Kasım 29, 2008

bir başka dünya bulsam, içinde sen olmasan

Ö. gitme o filme dedi bana. Tabi ki de dört bir yanda konuşurken insanlar imkansızdı karşı koymak. Ve gittik bugün sonuç itibariyle. N'apmış Çağan Irmak, Türk milletinin damarına basmış. Acı severiz biz, arabesk severiz, ağlamayı severiz, klişe severiz... Üç Maymun Cannes'da aldığı ödüle rağmen dolduramazken salonları ağlamaya Issız Adam'a gideriz. Öyle de yaptık.

"c'est un beau roman, c'est une belle histoire, c'est une romance d'aujourd'hui" diye başladı film. Neydi bu peki? Zamanında sevgiliye yaptığım video'nun şarkısıydı, araya birinci yıl kutlamamızın videosunu koyduğum özene bözene en güzel fotoğraflarımızdan yaptığım video'nun... Sonra ilerledi film arada başladı yine tanıdık bir melodi "ne böyle senle, ne de sensiz... yazık yaşanmıyor çaresiz..." dedi. Dayanmaya çalıştım. Her ilişkinin ilk günleri gibi mutluydu filmin başı, her erkek gibi ilişki özürlüsüydü erkek, her kadın gibi yelkenleri suya indirmişti kadın... sonra başka bir melodi başladı, bu sefer o kadar tanıdık değildi, "dilerim ki mutlu ol sevgilim, ben olmasam bile hayat gülsün sana... günahım boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda...". Ve sonra ayrıldı adam, sen benden daha iyisini hak ediyorsun dedi, benimse beynimde bir buçuk ay önce aynı cümleleri bana söyleyen "sevgili" vardı...

Filmi izleyen her kadın sanki "evet evet ben de yaşadım bunu" diyor gibi hissettim ben. Herkes benim kadar salya sümük olmuyordur belki, ama herkes üzülüyorsa kendi ilişkisine üzülüyordur filme değil. Her erkek biraz ıssız olmak istiyor ve en çok ıssız olmak isteyen adam özleniyor. Ve elveda derken hep aynı cümle duyuluyor sanki "sen daha iyilerine layıksın".

Bu paragrafıysa sadece sana yazmak istiyorum bu gecenin ardından. hiçbir zaman okuma dığın, zamanını ayırmadığın blogumdan bir iki kelime göndermek istiyorum sana. Ben seni o kadar sevdim ki hak etmek ya da etmemek değildi önemli olan benim için. Yaşamaktı seni, her anı.. Beklemekti kapıda heyecanla gelmeni, uyanınca sesini duymayı, kollarında uyumayı. Sen bağlanmaktan korktukça ben bağlandım sana. Ve ayrılırken gözyaşlarıyla beni en çok kıran, en çok yaralayan, en çok ağlatan şeydi "sen benden daha iyilerini hak ediyorsun" demen... Senden başkasını umursamazken ben, bana bu bahaneyle gelmeye hakkın yoktu çünkü... İşte sen de şimdi ıssızsın. Yıllar önce, eski sevgilinin sana gönderdiği maili okumuştum gizli gizli. Diyordu ki, sen hiçbir zaman bir yere bağlanamayacaksın, rüzgar nereye götürse oraya gideceksin (tam kelimeleri hatırlayamasam da...). Onu okurken gülmüştüm, bağlandı işte bana demiştim içimden. Ama şimdi hak veriyorum ona... Sanırım sen de aynı bu filmdeki gibi, hep ıssız kalacaksın... Bense bundan sonra hep eksik olucam... elveda...

Kasım 21, 2008

TV Guide

Diğer yazılarımı okuyanların haberdar olması muhtemel bir şey benim nasıl bir izleyici olduğumdur belki de. Ne demek istiyorum bu saçma cümlede? Olay şu; Amerikan filmlerinden hazzetmem ama dizilerini baya baya severek izlerim hatta bazılarını orada yayınlandığının ertesi günü indirir keyifle izlerim. Türk dizileriyleyse pek aram yoktur. Bu akşam 3 saat televizyonun karşısında oturunca nedir farklı olan acaba diye bir sorgulmaya girdim kendimce. Garip çünkü ben dizi izlemeyi o kadar severken Türk dizilerine katlanamıyorum. Ve prime-time dedikleri akşam saatlerinde televizyonda diziden başka izleyecek hiçbir şey bulamıyorum, hal böyle olunca oturduysam televizyon karşısına baya bir söyleniyorum kendi kendime. İşte bu yüzden Amerikan ve Türk dizileri arasındaki bazı önemli farkları sıralamayı kendime bir görev sayar, okuyucalarıma borç bilir, saçmalamaya başlarım:

1) Türk dizileri katlanılmayacak derecede uzun. Saat 8'de başlayan dizi 10 buçukta zor bitiyor. Amerikan dizileri dramaysa 40-43 dakika sit-com'sa 25-27 dakika sürüyor. Amerikan dizilerinde bir önceki bölümün özeti ("previously on Lost" tadında) 2 dakika bile sürmezken bizde sadece özet en az 15 dakika sürüyor. Vee daha dizi başlamadan bayıyor, küfretmeye başlıyorsun.

2) Tabi niye bu kadar uzun yapılıyor bu Türk dizileri, çünkü "money talks". Ne kadar uzun o kadar çok reklam, reklam bir girdi mi 3 dakika falan değil, en az 10 dakika sürüyor. Diziden kopuyorsunuz ara sıra reklamlarda ne izlediğinizi unutuyorsunuz hatta başka kanala geçip orda takılıp kalabiliyorsunuz. Tabii Türk kanalları niyeyse aynı anda reklama girme yarışında olduğu için her yerde aynı tantana; bebek pişiği önleyiciler, kirlenmenin güzel olduğu savunulan replikler, sarı iğrenç kıyafet giyen minik çocuklar, ve türevi abuk subuk bilgiyi beyninize dolduruyor ne izlediğinizden bir haber televizyonu kapatıp içeri gidebiliyorsunuz. Tabi genelde Amerikan dizilerini indirip izleyen bizler orda reklam gibi bir sorun yaşamıyoruz, ama gittim yerinde inceledim o kadar çok reklam yok! En azından dizilerin arasında.

3) Türk dizilerinin uzun olmasının bir diğer sebebi: boş ve anlamsız bakışlar, sözsüz geçen dakikalar... Şimdi Amerikan dizilerinde de böyle anlar var tabi, ama Türk dizilerinde bu bambaşka oluyor. Patlatıyorsun arkaya damardan bir şarkı (durumun anlam ve önemini içeren sözleri olan) başlıyorsunuz bütün cast'ı ekrana getirmeye, hepsi bir yere sabitlenip bakıyor arkada içli şarkı çalarken... Hoop fazladan 10 dakika doldurdunuz bile dizide! Bir de gereksiz konuşmalar, "dizi değil canım bu normal hayat, onlar da bizlerden biri" havası uyandırmak amacıyla dizinin çeşitli yerlerine serpiliyor. Örneğin kadın adama diyor ki
-akşam gelirken ekmek alcan mı? adam da diyor ki
-alırım tabi sen istersen, alıyım mı? kadın diyor ki
-e al tabi çocuklar aç geliyor adam da diyor ki
-e peki madem kaç tane alıyım kadın da diyor ki
-bilmem ki iki tane al da sen sonra düşünürüz gerisini.. gibi saçma sapan gereksiz boş diyaloglar dönüyor. Amerikan dizilerinde bu gereksiz muhabbetler yok! Oldu da gereksiz muhabbet dönüyor o dizi gereksizdir. Çünkü adamın harcıyacak dakikası yok, adamın kanalı diziyi 1 buçuk saat yap da şu kadar reklam alıyım şöyle para kazanıyım demiyor.

4) Başka bir saçmalık daha; Amerikan dizileri bitince kanallar bir sonraki haftanın fragmanını koyuyor. Bu güzel, bunu bizimkiler de yapmaya başladı yeni yeni, ama biz de ek olarak daha fazla zaman işgal etmeliyim mantığıyla bir şey daha var. Şöyle ki dizi bitiyor, bir sonraki haftanın fragmanı giriyor sonra: patt tekrardan o gece yayınlanan bölümün özeti veriliyor. Şimdi bunun amacı nedir? Sen izleyiciyi aptal yerine mi koyuyorsun. Yeni izledi sence unutmuş mudur bu kadar çabuk? Bu nasıl bir saçmalıktır? Git necefli maşrapa falan koy zaman doldurmak istiyorsan 10 dakika önce biten diziyi niye tekrardan gösteriyorsun?

5) Başka bir sorunsal. Biliyorsunuz ki pek çok başarısız taklit dizimiz var. Akla gelen en belirgin örnek Doktorlar. Aman o nasıl bir şey!!! Adamlar bütün Amerikan doktorlu dizileri karıştırıp öyle bir dizi yaratmışlar ki dillere destan. İlk Grey's Anatomy çakması olarak başladı, sonra House'dan biraz çaldı, sonra bir tane yakışıklı (!), çapkın, kötü ama içi iyi estetik cerrahı getirip Nip/Tuck çakması da eklediler, yani adamlar aslında Amerika'lı senaristlerin bölük pörçük verdiği şeyi bir araya getirdiler iyi birşey yaptılar. Ama o nasıl replikler, o ne saçma durumlar, hepsini geçtim o ne başarısız bir kan taklididir. Resmen kırmızı pastel boyayla adamları boyamışlar gibi duruyor, biraz daha çaba gösterin ama olmaz ki böyle! Başka çakma dizi Kavak Yelleri. Kendisi Dawson's Creek çakması olarak başladı zaten jenerikten karakterlerin benzerliğine kadar her şey bire birdi. Ama sonradan saçmalamak zorunda kaldılar "Türk halkı hazır değil" ya o açıdan. Sonra hoop nerden çalsak diye bir düşünce, bir tane deli dolu kız buldular, hasta ama söylemiyor, oğlanla ilk takılıyor sonra aşık oluyor, hayata feci bağlı vs, sonra bir bakılıyor ki kansermiş, vah vah... Bakın Sweet November'dan da çaldık size...

6) En fitil olduğum olayı sona bıraktım. Şimdi biliyorsunuz ki Türk dizilerinde sevişilmez. İnsanlar aseksüel yaratıklardır. Öpüşmeyi içermeye son yıllarda ancak başlayabilen Türk dizileri için sevişmek çok fena uzakta bir olaydır. Herkes, anadır, bacıdır, kardeştir, sevgiliyse uzaktan sevilir, karıysa zaten yemeğini yapması çocuklara analık yapması yeterlidir. Neyse Amerikan dizilerinde durumun ne olduğunu zaten biliyorsunuz. Benim takıntım olmamasına değil. Takıntım şu, arada oluyor bu durumlar. Genç kadın sevdiği adamla beraber oluyor, ta-ta ta-tam... Ama her seferinde hamile kalıyor. Bak çocuğum yapma hamile kalırsın sonra mesajı dizide verilmeli yoksa RTÜK amca kızar kaygısıyla yapılıyor diye umut ediyorum yoksa bu senaristlerin ciddi bu konuda bilgisiz olması lazım. Her seferinde de hamile kalınır mı kardeşim? Çilekeş kadın tutkularının vebalini genç yaşında çocuğun yükümlülüğünü üstlenerek ödüyor. Ve tabi ki de evleniyor çocuğun babasıyla ya da dizide birkaç ses "evleniceksin dedim o kadarrrr" diye hönkürüyor. Bu kadar çocuk sahibi olamayan insan varken, nasıl bu dizilerdekiler bu kadar isabetli atışlar yapıyor merak ediyorum gerçekten. Diziden alınacak mesaj "dokunma yanarsın".

Bu benim dizi izlemeyen halim, bir de izlesem daha neler bulurum merak ediyorum. Tabi bazı diziler var ki bu klasmanın biraz dışında bırakmak lazım. Örneğin çocukluğumun muhteşem dizisi Süper Baba, ya da İkinci Bahar ya da Tatlı Hayat. Gerisi eğlenmek için izlenebilir, ya da sinirden kudurmak için. Şahsen ben bu dizileri izlemeye ciddi ciddi katlanamıyorum. Yine de izleyenlere iyi seyirler diliyorum.

Kasım 17, 2008

The time for sleep is now, it's nothing to cry about

Benim babaannem gençliğinde birbirinden güzel kıyafetlerini giyip, hiçbir zaman tanıyamadığım dedemle danslara balolara gidermiş, 38 yaşında dedemi kaybetmiş ve iki çocuğunu binbir zorlukla büyütmüş. Babaannem bana küçükken hep şehriyeli domates çorbası yapardı, içine benim o zamanlar sevmediğim maydonozu koymadan, her gittiğimde o çorbayı içmenin anlatılamaz hazzını yaşardım ben de. Emekli olduktan sonra en büyük hobisi, renk renk işlediği goblen tablolarıydı babaannemin, hepimizin evine özel bir tane işlerdi duvara asmamız için. En büyük tutkularından biri sigaraydı minik babaannemin, daha 1 yıl önce doktorla sigara pazarlığı yapmış günde 5 sigaraya razı etmişti doktoru. Benim babaannem 7 yıl yatalak kaynanasına baktığı için en büyük korkusu birine muhtaç kalmak, elden ayaktan düşmek olan, 8 yıl önce kalçasını kırdığında annemlere sakat kalırsa ötenazi yapmalarını istediğini söyleyen bir kadındı. Benim babaannem en orijinal, atasözü gibi küfürlere sahip olan ama onları bütün hanımefendiliğiyle yeri geldiğinde kullanan değişik bir kadındı. Benim babaannem 35 kiloya kadar düşmüş, iyice miniminnacık kalmış, sarılmaya korkulan, bembeyaz saçlarıyla bütün şirinliğiyle kapıda sizi karşılayan bambaşka bir kadındı...
Çarşamba günü ayrıldı artık aramızdan 83 yaşını doldurmasına 1 ay 6 gün kala benim babaannem. Yeter artık dedi kendince... Tekrardan sorgulattı ölümü, yaşamı, acıyı, aileyi bizlere... Özlemekten başka bir şey yapamayız artık onu, bir de bencilce bir istek "keşke geri gelse" diye. Bilsek de o yoğun bakımdan çıkıp her tarafından hortumlarla bir süre daha yaşayacak olsaydı çok mutsuz olacaktı, biz yine de biraz daha kalsaydı yanımızda diye istiyoruz bencilce işte.

Tam da bu günlerde okuduğum kitap bu bencilliklerimden kurtulmamı sağlıyor belki de. José Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" kitabı aslında ölümün de gerekli bir şey olduğunu gösteriyor bir şekilde. Ölümün hiçbiri güzel değil, hiçbiri zamanlı değil ama belki de gerekli. Düşünsenize hiç ölünmeyen bir dünya olduğunu? Nasıl olurdu sizce? Biraz ölümle beyin cimnastiği yapmak isteyenlere tavsiye ediyorum bu kitabı...
Bir de;
Huzurlu uyu babaannecim...

*Görsel: your-rain.deviantart.com'dan alınmıştır.

Kasım 07, 2008

İstanbul'u çok özlemişim ama

- Yıkanmaktan hoşlanmayan, herhangi bir parfüm, deodorant gibi kozmetik ürününü kullanmayı bırak mis gibi sabunu bile kullanmaya gerek duymayan insanlardan,
- Sabahları diş fırçalamayı unuttukları gibi ağızlarını kapalı tutmayı beceremeyen insanlardan,
- Ulaşmak için dağ tepe düz gitmek gereken Beylikdüzü beldesine en eski yokuş çıkamayan otobüs veren büyük İETT düşünürlerinden,
- Metrobüs yaptık yahu daha ne yapalım diyip, insanları Skinner'ın sıçanları gibi dapdar üst geçitlerden çıkıp inmeye, bunu yaparken akraba olmaya sevk eden müthis belediye meclisi üyelerinden,
- Yağmur yağınca eriyeceklerini sanıp otobüs 160 kişiyken cam açmayan şaşkın otobüs yolcularından,
- Aynı 160 kişiyi otobüse doldurmuşken, daha çok kazanma hırsıyla her durakta yolcu alan, bir de sanki o insanlar Karaman koyunu gibi üst üste gitmiyormuş gibi abuk subuk ani frenler yapan, sinirli, terli ve korkunç otobüs şöförlerinden,
- Yaşlı olduklarını sanan ama eminim ki annemden bile genç olan, bazen sadece başında başörtüsü var diye dik dik bütün gençleri süzüp 'kim bana yer vercek' diye bakan teyzemsi kadınlardan,
- Otobüse ya da 2 dakikada bir kalkan Metrobüse ilk durakta inatla binip ayakta kalıp bir de 'cık cık vık gençlik öldü artık bize yer vermiyolar' diye nutuk atan ihtiyar heyetinden,
- Bir de okuldan gelen yorgun gencin, yeterince duygu sömürüsü yapan ve kıyamadığı için yer verdiği ama karşılığında teşekkürü geçtik bir tebessüm bile alamadığı teyze/amcalardan,
- Tıkış tıkış otobüste 'beyler olmuyor böyle biraz yardımcı olalım, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor yahu' tadında şöföre yalakalık yapan girişimci otobüs insanlarından,
- Ve şu anasını sattığımın aşık olunası şehrinde çalıştığı okul Avrupa yakasının bir ucundayken evi diğer ucunda olan ve günün en az 4 buçuk saatini yolda geçirmeye razı olan şu kafamdan,
NEFRET EDİYORUM!!!!

Kasım 05, 2008

Yes, they did

Bundan yaklaşık bir buçuk yıl önceydi şans eseri bir kanalda Oprah Winfrey'in şovuna rasladım. Biraz bakıyım dedim, konuk olarak siyahi bir aile vardı ilk konunun ne olduğunu anlayamadım. Henüz Amerika'yla çok içli dışlı olmayan, hatta o ülkeden neredeyse nefret eden biri olarak ekrandaki muhabbeti pek takip edemiyordum. Sonra biraz dinledim, orda oturanın Amerika'nin bir senatörü ve onun ailesi olduğunu anladım. İzledikçe hoşuma gitti, Barack Obama yazdığı kitabından, Kenya'dan, ailesinden, Amerika'dan bahsediyordu. Bir yandan da ailesinden... Her şeyden çok ne kadar sıcacık bir adam diye düşündüm, ne tatlı bir aile.
Sonra bir baktım bu akıllı, Harvard mezunu, gözünden ateş çıkan genç adam başkan adayı. Sempatikliğiyle gönüllere taht kuran, Bush zamanında mumla aranan Bill Clinton'ın eşi Hillary'le burun buruna başkan adayı yarışında gidiyor. Sonra o yarışı kazanıyor. Bu sefer aslında sanıldığından daha milliyetçi olan Amerika'da eski Vietnam gazisi bir pilotla başkanlık yarışına giriyor. Kafamda tek bir soru, peki hala otobüsün arkasında oturmaya çekinen Amerikan halkı siyahi birini başkan seçer mi?
Her ne kadar Amerika'dayken tanıştığım herkes Obama'cı olsa da (bir kişi dışında) hep içimden '' yok sonunda bir şey olucak Obama'yı başkan seçmiycekler'' diye geçiriyordum. Ama oldu... ''Yes, we can'' sloganıyla yola çıkan Obama'nın zaferi miydi bu? Bana sorarsanız bu Amerikan halkının zaferi. Bütün ırkçı geçmişlerine rağmen, hala devam eden sömürülerine rağmen, Amerika'da değişmek isteyen büyük bir kitle olduğunu kanıtladılar. 
Şimdi haberlerde Obama'nın Ermenilerle ilgili görüşleri, yok Türkiye'yi işgalci mi gösteriyormuşlar, yok ailesinde Müslüman varmışlar dönüp duruyor... Halbuki burda çok daha büyük bir şey oluyor. Amerika için kocaman bir sayfa kapanıyor. Obama verdiği sözleri tutar mı yoksa o beyaz evin ateşiyle diğerleri gibi bir ''Amerika başkanı''na dönüşür mü bunu şu anda kimse bilemez. Ama hala en düşük gelirli işlerde çalıştırılan azınlıklardan birinin Amerika halkı tarafından başkan seçilmesi, işte bu sivil Amerikan halkının bütün dünyaya verdiği en güzel ''demokrasi'' dersidir.
Amerika'yı eleştirmeden bir oturun düşünün derim. Sizce bu ülkede (Türkiye'de) herhangi bir azınlık grubundan biri cumhurbaşkanı seçilebilir mi (Hımm, aslında bizde pek azınlık kalmadı hepsini kaçırdık ama neyse...)? Sizce bizim yaşadığımız ülke bu derece demokrat mı? Hiç sanmıyorum. Ama Amerika demokrasi dersini en güzel şekliyle verdi. Siyahi başkan seçtiler diye asla ırkçı hareketler olmıycak diye sonuç çıkarılamaz burdan. Ama kölelikten başkanlığa, Amerika halkının kaydettiği yolun hakkını hepimizin vermesi lazım diye düşünüyorum...
Obama'nın zaferi gibi gözükse de bu - ki onun bireysel başarıları tartışılamaz 1980'lerde Harvard'da okuyabilmiş bir siyahi, gözünden ateş çıkan bir adam...- ama bu Amerikan halkının zaferi. 
Mutlu etti beni bu durum. 
Bir umut var mı acaba dünya değişir mi?
Tartışsın dursunlar şimdi Türkiye'nin çıkarına olan durumlar nasıl etkilenecek diye.
Umrumda değil, tarih yazıldı dün...
Kim ne derse desin...