Aralık 30, 2008

So this is the new year - and i don't feel any different...

Şehir merkezine kilometrelerce uzakta, hemen köşede "İstanbul" tabelası olan bir yerde yaşamanın tek bir avantajı var sanırım. Edirne'ye yakınlığımızdan dolayı Balkanlar'dan ya da Sibirya'dan gelen soğuk hava dalgaları ilk bizi buluyor. Uzun yıllar Bakırköy'de oturmuş bir insan olarak kara çoğu zaman hasret kalmışken, buraya taşındığımızdan beri en ufak soğuk havada kar yağması beni sevinçlere boğuyor. Dün akşam ve bu sabah lapa lapa yağan karı seyretmek bana çok iyi geldi. Şu anda her yer bembeyaz, ağaçlar, yerler, merdivenler, yollar... Kar bütün pislikleri örtme başarısını gösterdiği için tertemiz bir dünya veriyor bize sanki. İşte bundan seviyorum karı biraz da.

Malum yılbaşı gecesi geliyor. Planlar, programlar, süslemeler,... Herkes gece 12'de "heyyyyyy, vuuuuuu, yupppiii" şeklinde bağırmayı bekliyor. Bu eylemi ben de her yılbaşında yapıyorum. Ama sonra kendimi biraz saçma ve anlamsız hissediyorum. Yani noldu şimdi, bir dakika geçti, diğer günlerden ne farkı var, boyumuz mu uzadı,.. .gibi sorular kurcalıyor beynimi. Hele en büyük safsata hatırlarsanız 2000'e girerken kopmuştu, malum "Millenium" olcaktı, herkes heyecanlı, hayat değişcek sanki. 2000'e girdiğimiz dakikada arabalar Jetgiller gibi havadan gidecek, yiyeceklerimiz hap şeklinde olup suyla büyüyecek gibi bir havamız vardı. Herkes gümüş rengi giyinmişti malum, Millenium, uzay çağı vs... Noldu? Hiç! Ne olabilirdi ki zaten...
4 yıl gibi bence uzun bir süreden sonra ilk defa yılbaşını annem ve babamla geçircem. Sebebini anlamak pek zor değildir heralde bir önceki postları okuyunca...
Eskiden ailecek kutladığımız yılbaşılarda değişik geleneklerimiz vardı. Anneannem ve dedemde gelirdi, teyzem ve o zaman hayatımda olan kuzenim de... Minik minik hediyeler olurdu "çocuklara" hep, örneğin deodorant, gümüş kolye vs.. gibi. Sevinçle açardık. Bütün akşam tıkınır televizyondaki yılbaşı programlarını izlerdik. Lambada'nın moda olduğu yıllardaysa vazgeçilmez yılbaşı dansı olarak Lambada yapardık! Çok önemli bir yılbaşı geleneği olan kırmızı don giyme eylemini biz de yapardık o zamanlar. Amacını hiçbir zaman anlayamadığım bir şekilde bir kırmızı don alınırdı ailenin her üyesine, en ideali gece 12'e bir-iki dakika kala giymektir yeni donunuzu. Ancak genelde buna üşenildiği için sabahtan giyilirdi çoğu zaman kırmızı halt. Böylece bütün yıl "donanırsınız" derlerdi bize, nasıl oluyorsa o. Bizim ailede dondan sorumlu kişi teyzemdi hep. Her gelişinde donları o getirirdi, niyeyse bu eylem daha çok ailenin kadın üyelerine uygulanırdı. Erkekler kırmızı don giymezdi pek, heralde çok hoşlanmazdı onlar kırmızı renginden... Düşünsenize dedemi gece 12'ye doğru kırmızı don giymeye çalışırken, ondan onlara verilmezdi kırmızı don. Neyse, enteresan bir eylemdi, yıllardır yapmadığımız bir gelenek.
Bir de şöyle bir gelenek vardı o zamanlar: 12'ye nasıl girersen bütün yılın öyle geçermiş derlerdi. Abim, kuzenim ve ben test sorusu çözerek bile girdmiştik bir yılbaşına. Sanırım Anadolu Lisesi sınavlarının yılbaşısıydı. Genelde gülünürdü-bütün yıl gülelim amaçlı- yapmacık gülüşler kaplardı salonu, ne o bütün yıl gülücektik, amacımız bu. Heralde yılbaşına sevdiğinle gir düsturu da bu mantıktan geliyor. Sevdiğinle gir ki yılbaşına, ya da sevdiklerinle, bütün yıl onlarla olabil. Heralde?
Saatler ilerlerdi tabii ki, artık 1 buçuk, 2 olurdu ananem dedem ve teyzemler kalkmak isterdi. Biz de çocuk cephesi olarak şiddetle karşı çıkardık erkenden gitmelerine çünkü "
daha gece yeni başlıyor" olurdu, malum! Ama sonunda onların istedikleri olur, çok geç olmadan dönerdi herkes evine. Biz de uyurduk artık yeni bir yıla uyanmanın getirecek olduğu potansiyel sevinç ve çocukça umutlarla...

Yıllar sonra bir yılbaşı daha... Arada geçen yıllarda neleri tükettim bilmiyorum, ya da neleri kazandım, ama değişik gelicek heralde bu sefer yeni yılı karşılamak. Belki saat 12 olmadan uyuklarım bile, belki de yarımda uyurum. Belki de kimbilir, en huzurlu yılbaşım olur yıllardır yaşadığım...
Son aylarda üstüme üstüme gelen ayrılık, ölüm, hastalık olaylarının üstüne tek bir dileğim var 2009'un takvim yapraklarından. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, bu yeni yıl
artık mutlu bir yıl olsun...

Aralık 28, 2008

Lise defteri yazısı

Tipik bir film konusudur tatillerde hep daha hüzünlü olunur. Hani Christmas gelir, bir hüzün kaplar insanları "niye yalnızım ben" diye inler dururlar... Bana da sanki öyle oldu. Çok dizi-filmde izlemedim bu aralar ama, bir gariplik var yine kalp atışlarımda. Tatil ya da yılbaşı değil de, zor zamanında yalnız olmak herhalde koyan... Canım arkadaşlarım bir yana, insan istiyor kollarını boynuna dolayacağı bir sevgili en içinden çıkmaz dakikalarında...
Aşk garip bir olaydır ya hani, ne kimya kalır ne fizik insanda onu yaşamayalı çok uzun olmuş sanki. Romantik hayallere dalmak benim de hakkımdır felsefemle oturdum düşündüm gece gece. Olur da çıkar gelirse o kişi nasıl olsun diye... Şöyle bir karışım yaptım kendimce romantik kahramanlardan feyz alarak:
1) Tüm Yeşilçam filmlerindeki jönler gibi olsun! İnce bıyığı olmasın ama hülyalı hülyalı konuşurken aşk sözcükleri fısıldasın. Piyano çalmasa bile bana bir iki bir şey tıngırdatsın. Ağlamaktan utanmasın.
2) Notre Damme De Paris'deki Frollo gibi olsun birazcık da. O hikayede iki kişi daha vardır ya Esmeralda'ya aşık, hep bana en çok Frollo sever gibi gelir Esmeralda'yı. Diğerlerinin aksine en büyük savaşı kim olduğuyladır, nasıl göründüğüyle ya da kimle birlikte olduğuyla değil. Kendine, inançlarına, o ana kadar yaşadığı hayatına rağmen aşık olur Esmeralda'ya. İşte öyle aşık olsun beyaz atlı prens de bana!
3) Lise hayatımın baş kahramanlarından biri olan Pacey Witter'dan bahsetmeden olmaz, müstakbel aday biraz da onun gibi olsun. Gözümün içine baksın, çiçeklerle hediyelerle kapıma gelmese bile en ufak bir sözüyle içimi titretsin. Benim bile unuttuğum bir şeyi hatırlayıp beni mutlu etsin.
4) Sweet November'da adını unuttuğum Keanu Reeves gibi olsun. Önce biraz dirensin, koştursun sonra da aşk böceği olsun. Yeri ve zamanı geldiğinde de gerekiyorsa gitmeme izin versin...
5) Bu hangi filmde vardır bilemedim ama, beni dinlesin. Emin olabilirsiniz ki bunun eksikliği çok can sıkıcı olabiliyor.

İşte böyle bir karışım, kokteyl adam istiyorum kendime.
Sanırım?
Belki de istemiyorumdur da yılbaşı yaklaştığı için bir pır pır hissediyorumdur içimi, ondandır bu boktan hüzün durumları.

Aralık 27, 2008

Mavi Kod

Küçükken "büyüyünce ne olacaksın" sorularını hiçbir zaman ''doktor'' diye cevaplamadım ben. Oysa ki popüler cevaplardır doktor veya öğretmen. Ben ''bilgisayarlı-dansöz'' olmak istiyordum küçücükken. Beynimden geçen sabahları bilgisayarında çalışan (daha bilgisayarın ilk yılları malum) akşamları da dans eden bir insan olmaktı. Şimdi bilgisayar kısmını tutturabilmiş durumdayım bir tek. Son 10 günümü bir hastanede geçirdim. Bol bol doktor, hemşire, hastabakıcıyla muattap oldum. Gerçekten bambaşka bir hayat var hastanelerde.
Mavi Kod diye bir kavramdan ilk defa haberdar oldum, belki benim cahilliğimdendir belki de hastanelerle bu kadar içli dışlı önceden olmamamdandır. Mavi Kod'u ilk duyuşum biraz acı oldu, korku dolu... Babam ameliyattan çıkmıştı ve yoğun bakımdaki ilk gecesiydi. Bize yoğun bakım doktoru hafif kanama olduğu için henüz uyandırmadıklarını söylemişti. Ve annemle ben herkesin gidin demesine rağmen bunu duyduktan sonra hastaneden ayrılamadık. Kafeteryada feci rahatsız plastik sandalyeler üstünde yamuk yumuk uyuklamaya çalışırken bir şekilde uykuya dalmışız annemle. Henüz 35-40 dakika olmuş. Kafeteryada bir annem, bir ben bir de garip kantincimiz varken bangır bangır bir anons geldi: ''Mavi Kod, Koroner Yoğun Bakım'' diye... Biz yarım saatlik uyku sersemi, kantinciye bu ne demek diye sorduk. O da aynı uykulu haliyle, ''Bir şey değil yoğun bakımda biri gidiyor'' dedi. 
Şimdi o plastik sandalyeleri alıp o adamın kafasında kırar mısın, onu yoğun bakıma yollar mısın, yoksa oturup ağlar mısın? Biz koşmayı seçtik yoğun bakıma doğru. O sırada bizim telaşımızı gören karikatür kantinci ''Yoğun bakımda hastanız mı var?'' diye kendi tabiatından daha da komik bir soru sordu. Halbuki sabahın beşinde niye hastane kafeteryasında sabahlanır ki di mi? Neyse koşup yetiştiğimizde bir kişinin kalp kriziyle babamın yattığı değil diğer yoğun bakım ünitesine getirildiğini öğrendik ve rahatladık. İnsan kendi telaşındayken bencil oluyor sanırım. Başkasıymış diye sevinebiliyor... Neyse sonradan o kişi de kurtuldu, hatta babamdan önce hastaneden çıktı da bizde kendimizi kötü hissetmedik.

Hastaneden çıkmadan iki gün önce yine duyduk Mavi Kod'u, bu sefer alt kattan biri kurtulamadi ve öldü. Mavi Kod'larla geçen bir hayatınız olduğunu düşünsenize? İşte doktor olmak öyle bir şey. Onların o soğukkanlılığı siz panikler içindeyken delirtiyor insanı. Ama düşününce öyle olmak zorundalar. Onlar insana marangozun tahtaya baktığı gibi biraz da bakmak zorundalar. Yoksa her ölen hastaları için bunalıma, depresyona girseler, her Mavi Kod'da panik yapsalar, bizim gibi ağlayıp sızlasalar nasıl devam edebilirler işlerine? Mecburlar insanı çoğu insani özelliklerinden ayırıp bakmaya... 

Hastaneler zor.
Hasta olmak daha da zor.
Eğer işini düzgün yapan doktora denk düşmediyseniz, çok çok çok daha zor.

Aralık 14, 2008

Yerel seçim uğruna neler feda edilir?

Solu mis gibi havanı Türkiye.
Kime oy vericen tabi ki de sana bakana, seni ısıtana, seni biraz daha zehirliyene.
Herkese afiyet olsun, çekin karbonmonoksit-dioksit-ne zıkkım oksit varsa içinize.
Sığ politikalardan, ve bu sığ politikalara insanları muhtaç eden zihniyetten, sağ-sözde sol-liberal nerden olursa olsun mantalitesi ve yalanları değişmeyen politikacı şahsiyetlerden ben fena bıktım. 
Hiç kafamı sizlere yormak istemesem de, tek bir dileğim var sizlerden beni zehirlemeyin mümkünse, olmaz mı?

Aralık 12, 2008

Kadın olabilme sanatı

Şu aralar girmekte olduğum datalar bu konuyu yazmaya iyice yöneltti beni. Aslında hep aklımdaydı ama bari burdan vık vıklanmıyım bu konuyla ilgili diyordum. Ama bugün karar verdim ve yazıyorum.
İlk kendi deneyimimle başlarsam belki ''vah vah dar düşünceli insanlar'' gibi bir iç sesim olmadığını anlarsınız diye düşünüyorum. Daha taze-hazırlıktan yeni çıkmış-sosyoloji-psikoloji dersi almamış bir üniversiteli  olduğum günlerde PSY 101 için kredi toplama peşinde deneylere girerdim ben de (Evet, şu anda insanlara yaşattığım anket kabusunu bizzat ben de yaşadım itiraf ediyorum!). Anketteki diğer sorular ne olursa olsun hep bir soruda, aslında çok iyi bildiğim bir şey olmasına rağmen takılırdım. Ne mi?
''Cinsiyet: ____'' Açık uçlu bırakılması o zamanki ben ve benim gibiler için zorlayıcı bir şeydi aslında. Çünkü hep düşündürürdü ''şimdi oraya kız yazsam olmaz, kadın yazsam olmaz, bayan yazsam mı acaba...en iyisi bayan yazıyım'' şeklinde. Bugün girdiğim anketlerdeyse cinsiyeti K ya da E seçme şansı olmasına rağmen bazı katılımcıların K'yi kız diye tamamladığına şahit oldum.
4 senenin sonunda arkadaşlarımla çok sık atıştığım bir konu haline geldi bu bayan meselesi. Obsesif bir şekilde her bayan diyeni 'Kadın' diye düzelten bir insan oldum yıllar içinde. Evet bana şaşkın gözlerle bakan dedeme bile kadın nedir erkek nedir bayan nedir kız nedir vaazı verdiğimi bilirim. 
''Feminist misin??'' diye alayla soranlar oluyor. Açıkçası bilmiyorum, feminist felsefeye çok saygım olsa da öyle sapına kadar bir feminist olduğuma inanmıyorum. Kadın ya da erkek haklarının üstünde insan haklarını görüyorum her şeyden önce. Ama ''bayan'' kelimesinin en azından Türkçe'de temsil ettiği değeri düşündüğümde evet feminist damarım kabarıyor.
Şimdi biliyorsunuz bizde eğer cinsel ilişkiye girdiyse bir dişi yaşı ne olursa olsun Kadın'dır. Daha trajiği bakireyse bir dişi yaşı ne olursa olsun kızdır. Bizde 40-45 yaşında kızlar çoktur mesela. Onlar hiçbir zaman kadın olamayacaktır toplumumuzun etiketine göre. Bu durumda iğrenç bir tecavüze uğramış ya da aile zoruyla evlendirilmiş 13 yaşındaki bir dişi kadındır, o da hiçbir zaman çocuk olamayacaktır artık. Jinekolog bile ilk muaynede genelde ''Kız mısın?'' diye sorar aktif bir cinsel hayatın var mı tadında bir soru yerine. 

Peki ''bayan'' nerde durur bu kız/kadın karmaşasının içinde? 
Örneğin 22 yaşındasınız. Annenizle pantolon almaya gittiniz. Anneniz tezgahtara 'kız pantolonları nerde' diye soramaz. 'Kadın pantolonları nerde' diye sormaya dili varmaz. En güzel çözümdür: 'BAYAN pantolonları nerde'. İlaç gibi yetişir bayan lafı karşınızdakinin biriyle yatıp yatmadığını kestiremediğiniz zamanlarda.
Erkeksen hep erkeksindir. Sünnet olur erkek olursun. Pantolonun da erkek pantolonudur, parfümün de erkek parfümü, tuvaletin erkek tuvaleti, yurdun erkek yurdu. Evlenince statü değiştirmezsin ailenin gözünde. Daha mı kolaydır bilinmez. Ama en azından anketleri doldururken tereddüt etmezsin bir saniye bile.

Bu ülkede kadın olmaktan korkulur.
Kadınsan hep bir damgan vardır.
Kelimeler aslında bazen çok şey anlatır...

Aralık 11, 2008

Sleep tight

Yine yeni yollar göründü bana ne güzel! Şubat ayında bir konferans için Tampa, Florida'ya gidicem. Tabi her zamanki gibi konferans bahane gezmek, görmek şahane düsturuyla ilerliyorum hedefime. Amaç bir haftalık bavuluma İstanbul'a ait kıyafetlerimden başka bir şey tıkmadan (bilgisayarım, datalarim ve diğer işsel zımbırtılarım dışında) biraz kafamı dinlemek öncelikle. Sonuçta o uçak havalanınca olacak olan muazzam özgürlük hissi bambaşka olacak en azından, onu bekliyorum dört gözle...
Ufacık bir sorun var gidişimle ilgili. Odamı hiç tanımadığım bir insanla paylaşmak durumunda kalıcam. Tabi o kişiyi bulamazsam hocamla paylaşcam; hangisi daha sempatik seçemiyorum gerçekten!
Şimdi bu oda meselesi biraz hassas bir şey. Sonuçta kendi alanınızı başkasıyla paylaşıyorsunuz. Siz uyurken yan yatakta başkası uyuyor. Resmen diken üstünde uyuma durumu söz konusu. Yurdun ilk günlerinde yaşamıştım bu huzursuzluğu. Acaba horluyor muyum, acaba üstteki tip (!!!) ranzayı çökertip üstüme düşer mi, acaba uyurken çişim gelir de tuvalete gitmek durumunda kalır diğerlerini uyandırır mıyım, vs vs...
Hadi yine aynı okuldansınız, aynı dili konuşuyorsunuz, bir de hepsi sizden küçük zaten (!) lafınızı dinletirsiniz, yurt çok sorun değil. Şimdi ben Şubat'ta, elin Florida'sında hiç tanımadığım bir insanla 5 gün nasıl beraber uyuycam sorarım size? Şimdi bu insan ya uykusunda yürüyorsa, ya da başka fiziksel aktivitelerde bulunuyorsa? Evet, burdan duyuruyorum eğer 2-9 Şubat tarihleri arasında başıma bir şey gelirse ilk şüpheli aynı odada kalacağım kişidir.

Aralık 08, 2008

Sıkıldım sıkıldım uçmak istiyorum!

İçimde öyle garip bir sıkıntı var ki.. 
Tek istediğim deli gibi bağırmak, ''oooooooooffffff'' çekmek...
Ya da gece denize girmek aya baka baka yüzmek...
Ya da babamın yeni suladığı çimlerde çıplak ayakla tepişmek...
Ya da bir baloncunun bütün balonlarını alıp hepsini teker teker İstinye açıklarından gökyüzüne salıvermek....
Ya da çantamı toplayıp bir uçağa atlamak bir yerlere gitmek...
Şöyle bir sallanıp kendime gelmek...

Aralık 07, 2008

Yarın bayram da kime?

Her tatil fırsatında Bodrum'a kaçardık annem-babam-abim-ben eskiden. O zaman Türkbükü şu anki korkunç vıcık vıcık moduna kavuşmamıştı ve her yıl yokuşun tepesinde, bütün koyu gören bir köy evi kiralardık. Diğer "yazlıkçı site çocukları"nın aksine kiraladığımız köy evinde en iyi arkadaşlarım hayvanlardı benim. Sayısını hatırlayamadığım kadar sokak köpeğim (yavruladıkça sayısı artan), sokak kedim ve bütün bunların yanında ev sahibimiz H. Teyze'nin tavukları, horozları, civcivleri, inekleri, danaları vardı oynadığım. Hatta bir ineğin adını Cansu koymuştu H. Teyze beni ne kadar sevdiğini kanıtlamak istercesine. Otlarla beslediğim saat 6'da gezintilerini tamamlayan inekler ve H. Teyze'nin sabah yumurta vermedi diye ayağından ağaca bağlayarak cezalandırdığı tavuklar vardı. Her seferinde o tavukların ipini kesip özgür bırakma hayali kurardım. H. Teyze'ye hep sorardım ayağını niye bağladığını, o da "anlıyor o suçunu böyle" derdi.
Bodrum'da olmaktan en az keyif aldığım tatilse, kurban bayramı tatiliydi. Ailesi kurban kesmeyen, kendince bağış yapan bir insan olduğum için kurban kesimiyle yüz yüze gelmek zorunda kalmazdım hiç. Ama eğer Bodrum'a gittiysek o bayram, benim için kabus başlardı. Bayramdan birkaç gün önce gidilirdi haliyle Bodrum'a ve bizi bahçede bağlı koyunlar veya danalar karşılardı. Bayrama kadar olan süre boyunca onların yanlarına gider, otla beslerdim onları. Her gün biraz daha yaklaşabilirdim onlara, onlar her gün biraz daha alışırdı bana. Bilirlerdi ki ben onlara ot veriyorum bir şey yapmıyorum. Kiminin gözünün etrafı kara olurdu, kiminin dili pembe. Sabahları güneşi görünce başlarlardı bağırmaya. Ben birkaç gün içinde olacakların farkında olduğum için tıpkı o tavuklar gibi gizlice kesmek isterdim iplerini. Kaçsınlar, kurtulsunlar, istedikleri yerdeki otları yesinler diye. Yapamazdım.
Bayram sabahı kapatırdım kendimi odaya, takardım müziğimi kulağıma, dışarıyı duymamak için elimden geleni yapardım. Ya da annem erkenden çıkarırdı beni dışarıya, yalıya, bunları göremiyceğim bir yere. O kadar acıydı ki benim için o kadar gün beslediğim o güzel gözlü hayvanın acı dolu bağrışlarını dinlemek, nereye kaçacağımı şaşırırdım.
Akşam üzeri bir tabak gelirdi eve üst kattan. Oyun arkadaşım tabakta, bir güzel kavrulmuş şekilde dururdu.
Hayatım boyunca kurban eti yemedim. Asla da yemiycem. "Ne fark var et yemiyor musun?" diyenler olursa, artık et kesim yerlerinin standartlarının çok farklı olduğunu hatırlatmak isterim. Hayvanlar acı verilmeden önce bizdeki "adet" gibi kanı akıtılmadan kesiliyor. En azından ben öyle kesildiğine inandığım etleri yiyorum, onu da kendimce mecbur olduğum için.
Kurban bayramında "sevap" yapmaksa istenilen, bir yerlere bir şekilde bağış yapılmalı bence. Oturup koca koyunu kesip ailecek yemek değildir "sevap" bence, eğer öyle bir şey varsa. Et bulamayan, yiyemeyen o kadar çok çocuk var ki çevremizde onlara ulaşmak hiç zor değil. Kimin danası daha ağır, koyunu daha pahalı diye konu komşuya hava atma peşine düşülceğine içinizde yapın yapcağınızı. Yok illa da ben kesicem diyorsanız kurbanı, lütfen çocukları kurban kesimine götürmeyin. "Koca adam oldun artık sen gel de izle" mantığından uzak durun. Bir çocuk için kurban kesimini izlemek hiç kolay bir şey değildir lütfen bunu unutmayın. Hele hele köy yerlerinde günlerce beslediği hayvanın öldürülüşünü izleyen çocuk siz fark etmeden çok büyük bir travma yaşıyordur lütfen unutmayın...
Bari bu bayram, kurban kesiminden çocukları uzak tutun.
Hayvanları kurban edicem derken çocuğunuzun hislerini kurban etmeyin.
Lütfen.

Aralık 03, 2008

Başlık yok bu sefer.

Sağa sola koşturuyorum sürekli. Kafamı kuma gömüyorum. İşimle uğraşıyorum, arkadaşlarımla konuşuyorum, hatta pek sevgili ex-oda arkadaşım İ.'nin gecenin bir yarısı mideye indirilen abur cubur sonrası büyük bir kararlılıkla yapıcam dediği ama asla yapmadığı "Pilates"e başladım (gerçekten komik bir eylem). Ne yapsam nasıl meşgul olsam diye düşünüyorum sürekli. Ve işe yarıyor.
İçimden de diyorum ki, "bak Aralık geldi, bitiyor bu yıl". Sadece 29 gün sonra yepyeni bir yıl olucak. Hiç yaşanmamış, hiç kirlenmemiş, hiç ağlanmamış bir yıl. Sanki o zaman her şey geride kalcakmış gibi çocukça bir umutla bekliyorum 10'dan geri sayıp takvim yaprağını yırtmayı. Sanki o zaman kesin olarak biticek bu yıl yaşanan her şey. İşte o zaman çekebilcem süngüyü eski-yıpranmış-didik didik edilmiş koca yıla.
Benden bu kadar. Bir de...

"Bazen tepetaklak olur yürek. Aheste revan giderken kendi yolunda, göğüs kafesine toslar küttedek. Yüzüstü kapaklanıverir yere. Bir yerlerinin fena halde kırıldığını hisseder kalkmaya yeltenip de kalkamadığını gördüğünde. Üzerini yoklar ama dışarıdan belli olan bir yara filan bulamaz. Haykırır var gücüyle: "Derhal çıkmam gerek. Çıkmam gerek!" Zar zor doğrulur, ağlaya sızlaya saldırır kafesinin demirlerine. Ve nihayet göğüs kafesinden kurtulmayı başardığında, ne yöne gideceğini kestiremeden bakakalır önüsıra uzanan yollara; daha evvel ayak basmadığı topraklara. Yollar yollara karışır. Sular bulanır.

Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme." Mahrem, Elif Şafak, sf. 163, Metis Yayınları.