dünya tatlısı tarih öğretmenimin kulaklarını çınlatarak: çocuğunuz olmayacak ileride, hiçbirinizin çocuğu olmayacak bu gidişle...
Burnum: Ben şu hayatta göz-burun-boğaz'dan çektiğim kadar çekmedim bir şeyden. Burnumu tamamen yerinden çıkarttırsam, yeni bir tane sipariş ettirip yerine kondursam hoş olmaz mıydı? Hazır masraf etmiş yenisini almışken birazcık daha küçük, şekilli bir şey olsun isterim tabi. Hayır yanlış anlamayın, derdim burnumun şekliyle değil, kenarımın-asilzadesi burun kemerimden çok memnunum. Sorunum alerji ve sinüzit. Kendileri dönüşümlü olarak hayatımı dar etmeyi amaç edinmişler, rahat bırakmıyorlar beni. Sürekli beni rahatsız eden alerjim yerini dün gece beni yatakta bir o yana bir bu yana yatama şaşkın nidalarıyla çaresiz kılan sinüzite bıraktı. Bıktım artık resmen, çocukluğuma dönüp tozlu raflarda uyumak istiyorum annemin bana sunduğu hijyenik ortamın tersine, kurtulmak istiyorum bu zıkkım alerjiden de, sinüzitten de.
Evim: Evim dediğim 'şu' alan çok dağınık. İki bavul pek de geniş olmayan kullanım alanımın ortasında park etmiş durumda, içlerinin doldurulmasını bekliyor. İki hafta önce aldığım elma hala kahverengi alışveriş kesesinin içinde duruyor. Bakmaya korkuyorum çürümüş olabilir mi? Tüketebileceğimden çok daha fazla aldığım şekerler de hala alışveriş torbasında duruyor. Bazı kıyafetlerim terbiyesizcene yere saçılmış durumda, yerlerde bir sürü siyah tel toka var akşam çıkarıp fırlatırcasına attığım, üstüne basınca ayağımı acıtan. Sabahtan kalma bulaşıklar gel beni yıka dercesine hala beni bekliyor. Yanı anlıyacağınız oda bile kalk gidelim diyor.
Önyargı: Amerika'ya ve buradaki 'fast food insanlarına' ihtiyacım olduğunu bile bile önyargılarımla donatılmış bir şekilde geldim buraya. Karşılaşacağım birçok insanın mental fonksiyonlarının gerçekten pek parlak olmayacağını, herkesin kendi derdinde olduğu için bırak beni, kimseyi sallamayacaklarını düşünerek geldim buraya. Ve burada kimle tanıştıysam çürüttü bütün hipotezlerimi-birkaç istisna dışında tabi ki. Ben buradaki insanları çok sevdim, ya da benim etrafımdakiler çok iyiydi, bilemiyorum. Genellemelerden nefret eden ben, önyargılarına kapılan yine ben, gelip çok farklı bir manzara bulan yine ben, giderayak genelleyen yine ben... Sanırım afet-i azam'ın içerisinde sevebileceğim şeyler de buldum ben.
Istakoz: Bugün ilk defa ıstakoz yedim. En büyük kabuklu yaratık olan yengeci gören ben ıstakoz beyefendiyi tabağımda görünce pek de bir irkildim. Sevgili profesörüm ve eşi beni yemeğe çağırdı, menüde de kocaman bir kabuklu hayvan vardı. Ben tüm cahilliğimle, 'İstanbul'da ıstakoz vardı da biz mi yemedik' felsefesiyle önümdeki cihazlara bakakaldım bir süre. Çırpındığımı gören profesörüm tam bir dede kıvamında gelip ıstakozumu kırdı. İşin en acıklı yanı o hayvanın bana sürekli bakmasıydı. Çok lezzetlisin üzgünüm diye düşündüm içimden. Küçükken tabağımdaki balıkları önce sevip (öldürdüler mi seni, yazık sana gibisinden) sonra tek lokmada mideye indirdiğimi anlatır hep annem babam. Bugün aynı olayı yaşadım, içimden besin zinciri yahu diye mantıklandırmalar yapsamda, gözlerine yakın kısmını yiyemedim.
Alışmak: Alışmak sevmekten daha zor geliyor şarkı sözünü her kim yazmış ise, yalan diyorum. Alışmak çok kolay her şeye. Belli bir zaman gerekiyor sonrası kolay. Zor olan alıştığından vazgeçmek. Bununla ilgili bir şarkı istiyorum en kısa zamanda yetkililerden, sonra da iki bölümlük bir film çekilmesini, hatta Seren Serengil kişisi ile Küçük Emrah'ın oynamasını istiyorum bu filmde. Olur mu?
Gördüğünüz üzre beynimi meşgul eden saçmalıkların haddi hesabı yok.
Ben varoldukça garip düşüncelerim de benimle beraber ilerliycek sanırım hayat yoluna!

Eylül 26, 2008

"Gidiyorum bu şehirden, ayaklarım geri geri"

Gitmelerim yaklaştı yine. Yine bavulları toplama vaktim geldi. Ne varsa getirdiğim buraya, getirip düzen adına kurduğum buraya, doldurup çantalara gitmeliyim yine. Bıraktığım gibi bekleyenler kimler, hala benimle olanlar kimler bilemesem de elimde avucumdakilerle - bulduğumla yetinmeliyim.
Bambaşka biri olarak mı dönerim evime yoksa yine aynı çocuk olarak mı sarılırım oyuncaklarıma bilmiyorum. Farkedilen değişimler uzayan saçlarım, güneş görmemekten açılan tenim, Akdeniz tuzuna hasret kuruyan cildim. Gerisi içerlerde görmek zor, anlamak daha da zor. Sanırım dönünce bir zaman gerekecek o değişimi anlamak için bana.
Bildiğim bir şey var o da; koca bavuluyla bu kapkaranlık şehre gelen, odasına yaratık girdi diye ağlaya ağlaya telefona sarılan insan değilim artık. Ben yapamam, bir daha gidemem, bir daha terk edemem demiyorum artık. Biliyorum ki, insan her yerde kuruyor hayatını, her yeni heyecan farklı bir şeyler katıyor ruhuna, her yeni fotoğraf karesi bambaşka bir anı olarak kazınıyor hayatına.
İstanbul'un kokusu bambaşka olsa da benim için, onu bol bol içime çekip, özlediğim sokaklarının tadına vardıktan sonra yine gitmek istiyorum başka yerlere. Farklı sokaklar görmek, onların değişik kokularında yürümek istiyorum. Yeniliğe alışmanın korkusunu yine yaşamak, yine kendi kendime yaşamaya alışmak istiyorum.

Bu sefer bavullarımı toplarken göçebeliğin hüznünü hissetmiyorum.
Bir daha bavullarımı toplayacağım günü düşünüyorum...

Sabit kalmaktansa yerimde, denizleri aşasım var, gidesim var bu aralar başka şehirlere....

Eylül 25, 2008

Gece gece nereden çıktı bu yazı ???

Uyarıyorum. Bu ne entel dantel bir yazıdır, ne üstün düşünme ürünü bir yazıdır. Bu yazıyı okumayı geçebilirsiniz istiyorsanız, çünkü bu yazı suya yazılanlar cinsindendir. Bir an önce uçmak-kaybolmak için yazılıyordur. Yazar yeşil kurba, çok etkilenmiş, evine gelmiş ve bu yazıyı yazmak zorunda hissetmiştir kendini. Bu yazı sığdır, hoşlanmıyorsanız bu tarz "basit yazılardan" okumayın bunu. Ayrıca küfür bile içerebilir, sansür bile koyabiliriz, yaş sınırlaması getirebiliriz, yeşil kurba'da yeni bir dönem başlatabiliriz... Hazır mısınız? Değilseniz, bu yazıyı okumayın...
Ben uyardım, şu anda hala benimle olanlara duyurabilirim o zaman: Amerikan sinemasının yeni "asshole" kazanovasını izlemiş bulundum bu gece. Ama oraya gelmeden...
Ben Hollywood sinemasından hoşlaşmam. Batman'miş, Örümböcek adammış, bütün dünyayı meteor yağmurundan kurtaran 15 yaşındaki genç kahramanmış, aksiyon filmine bir seks sahnesi koyayım da para getirsinmiş... Sevmem, izlemem. Tercihim hep bağımsız filmlerden, Avrupa sinemasındandır. Fransızca aşığı olarak Fransız filmlerine ayrı tapar, Uzakdoğu filmlerinde orta kısmı hızlı saralım sondaki felsefeye bakalım der, eski demirperde ülkelerinin yeni yeni çıkardığı harika filmlere bayılırım.
Amaaaa.... Her dişi homo sapien gibi, ya da birçoğu gibi, romantik komedi dedin mi mendilleri çıkarırım. Yanıma alırım peluş oyuncaklarımı, yastıklarımı, şekerlerimi, bir de birlikte "yaaaa çooook şeker amaaa" diyeceğim canım arkadaşımı izlerim kardeşim bu filmleri!! Sweet November'mış, When Harry Met Sally'miş, bütün Hugh Grant filmleriymiş, salya sümük izlerim.
Ve bu gece süper Rus arkadaşım V. ile CVS'den depoladığımız ve çantamıza tıkıştırdığımız, bilimum şekerlememiz ve kahvelerimizle gittik, kurulduk koca koltuklara, başladık romantik komedimizi izlemeye.
Ve ben nasıl bu adamı daha önce görmemişim dedim! Hazır olun bu Josh Holloway'in pabucunu dama atar mı atar... Serseri oldu mu erkek, şöyle biraz çapkınlık yaptı mı, ağzını hafif kaydırdı mı, saçma ve ironik bir şekilde daha bir çekici gelir kadın milletine. Kötü adamları sever kadınlar, asi çocukları sever, yola gelmez adamları yola getirmeye çalışır, sonunda üzülür paralanır, iyi çocukla evlenirler... Ama hep o yola gelmiycek adama aşık olurlar. Hep "asshole"dur onları çeken. İşte filmin konusu... Komedi kısmı nerede ben de bulamadım bu yazıdaki özette ama ağzımız açık izledik V. ile filmi, eve dönerken hala etkisinde kalaraktan.
Buradan sesimi duyan bütün kadınlara sesleniyorum: Bu filmi izleyin, kendiniz için, bu adamı izleyin, çok düşünmeniz falan gerekmiyor. Felsefe falan yok, sonunu zaten tahmin ediyorsunuz, ama adam... Çoook tatlı, bildiğiniz serseri, vur gözüne yumruğu öldür cinsinden, şöyle tepindiren cinsinden... Hayran kaldım, daha bugün taptaze bir yazı yazmama rağmen, saatin gece uyuma saatime gelmiş olmasına rağmen bunu yazmadan, size bu bilgiyi vermeden uyuyamadım.
Lütfen izleyin, Dane Cook için bu filmi izleyin...
Her kadına bir "asshole" gerek hayatta, kanımca...

Eylül 24, 2008

New York I love you but you're bringing me down

Daha önce bir yazımda Boston'a gittiğimden bahsetmiştim. Ne zamandır şehir görmeyen bünyem için mükemmel bir deneyimdi tabi o. Metro hattını kaçak kullandığımızı söylemiş miydim hatırlamıyorum ama sevgili çatlak komşum sayesinde öyle bir usulsüzlükte bulunmuştuk. Harvard'a gitmeye çalışıyorduk, aşırı yağmur başladı, dönmeye karar verdik ama kartımızda para kalmamıştı, para doldurmak için yağmurda sırılsıklam olacağımız bir yolu yürümemiz gerekiyordu ve tam o sırada biri metrodan çıkıyordu... Nolduğunu anlamadan ben; 3 koca insan bir küçük çocuk o kapıdan sıkışırcasına geçip, para ödemeden metroya bindik. Bildiğiniz illegal bir turisttim anlıycağınız o zamanlarda.
2 hafta önce ise New York City'e gittim; sevgili P. sağolsun ağırladı beni.
Aynı usulsüzlüğü orda da yaptım. Nereden geldi bu yüzsüzlük, bu illegallik hiç anlamadım gerçekten... Ama bunda çok suçlu değilim sanki. Zaten NYC'de, Manhattanda özellikle kaybolabileceğiniz tek yer metro. Yürürseniz asla kaybolmazsınız, bana sorarsanız abudik gubidik sokak isimleri bulup vermektense (yok Sümbül sokak, yok bilmem ne Sultan caddesi gibi) NYC gibi numaralar olsaymış bizde de ne güzel olurmuş. Tabi bir de her sokak paralel uzansaymış birbirine. Neyse, NYC'de ben bir-garip-turist olarak en çok metroda zorlandım, elimde haritam nerden nereye gideceğimi anlamaya çalışırken.
İşte son günümde elimde kolumda bavul metroya binmeye çalışırken kartımın içindeki son 2 doları geçirip kapıdan geçme başarısına elde edemediğim için metroya giremedim. Tekrardan doldurmam gerekiyordu kartımı ama birkaç kez daha denedim belki yanlış anlamışımdır ben diye, nafile çalışmadı kartım. Orda da o sırada iki tip duruyordu, kafalar güzel gayet belli... Dediler ki "biz de hep böyle oluyor biz de şu kapıdan giriyoruz". Resmen böyle benim gibi bir gariban turist gelsin de içeriye sızalım diye ortam kollayan 2 kişiydi bana bunu diyen. Ben de "hmm öyle mi" diye mırıldanırken nasıl olduğunu anlamadan bu iki kişi acil çıkış kapısını açtı ve metroya girdi. Aman o ne gürültü!!! Alarmlar çalmaya başladı metroda. Ama ben nasıl inziva bir yerden girmişsem metroya kimse gelip bakmadı bile "acil bir durum mu var, bu alarmlar niye çalıyor, biri mi öldü, yangın mı var" diye endişelenip. Ben de baktım, alarm çalıyor, kartımda para yok, son kez metroya bincem, önümde kapı açık... Ve son derece illegal bir şekilde geçtim o kapıdan. Gelip sorsalar napıyorsun kardeşim diye, elimde haritam, en masum suratımla, safa yatıcaktım "ama ben turistim" diye. Alarm 5 dakika boyunca çaldı ve kimse gelmedi. Böylece Boston metrosuna taktığım 2 dolardan sonra New York metrosuna da usülsüzcene para taktım. Bir daha bu ülkeye alınmazsam sebebi metro usülsüzlüklerim olacak.
Ama New York bir başka güzeldi.
Zamansızlıktan hiç oyuna gidemedim Broadway'de, meşale tutan ablanın adasına da gidemedim, Brooklyn köprüsünü şöyle tepeden güzelcene göremedim, St. Patricks Katedrali'ne gidemedim, Central Park'ın sadece 200 metrekarelik yerini dolaştım kaybolma korkusundan, Met'e gidemedim... Hiçbir şey yapamadım yapmak istedigim. Üstü açık turist otobüsüme binip geveze tur rehberini dinledim genel olarak.
Ama yine de çok güzeldi.
Yine olsa yine yaparım, yine olsa yine gezerim, pişman değilim...
Yine doğsam yine şehirde yaşarım, mis gibi dağ havası da neymiş ekmeğimi egzos kokusuna banarım,
Böyle de garibim.
Bu arada, burada, yani Portsmouth'da, yapraklar kırmızı olmaya başladı sonbahar gelince. Onu da sevdim...
Dipcik not: Bir de günün kelimesini usul seçtim. Ne garip bir kelime... Bir de olumsuz yapınca iyice bir garipleşiyor. Usulsüzlük...

Küçük bir gözlem!

Her gün üniversitenin otobüsüyle gidiyorum ofise. Yaşadığım yerden otobüsle yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede kampüs. Her sabah 10 dakikalık bir yürüyüşle otobüs durağıma geliyorum, ve fakülte kartımla beleş bir şekilde otobüse biniyorum.
Yazın otobüs bomboş oluyordu, ondan herkes istediği yere oturuyodu. Benim dikkatimi çeken ise herkesin ön taraflarda oturma isteğiydi. Genelde bizde ortaokul-lise yıllarından gelen bir özelliktir arkada oturma isteği. Kademen arttıkça arka sıraya daha çok yakınlaşırsın. Hatırlıyorum lise sondayken biz, arka koltuğa oturmak için bizim gelmediğimiz günleri iple çekerdi ortaokullar... Neyse genelde arkaları severiz biz. Ama burda değişik bir şeyle karşılaştım, kimse arkaya oturmak istemiyordu. Ben bunu arka tarafların havalandırmadan dolayı daha soğuk olma ihtimaliyle bağdaştırmıştım. Yazın çok fark ettirmedi bu durum kendini çünkü az kişi vardı otobüsle okula gelen.
Sonra yeni dönem başladı ve otobüs üst üste olmaya başladı (tabi ki de Mecidiyeköy Hisarüstüotobüsü üst üstesi değil, her koltuk dolmaya başladı diyelim...). İnsanların öndeki koltuklara oturma çabası yine gözümden kaçmadı. Araştırmacı ruhum ve ben olan biteni anlamak için çırpındım tahmin edersiniz ki. Son derece büyük bir özenle paint programında çiziktirdiğim krokiye bakarsanız, ön tarafta insanların Paşabahçe bardağı şeklinde sıralandığı, kanımca aşırı rahatsız koltuklar var. Arkada ise iki-iki oturulan düz bir şekilde etrafı seyrettiğin koltuklar. Ve insanlar resmen öndeki o çirkin koltuklarda oturmak için yarışıyor genel olarak arka koltuklarda oturmak istemiyorlar.
Bilirsiniz, Amerika da "Civil Rights Movement" (sivil haklar hareketi?) ın önemli bir öğesidir otobüs. "Siyah"ların otobüste oturma hakkı olmaması, otursalar bile en arkadaki koltuklarda oturması, ve buna direnen, karşı çıkan, toplum içindeki hareketi başlatan insanlar... Ve gördüm ki, yıllar sonra, eşitiz biz diyen Amerika, hala ön sırada oturmak için çırpınıyor...
Dayanamadım tabi yeşil kurba olarak ve bir akşam beni yemeğe davet eden tatlı otobüs arkadaşım G.'e sordum, nedir bu insanların derdi niye o -çok afedersiniz- kıç kıça yerde oturmak için çırpınıyorlar? Çünkü ben arkaya oturmuştum o da yanıma gelicekti, ama önde boş yer vardı ve baya bir aradan kaldı yanıma oturmakla öne oturmak konusunda... Bana aylardır beklediğim soruyu sormak için süper bir fırsat verdi anlıycağınız. Sordum. Ve gayet açık yüreklikle, arka sırada oturmanın hala Amerikan halkı tarafından olumsuz bir algılandığını söyledi G.. Tabi bunu bütün Amerikan vatandaşlarına genellemek çok yanlış, ama en azından New Hampshire'da, yaklaşık %90'nın "Beyaz" ırkın oluşturduğu bir eyalette, otobüste arkada oturmak hala tercih edilmeyen bir şey.
Bu insanlar kötü müdür? Sanmıyorum, hepsiyle bire bir tanıştığınız zaman çok tatlı insanlar...
Bu insanlar ırkçı mıdır? Çok iddialı bir söylem böyle olduğuna ben inanmıyorum...
Peki bu nedir-nedendir? Sanırım geçmişimizden taşıdığımız, farklı nesillerle aktardığımız, sosyal öğrenmeyle getirdiğimiz şeyler bunlar kanımca. Toplum olarak "toplu" bir şekilde öğrendiğimiz illet şeyler. Nasıl bizim doğduğumuz yerlerde, bize özel şeyler varsa bir sonraki nesillere taşıdığımız, burada doğan-büyüyen insanların da istemeseler de, belki nefret de etseler, içlerinde hala bir ön sıra-arka sıra kavgası var. Buradan gecenin şu saatinde, her insanın içinde "racial microaggression"lar (yani ırkçılık değil ama farklı ırklara olan bir çeşit ayrımcı tavır, vs...) vardır diyen Prof. Derald Wing Sue'ya hak verir buldum kendimi...

Ayrıca şu karikatürü seviyorum, nerden bulduğum hakkında hiçbir fikrim olmasa da...
Amerikalılar "coloured" diyor beyaz ırktan olmayanlara, yani ben de coloured'ım, renkliyim onlara göre.. Beni herkes İspanyol kökenli sanıyor burda zaten. Ben ne önemi var hiçbir şekilde anlayamasam da "renk"in, onlar böyle bir ayrımı uygun görüyor... Halbuki beyaz renk bütün renklerin karışımı değil mi, o zaman bu insanlar en renkliler olmuyor mu???
Neyse gerçekten bu kadar çok renk, ırk, vs.den bahsetmek yordu beni...

Eylül 21, 2008

"come fill your glasses and raise them high. and let us drink and not be dry"

Bilenler bilir, bilmeyenler çok bir şey kaybetmez, şu Amerika Birleşik Devletleri denen, 50 eyaletten oluşan, kendisine karşı karışık duygular beslediğim ülkede içki içme, ve satın alma yaşı 21'dir. Yani bizim güzide ülkemizden 3 yaş fazla. Kendilerince bunu bir koruma mekanizması olarak görseler de, kanımca bu durum Amerikalı özellikle üniversite gençlerini "binge drinking" denilen, dehşet derecede alkol tüketimine itmektedir. Ne zaman kendi yaşıtım, ya da benden bir iki yaş küçük, üniversitenin ilk yıllarında olan insanlarla tanışsam-ki bunu çok yapmamaya çalışıyorum! en önemli meseleleri sahte kimliğini nerden nasıl aldığı, hangi içkiyi denediği, nasıl bong yaptığı, joint'i nerden bulduğu vs. gibi konular oluyor. Bu durumda bence Amerika, Hollanda'nın esrara karşı benimsediği politikayı alkole karşı benimsemeli, 16 yaşındaki deli-dolu çocukların altına araba vericeklerine 18 yaşında kontrollü bir şekilde içki içmeyi öğrenebilmelerini sağlamalı, biraz daha normalize etmelidir bu alkol durumunu. Neyse size ne tabi bunlardan? Ve bana ne?

Şöyle ki, cuma günü beni diri diri yiyecek olan profesörleri etkilemek için makalemi nasıl daha iyi yazarım diye uğraşacağıma, oturup Gossip Girl izledim bütün gün. Şimdi mekan New York City (ki kendisiyle ilgili de anlatacaklarım var, NYC bir nevi aşk...), hatunlar aşırı güzel, çocuklar fena yakışıklı, bir tanesinin sesinin seksiliği öldürücek beni, diğeri porselen bebek gibi bak bak bitmiyor, esas oğlan aşırı entel, keskin bir zekası, espri anlayışı var, falan filan. Tipik Amerikan gençlik dizisi. Şimdi benim merak ettiğim şu, 2 ay 15 gündür burada yaşıyorum. 23 yaşındayım, 18 gösteriyorum. Ne zaman güzel bir restorana gitsem, şarabımı ısmarlasam kafamda dikilen garson kimliğimi görmek istiyor. Hem de öyle yalnız gitmek ya da üniversite zıpırlarıyla gitmek değil, aklı başında, olgun, yaşı 40'ın üstünde ev sahiplerim, komşularım vs. le gittiğim yerlerde. Çünkü ben 21 değilsem, o mekanda bulunamam, yanımdakiler büyük bile olsa, hatta annem babam olsa izin verse bile, içki içemem. Neyse ki sorun değil al diyorum gösteriyorum pasaportumu kurtuluyorum kafamdaki uyuz garsondan! Benim merak ettiğim, lise öğrencilerinin, şehvetli okul hayatını anlatan, bir yandan sınıf farklılıklarına aklınca gönderme yapan, amacı tüketmeye özendirmek olan (başarılılar itiraf ediyorum!) bu dizideki bir avuç velet, nasıl yok Butter'mış, yok zıpırmış, içkili mekanlara ellerini kollarını sallayarak girip, bardağına kurban Martini'leri bir yudumda yuvarlıyorlar. Nasıl sürekli ellerinde içki bardakları, şampanya bardakları geziyorlar! New York'da 30'un altında gösteriyorsan kimlik soruyorlar, şimdi bu insanlar babalarının paraları sayesinde mi o içkileri yuvarlıyorlar, yoksa bu dizi gerçekten saçma mı? 17 yaşında bardak bardak Martinileri kafaya diken, Jack'iyle uyuyan uyanan bu insanlar saçmalık mı? Ve akademik kariyerim için çırpın çırpın çırpınmak için geldiğim şu ülkede, yapmam gereken makale yazmakken bu diziyi izleyip bir de dert edinip, aylardır doğru düzgün dokunamadığım bloguma yazı yazmam normal mi???
Canım Martini istiyor o diziyi izlerken. Sanırım sinirim bundan. Bildiğin çekememezlik.

Eylül 20, 2008

Şaka gibi bir haber!

Yok yok... Şu haber şaka olmalı!
O kadar çok mu uzak kaldım Türkiye'den. Tabii ki de hayır... Ama aşırı şaşkınım. Tekrar tekrar okudum haberi, "Nasıl yani" soruları kafamda döner dururken.
"5 yıl hapis isteniyor"muş.


Bir dizideki mafya babası öldü diye cenaze namazı kıldıran zihniyetin kol gezdiği şu ülkede, sadece düşündükleri ve inandıkları için yargılanan ve idam edilen 3 genç insanın anılmasını suç olarak görülüyor. Nerede hata yapılmış olabilir zamanında diye düşünüleceğine, binlerce insanın işkence odalarında yaşadıkları tartışılacağına, gelecek için ne yapsak bu geçmişteki hatamızı-ayıbımızı bir derece kaparız acaba diye konuşulacağına, hadi onu geçtim, insani bir şekilde "tamam ama onlar
şundan dolayı suçluydu" gibi argümanlar üretip en azından kendi düşündüklerini söyliyeceklerine, YA DA en azından gelecekte böyle şeyler yaşanmaması için bir şeyler yapılacağına, anma töreni düzenleyen insanları 5 yıl hapis cezasıyla yargılıyorlar.

Fanatizme, hangi "taraf"tan gelirse gelsin, karşı olan bir insan olarak ben bu zihniyeti anlayamıyorum!!! Neyin kavgası bu? Hala hangi doğruyu kanıtlamaya çalışıyorlar?

Konuşanı, düşüneni, yazanı, yayınlayanı susturma eylemini, susturulan hangi "taraf" için olursa olsun aklım basmıyor.


Üzgünüm, aradan 20 yıl geçmesine rağmen hala aynı zihniyette olunduğuna inanamıyorum.

Eylül 10, 2008

Bir rüya gördüm, yine küfür ettim...


Yazamıyorum bu aralar... Sanırım kendi içimde kayboldum, kendi denizimde boğuldum bu aralar! O kadar çok koşuşturduğum iş var ki minik minik hayatımın belki de en huzur veren 'şu' kısmına zaman ayıramaz oldum...
Geçen gün bir rüya gördüm. Eskiden hayatımın kocaman bir köşesinde kurulu olan bir insanı. Ve rüyamda tekrardan aynı yerdeydi. Beraber büyüdüğüm, bir gün aynı evde yaşama hayalleri kurduğum, ilklerde yan yana olduğum, aileden önemlisi canım olan ama şu anda görmediğim o insanı... 
Rüya bitti.
Uyandım...
Eminim o duyguyu yaşamışınızdır, uyanınca sadece rüya olduğunu anlayıp küfretmişinizdir. Geri istedim onu hayatıma... Yine çocuk olmak istedim onunla, yine hangi bebekle kim oynıycak kavgası etmek istedim... Genelde pek bir özensiz yaşadığımız şu hayatta kaybediyoruz en önemli şeyleri bazen... Ve özledim demek çok zor geliyor eğer kaybedip özlediğimiz insan çok uzaklardaysa artık bizden. Ve bir gün bir rüyada bilinçaltınız size fısıldamak ne kelime haykırıyor 'kaybettin onu gerizekalı, hadi özle bakalım şimdi' diye...
Çok mu geç yeniden beraber oyun oynayabilmek için???