Kasım 04, 2009

leave of absence

Çok özledim buraları. Ama yazamıyorum. Vakitsizlik bir yana bir nevi tembellikten. 
Hani bazen bulaşıklar üst üste durur da eliniz gitmez. 
Hani bazen iğrenç bir program televizyonda açık olur da değiştirmeye bile takatiniz yoktur. 
Hani bazen birini aramanız gerektiğini bilirsiniz de her seferinde bir bahane çıkar. 
Hani bazen sadece durursunuz, hayatın ufak tefek işlerine koşturursunuz, ve size en iyi gelen şeylerden uzak durursunuz. 
İşte öyle.
Yazıcam, biraz zaman...

Eylül 19, 2009

“Every science is a function of the psyche, and all knowledge is rooted in it.The psyche is the greatest of all cosmic wonders.”*

Burçlara inanır mısınız? Bu sorunun cevabını vermek hep zor oldu benim için. Hiçbir zaman 'günlük astrolojik fal' tadındaki şeylere inanmadım. Sıkıntıdan okuduğum, sonra bir taraflarımla güldüğüm şeyler oldu onlar. Ama burçların özellikleri, yıldız haritası, vs. gibi şeylere karşı hep garip bir zaafım oldu. Kitap kitap teori okumuş bir insan olmama rağmen; insan doğası - gelişimi - ruh durumu, vs. ile ilgili içimden garip bir ses 'heh bu aslan burcu da ondan' da demeye devam eder benim. Sonra da kendimi rahatlatırım biraz burçlar da tamamen 'bullshit' olmayabilir sonuçta insanın doğduğu gün, ay, yıl, lokasyon biyolojik saatini etkiliyor ya hani! diye... Tabi ki de şöyle bir iddam asla olamaz; 'her aynı burcun mensupları aynı karakteristik özellikleri gösterir' diye. Tabii ki de böyle bir şey yok.  Gelişimsel süreçler, genetik faktörler, zeitgeist durumları... Bunlar yadsınamayacak en önemli şeyler, ve bunlar varken burç genellemesi yapmak iki kelimeyle açıklanabilir: Çok Komik! Ama... Ama bir şekilde, tutan bir şeyler var burda.

Aslında baktığınızda başak burcu kadını denilen sınıflandırmayı okuduğunuzda, evet o benim! 

"Basak'lar genelde minyon insanlardir. Ama adelelilerdir ve narin görünüslerinden umulmayacak kadar güçlüdürler." Eh bu konuda görünen köy kılavuz istemez diyebiliriz. Eskiden beri benim boyutlarımda bir insanın o derece güçlü yumruk nasıl atabildiğini tartışır arkadaşlarım. Evet, açıkçası biraz güçlüyüm.

"Tipik bir Basak'ta ilk dikkatinizi çeken sey, kesinlikle kafasinda çözmeye çalistigi ciddi bir problem oldugu izlenimidir." Çok alışık olduğum bir şeydir, yeni tanıştığım insanların 'noldu keyfin mi yok??' diye sorması. Zordur benim saniyesinde bir insana ısınmam, hemen muhabbetin en içine dalmam. Kısa da olsa bir sessiz kalma ve inceleme sürem vardır.

"Başakların kutsal kitabı takvimleridir. Buna en önemsiz anları bile işaretleyeceklerdir." Buna diyebilecek hiçbir şeyim yok, Eylül ayından 2010 ajandamı nerden alacağımı düşünen bir insanım, en yakın arkadaşlarına, annesine sadece düzenlesinler programlarını diye ajanda alan, bir insanım. O olmadan benim bir yılım tam olmaz!

"Başak insanları gençken bile parti çılgını değildirler." Çok düşünmüştüm I'm not a party girl başlıklı bir yazı yazmayı, bir türlü kısmet olmamıştı. Bu vesileyle söyliyim bari.

ekşi sözlük'ten #10322264: "aşırı titiz diye bi laf söylenir başak burcu kadınları için ve bu laf genelde çok derli toplu gibi algılanır. oysaki bu titizlik daha çok gereksiz takıntı olarak algılanmalıdır. mesela bi kere sağ ayağına giydiği çorabı sol ayaklarına asla giymezler. baş parmakları iz yapar çünkü. veya odalarının çok düzgün olması beklenen başak burcu kadınları son derece dağınık olabilir. ... mutfak ve banyo dışında ev harabe gibi olabilir. ama lavaboda tek tel saç veya tek bir leke bulunmaz. evlerini kendileri dışında kimsenin dağıtmasına katlanamazlar. ..." İşte bayıldığım bir yorum. Titiz midir başak burcu sorusuna süper bir yanıt. Titizlik değil uyuzluk sanırım benimki. Mesela kahvaltı benim için işkencedir. Her sabah kalıptan kendim için yeni yıkadığım beyaz peynirimi çıkarmam lazımdır mesela, ya da başka bir yiyecek maddesine değmiş bir bıçağın benim tabağımda duran bir şeye değmesi halinde imkanı yoktur onu yememin, pis olduğunu düşündüğüm bir yere değdiğimde elimi en az 10 kere yıkarım ben. Ama dolabıma gelin bakın, fare girse kaybolur. Dağınıklığım odamdadır sadece, mesela mutfağı ben toplamadığım sürece temiz ve toplu olduğuna inanamam. Bazen abimin yıkadığı şeyleri arkasından ikinci kez yıkarım. Kesinlikle ben titiz değil, uyuzum.

"Başak insanlarının en iyi yaptığı şey başkalarının hayatlarını da düzene sokmaktır denebilir." Zamanında bir psikoloğun asistanlığını yapmıştım yine, ve beni yanında tutma sebebi başak burcu olmamdı. Evet, her türlü maddi-manevi düzene sokma işleminiz itinayla yapılır.

"Onlara aşık olan çoktur genellikle ama onlar kolay seçebilen tipler değillerdir. Ancak seçimlerini yaptıklarında buna sadık kalır ve o erkeği her bakımdan mutlu etmeye çalışırlar. Başak kadını dürüst ve açık sözlüdür, bu yüzden karşısındaki erkekten de aynı türden bir davranış bekler, kendinden bir şeyler gizlendiği hissine kapıldığında da o erkeğe artık bir daha güvenmez. Yani onun güvenini geri kazanmak imkansız değilse bile hakikaten çok zordur." Hep soru işaretleri vardır aşk hayatımda. Çok zordur o insanı hayatıma almam. En ufak şey beni rahatsız eder, iter, soğutur, mantıksız bir yan buldurur bana. Güven ise, bir kere gitti mi... Bekleyin de gelsin geri...

"Başak kadını dostluğa ve arkadaşlığa da önem verir. Çevresi daima insanlarla çevrilidir. Yalnızlığı sevmez. Ayrıca eşsiz konuşma yeteneği ve zekice sözleri sayesinde insanları kendine bağlamayı bilir. Zaman zaman eleştirel olabilmesine rağmen insanları olduğu gibi kabul eder." Yalnızlık, bana göre değil.

"Bu kadınla buluşacağınız günler kendinize çok itina edin. Onunla buluşacağınız gün tertemiz ve şık olmalısınız. Gerekiyorsa iki defa traş olun. Şık fakat gösterişli olmayan kılıklar tercih edin. Düğmeniz kopmuşsa, size bakan kimse olmadığı için acıyacağını da sanmayın. Tam aksine o size sinirlenecektir. Böyle küçük şeyler onun için önemlidir. Çünkü bu kadın daima teferruat üzerinde durur. Bir şeyin mükemmel olabilmesi için teferruat şarttır." Dedim ya, ufak tefek ayrıntılar... Sonuçta bir bütünün parçası onlar da! Şıklıktan çok, gösterilen özendir heralde önemli olan benim için...

"Aslında utangaç biri olduğu doğrudur. Başak kadinlari ateşli, atak konuşmalar yapmak için sabun kutularının üstüne tırmanmazlar. Sarhoşken araba kullanmaktan tutuklanmazlar." Belli duvarlarım vardır, bazen tırmanmaya çalıştığım ama genelde aşmadığım. Sıkıcı bir tip olabilirim belki bazen, ama bu durum altta sürekli işleyen mantık mekanizmamla ilgili herhalde. 


"Özür dilemeye gelince, az ve öz olun. Başağı hiç kimse kolay aldatamaz. Fesatlığı yoktur ama kesinlikle de aptal değildir. Çoğu zaman nasıl olsa o haklı çıkacak, siz de düş kırıklığına uğrayacaksınız. Onu normal haline döndürürseniz, gene o enfes tatlı kız olacak, siz de kimin kazanıp kimin kaybettiğine aldırmayacaksınız bile." Çok çabuk unuturum kötü şeyleri. En yakın arkadaşıma erkek arkadaşımla ettiğim kavgayı anlatmak bile çiledir benim için. Çünkü gerçekten hatırlamam. Terapiye başladığımda da dediğim ilk şeydi 'ben çok güzel dinlerim, ama galiba biraz anlatma özürlüyüm...'


Oluyor işte. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bu burç özellikleri bir yerden tutuyor. Niye sardın gece gece derseniz burçlara inanmaya ihtiyacım var. Çünkü şu anda yıldız haritasından başka hiçbir şey onun hareketlerini açıklamıyor, açıklamaya yetmiyor. Oturdum aradım, taradım. Ne koca psikoloji tarihinde buldum ona göre bir teori, ne de kendi kişisel tarihimde. En mantıklı açıklamayı burçlarda buldum. Onun için şu anda kendimi burçlara inandırma turlarındayım.


Diyor ki onun burcu; "Çevresinde kendi ördüğü tuğladan bir duvar vardır. Utangaç, ama güçlü ve çetindir. Karşı cins önünde her zaman biraz tedirgin olduklarından, bazen hoş olmayan durumlar karşısında acemice imalarda bulunur, beceriksizce kinayeler yaparlar. Bütün bunlar utangaçlıklarını ve daha atak insanların aşırı ihtiraslarına karşı duydukları merakı gizlemek içindir. Aşk yaşamak isterler ancak bu istemi sürekli ertelemekte bir sakınca görmezler. Duygularını göstermekte pek bir beceriksizlerdir..."


Evet sebebi bu olmalı. Başka yolu yok...


* Carl Gustav Jung

görsel: http://more-astrology-services.com/

Eylül 16, 2009

todo juguete tiene derecho a romperse*

Dedim ya o ciddiyet bende yok. Aylardır uğramadım buralara, çok boş ve çok kendimle dolu bir süreç geçirdim sanırım. Başıma gelecekleri bilir gibi, bir nefes almak istedim elimde olan son şansla. Ve bu eylemsel olarak boş olan zamanımda tek sıfatım "aşık"tı. Benim için aşk hep yaz oldu, yaz hep aşk koktu. Bu yıl da diğerlerinden farksız olarak, başka hiçbir şey düşünmedim. İçimden tek bir kelime yazmak gelmedi bile! Ve döndüm, gerçek hayata... Kendimi yemyeşil bir kampüste, okumam gereken milyonlarca sayfa arasında buldum. Klinisyen olmaya giden ufacık titrek adımlarım en engebeli zeminde şimdi. Okumalıyım, okumalıyım, okumalıyım... 

Ama bir yandan da taşınmalıyım! Odamda kocaman kocaman koliler var, bir süre onlarla yaşamaya alışma durumundayım. Bilirim ben malum göçebe yaşamayı, çok yabancı olduğum bir hadise değil kendisi. Ama işte yine de, bir an önce bitsin gitsin istiyorum. Fark ettim ki taşınmak aslında hem maddesel hem de ruhsal bir detoksa sürüklüyormuş sizi. Kıyamadığınız için odanızın/evinizin bir köşesine sakladığınız, normal günde aklınıza gelip çıkarmadığınız şeylere mecburen de olsa uzanmaya. Elinize geçen o hatıra parçacıklarıyla ne yapacağınız size kalmış... Benim seçimim bir çoğunu ait oldukları geçmişe gömmek, sadece hafızamın bulanık sularında yaşamalarına izin vermek ve geri kalan azınlığı yani "kıyamadıklarımı" bir torbaya koyup, tamamen vazgeçmeye hazır oluncaya kadar güvenli bir sığınakta, Ö.'de saklamak oldu...

Ve kocaman bir koli hazırladım, içine en temel hatıralarımı koydum. Mesela uğruna kuzenimle büyük kavgalar ettiğim sarı saçlı Damla bebeğimi, sıcak bir Türkbükü gecesinde yüzümü gülümseten hediyem/abimin deyimiyle "sucks to be you" ördeğimi, kırmızı saçlı/kocaman kafalı/dondurmalı Yağmur bebeğimi, minik Eeyore oyuncaklarımı, ayıcıklarımı, ve bir dolu çocukluk anımı koyduğum bir koli... Yeni evime girmeyecek onlar, şu anda değerlerini benden daha iyi bilecek minik insanların kucaklarına gidecek olan... Hala vazgeçemediklerim var oyuncaklarım arasında tabii ki, onlar o koliyle hiç girmedi. Örneğin babamın ben bebekken İngiltere'den getirdiği şempanze anne ve bebeği, büyük Eeyore'larımı, ve pek sevgili Elmo'mu kendime - içimde mutsuz olduğum gecelerde cozy bir oyuncağa sarılmak isteyen çocuğa sakladım. 

Oyuncak denilen şeyin çok önemli bir husus olduğunu düşünüyorum ben. İster en afilli yanar dönerli oyuncaklar olsun, ister bezden dikilmiş bir bebek olsun... Oyuncaklar en güzel anılarımızı ve o zamanki en büyük sırlarımızı paylaştığımız - kim olduğumuzu etkileyen çok önemli yol arkadaşlarımız aslında... Ve onlardan ayrılmak da biraz zor sanki... Ondan yazdım bu yazıyı, şu anda bir kolinin içinde yeni yüzler görmeyi bekleyen, ama yıllarca kucağımda olmasa da dolabımın üstünde durup adım adım her anıma tanıklık yapmış oyuncaklarıma birkaç satır yazmak istedim sanırım... 

Hacıhüsrev'deki çalışmada çocuklarla Oyuncak Müzesi'ne gitmiştik. Sunay Akın'da müzedeydi o gün ve bizim çocuklarla kendine has - o heyecanlı üslubuyla sohbet etmişti seminer salonunda. Ve aşağı yukarı şöyle bir şey demişti: "Fakir çocuk, zengin çocuktan daha yaratıcıdır aslında, daha şanslıdır bir anlamda. Zengin çocuk babasının ona aldığı sallanan atına biner, fakir çocuk bir sopadan at yapar...

Dedim ya ister Bratz olsun ister bez bebek, ister uzaktan kumandalı helikopter olsun ister dedemizin yaptığı uçurtma... Önemli olan ne hissettirdiği, ve hayatımızın pamuk şeker günlerindeki o en temel yeri...


her oyuncağın kırılmaya (bozulmaya) hakkı vardır. (Antonia Porchia)

Ağustos 05, 2009

Korkarım ki:

Blog yazmak ciddi bir iştir ve o ciddiyet bende yok.

Temmuz 14, 2009

Adam kes, şarap içme

Gündem pek bir hareketli bugünlerde. Ama malum en çok konuşulanlardan biri Topkapı Sarayı, İdil Biret, Alperen Ocakları ve şarap bileşimi. Protestonun tadını ve dozunu kaçıran ocakçı arkadaşlar konserin yapıldığı Topkapı Sarayı'nın kapısına (!) dayanıp, poster yakıp, tekbir getirerek bunun ne kadar büyük bir yanlış olduğunu dile getirmişler...

Ne büyük usta İdil Biret'eymiş tepki göya, ne de konsereymiş. En büyük problem zıkkım olasıca (!) şaraptaymış! Çünkü orası 1. Avluymuş, ya da her kaçıncıysa, ve Kutsal Emanetlerin bulunduğu bölüme pek bir yakınmış. Ve orda "minderlere yayılıp, elinde şarap konser dinlemek" pek bir yanlışmış.

Malum turistlerimin ziyareti dolayısıyla çok yakın bir zamanda gittim Topkapı Sarayı'na. Daha önce defalarca gitmenin verdiği bıkkınlıkla ve bu işe ruhunu adamış amatör rehber abimin de bizle olmasından aldığım rahatlıkla birçok bölüme girmedim. Bu kararı almamdaki en önemli etken korkunç havalandırma sistemiydi! Aslında ona havalandırMAma sistemi desek daha bir yerinde olur. Zira minnacık mekanlara yığılan yüzlerce insan ve mevsimin yaz olması içeride insani bir şekilde müze (oranın müze olduğu da unutuluyor gibi sanki tartışmalarda) gezmeyi imkansız kılıyordu adeta. Kutsal emanetlerin bulunduğu yerdeki kuyruk, koku ve havasızlık çok çok çok daha fenaydı. Hızlı adımlarla kendimi dışarı attım ordan da. Keşke sevgili ocakçı arkadaşlar müzenin olması gerektiği gibi, Avrupa standartlarına daha da yakın olabilmesi için çaba gösterselermiş öncelikle...

Bir konu daha var olası tepki gösterilebilecek. Topkapı Sarayı malum kocaman bir alan, gez gez bitmiyor arada yorulduk. Oturmak için kafe modunda tek bir seçenek var elimizde o da sarayın içinde yer alan, süpper manzarası olan şu anda adını unuttuğum restoran. Oturduk oraya, 1 tabak karpuz, 1 kase sütlaç, 2 neskafe (malum Amerikalıların damak tadı enteresan (!) olabiliyor) ve 3 kutu Sprite aldık. Verilen hesabı söylüyorum: 60 TL!!! Resmen soygun, bir kutu Sprite 8,5 TL'ymiş... Ocaklar mesela bunu da protesto edebilir bence, dinen içki içmek gibi insan kazıklamak da günahsa, hadi bakalım dayanın restoranın kapısına diyin ki: "Kutsal Emanetlere şu kadar metre yakında her gün diri diri adam kazıklıyorsunuz!".

Bir de merak ettiğim, o avluda vakti zamanında içilen şaraplar, sucuk gibi asılan adamlar, kutsal emanetlere pek de uzak olmayan Harem'de yaşanan olaylar nolcak? Bu kadar geçmişe bağlı kişilerin retro-protestolar da düzenlemesi gerekir belki?

Belki de Türkiye'de yaşama kararımızı bir kez daha gözden geçirmek gerekir.

Temmuz 12, 2009

wedding bells!

Yaz demek eskiden benim için bavulumu toplayıp 3 ay ikamet edeceğim Bodrum'uma, saçma sapan olaylarıma, gece-gündüz tadına varacağım deli mavi denizlere doğru yola çıkmak demekti. Yıllar geçtikçe 3 ay tatil tabii ki de hayal oldu, entrikalar kayboldu hayat daha bir alışılmış şekilde ilerler oldu ama en önemlisi, yaşlandığımı iyiden iyiye hissettiren bir şey daha gelişti! Ben eskiden yazın düğün mevsimi olduğunu bilmezdim, heralde fark etmeme yol açıcak bir şey yoktu etrafımda. Ama şimdilerde üst üste gelen davetiyeler, Facebook zımbırtısında dönen fotoğraflar, ondan bundan duyduğum havadislerle fark ediyorum ki insanlar evleniyor! Evet yaş ilerledikçe engelleyemediğimiz bir şey şu evlilik haberleri sanırım, 30'lara doğru emin adımlarla ilerlerken ne kadar umrumuzda değil desek de sanırım sinirlerimizi bozabilecek bir şey oluyor düğün muhabbetleri.

"Amaaan, bekarlık sultanlıktır yahu" ya da "Şu gencecik yaşımda kendimi aynı adamla bir eve hapis mi edicem" desem de o insanı hayal etmekten, acaba benim düğünüm olsa nasıl olur diye düşünmekten alıkoyamıyorum sanırım kendimi. Bir de şimdi teker teker evlenenler, 3-4 yıl sonra kocaman-kel kafalı bir bebişle arz-ı endam ederse huzurlarımızda sinirlerim iyice bozulabilir sanırım. As times passes, hormones kick in. "Bebek mi? Ne bebeği, benden anne mi olur canım, ben daha kendime bakamıyorum bir de çocuğa mı bakıcam, peh peh... Hem benim kariyerim vardı, master, doktora, daha çok işim var... Hem ben domestik bir insan hiçbir zaman olmadım, bebek kim ben kim..." diyoruz, ama elbet o gün ben de tostoparlak bir veletle o enteresan bağı kurmak isteriz öyle değil mi?

Anlayamadığım şey ben kıytırık ilişki olaylarımı halledemezken bu insanlar nasıl her şeyi göze alıp evleniyor? Çok etkileyici...

Temmuz 08, 2009

Kültürünle boğ beni

Amerika'daki ev sahiplerim ziyarete geldi beni! 12 gün kaldılar, yarısı canım İstanbul'da yarısı bitanecik Bodrum'umda geçen harika bir tatil yaptılar kanımca. Onlarla beraber görmediğim yerleri görüp, iyi ki de kalmamışım Amerika'da diye sevindim bolca. Gezelim-görelim turumuz özetle şunları kapsıyordu: Boğaz turu, Yeniköy'de balık keyfi, Sultanahmet çevresi, hayatımda ilk defa gittiğim Kapalıçarşı, Hisar'da pazar kahvaltısı, Rumeli Hisarının tepesine çıkma coşkusu, Bebek, canım okulum, Taksim, Galata Kulesi, Nevizade keyfi, şehirhatları vapuru deneyimi, Kız Kulesi, Bağdat Caddesi, Yeşilyurt-Yeşilköy, Bodrum, halı pazarlıkları, Selçuk Tren Müzesi, Meryem Ana, Efes... İşin özeti: çok yoruldum! Ama sanırım iki turistin görebileceği maksimum yerleri gördüler. Taksici arkadaşların bana yakıştırdığı turist rehberliği görevimi başarıyla tamamladığıma inanıyorum.

Ne kadar çok sevdiğim iki insan da olsa onlar kendi kültürümüzle yoğrulmuş varlıklar olduğumuz için insan olarak bazı farklılıklar göze batmıyor değildi. En çok beni delirten sürekli gelen dinle ilgili sorulardı! Bilirsiniz biz de çok sorulmaz din, nüfus kağıdımızda zoraki bir şeyler yazsa da iki insan tanıştıktan bir süre sonra ya pardon da dinin neydi diye sormaz birbirine. Sana özel olan şeylerden biridir inancın, politika malzemesi yapanları, bayrak gibi sallayanları bunun dışında tutarsak tabii. Ama paranoya toplumu olan Amerikalıların en çok merak ettiği şeydi din. İstanbuldaki Yahudi nüfusundan, Türkiyedeki Müslüman sayısına, merak ettikleri o kadar çok şey vardı ki dinle ilgili! En enteresanı Türkiye'nin nüfusunun istatistiklere göre %90 üstünün Müslüman olduğunu duyduklarındaki şaşkınlıklarıydı. Çünkü 'hiç de öyle gözükmüyormuş'. Yani onlara yansıtılan Müslüman ülke imajı yokmuş burda... 

Her sabah ezanla ilgili espri yapmaları, dini bir şey olduğu için sünnette içki içilmez değil mi şeklindeki soruları, dinle ilgili her şeyi uç noktalarda düşünmeleri, gerçekten bizden çok farklı olduklarını hissettirdi ve bu işlerle hiç alakası olmayan benim bile sinirime dokundu. Şu yukardaki fotoğrafın anlattıklarını idrak etmeleri eminim çok kolay olmayacaktır onlar için...

Sonuç olarak çok sevdiğim iki insan, ama bizi ayıran Atlantik çok şeyler değiştiriyor sanırım düşünce yapılarımızda da. Diyeceğim şudur: ''Eyyy Amerikalılar, öğrenceğiniz çok şey var diğer kültürlerle ilgili ve unutmayın ki dünya sadece sizin ülkenizden ibaret değil!!!''


Haziran 21, 2009

to sum up,

Yaşanılan bütün strese, okunulan yüzlerce sayfa makaleye, üstünde uyuya kalınan kitaplara, temmuz güneşinin altında İstanbul'un çeşitli yerlerine doğru arşınlanan yollara, geride bir dolu şeyi bırakıp çekip gitmelere, 10 yıldır kurulan hayellere, iyi-kötü bütün yaşanılanlara, her şeye değdi işte. Bir önceki postu yazdıktan 15 dakika sonra gelen maille öğrendim ki, kabul edildim. 

Bu aralar çok mutluyum... 

Çook!!!

Haziran 18, 2009

Dream until your dream come true!


Sabah uyandığım andan itibaren, karnımdan göğüs kafesime doğru bitmek tükenmek bilmeyen bir ağrı. Sıkışıyorum, nefes alamıyor gibi hissediyorum kendimi, tek çarem derin derin iç çekmek oluyor. Nefes alıyorum, nefes veriyorum, hep dedikleri gibi derin derin yapmaya çalışıyorum ama o kör olası ağrı sıkıştırıyor hep kesik kesik alıyorum nefesleri. Saatler geçsin diye bekliyorum, çayımı içiyorum, kahvemi tüketiyorum... Ellerimdeki titreme kafeinden mi heyecandan mı ayırt edemiyorum. Ve yola çıkıyorum, hep aynı sancı karnımda. 
Beyaz üstüne siyah yazıları olan servisten iniyorum. Etrafıma bakıyorum, evet Boğaz yok ama kenarda bir su birikintisi var. Bununla da yaşayabilirim herhalde diyorum. Yürürken adımlarım titrek, yarım saat içinde neler olucak kestiremiyorum. Gidiyorum yine alıyorum kahvemi, ayılmam rahatlamam lazım. Her içtiğim kahve rahatlamadan çok stres olarak dönüyor bana ama olsun. Elim oyalanıyor en azından. Heyecanlı bekleyiş sırasında bir mesaj gülümsetiyor beni... Kalbimin sıkışmasını hafifletmesi gerekirken iyiden iyiye sıkıştırıyor içimi, sıcak sıcak yayılıyor ruhuma. Telefonu kapatıyorum, ötmesin abuk subuk bir zamanda diye, ve atıyorum adımlarımı o odaya doğru.
Kapıyı çalmamak lazımmış diye duydum ya malum sadece bekliyorum kapıda. Dakikalar geçecek ve ben adımımı o odadan içeri atıcam. Arada tanıdık iki yüz görmenin sevincini yaşıyorum o yabancı koridorlarda. Kapı açılıyor, 'Cansu..' diyor o fikri çok mühim kişi. Giriyorum içeri titrek, avuç içlerim ıslak. Dikdörtgen bir oda, dört sandalye var. Bana önceden biçilen yere oturuyorum, 6 adet göz bana bakıyor sürekli. Sorular soruyorlar, titrek sesimle cevaplamaya çalışıyorum. Sanki kalbimdeki sıkışma gitmiş ama bu sefer daha değişik bir durum söz konusu. Vücudumun her köşesini kasıyorum, çantam kucağımda, bacak bacak üstüne de atmıycam ya garip bir şekle girmişim. Bir birine bakıyorum bir diğerine... Hiç düşünmüyorum konuşurken. Oda o kadar küçük olmasına rağmen enteresan şekilde sıcak değil, ya da ben hissizim. Arka taraftaki cama takılıyor gözüm, güneşlikler niye o kadar asimetrik? Dışardan geçen yeşil minibüslere bakıyorum ara sıra, sonra içimden kendime kızıyorum 'odaklan!' diye. 
Yaklaşık 20-25 dakika geçiyor. Teşekkür ediyorlar, teşekkür ediyorum. Ayağa kalkıyorum, bacakları üzerinde yeni durmaya başlayan at gibiyim, titrek yine. Sırılsıklam olmuşum, bedenim verebileceği bütün tepkileri vermiş bu derece strese. Çıkıyorum kapıdan, iniyorum bahçeye, dilimde tek bir cümle 'en azından bitti...'.

Hala bekliyorum cevabımı, birkaç saat içinde öğrenicem umuyorum ki... Kötü de olabilir iyi de sonuç. Tek bildiğim, en azından bitti.

Haziran 07, 2009

meslek 'adabı'

Kadın nedir? Erkek nedir? İkisinin şu hayatta rol dağılımları nasıldır? Hangi cinsiyet hangi mesleği yapmalıdır? Kadın kısmısı hangi mesleği yaparsa bir yandan çocukları ve ailesiyle ilgilenebilir, azıcık da olsa ailesine para kazandırırken. Bunun zıttı olarak güç simgesi olan erkek, evin direği, eve ekmeği getiren (breadwinner) hangi işleri yaparsa uygun olur, hangisi ağır abi’liğini zedeler, ayıp olur. Bu saçmalıklarla örülü bir toplumda, toplumsal cinsiyetin yankıları çok şiddetli oluyor, bizde olduğu gibi malesef. Biçilen rollere karşı çıkanlar bir şekilde dışlanıyor, susturulmaya çalışılıyor. Bir yerde yoluna taş koyuluyor, ya da büyük abileri ablaları tarafından nazikcene uyarılıyor ‘kardeş vazgeç sen bu sevdadan’ anlayışlılığıyla (!).

Ne kadar okuyup, kafa patlatsam da bu konuyla ilgil kendimce, kızsam da bu topraklarda buram buram hakim olan cinsiyetçilik meselelerine, Amerika’ya ilk gittiğimde gördüğüm kadın yol işçileri, kadın taksi-otobüs şöforleri bir miktar şaşırtmıştı beni. İçimize istemeden yerleştirilen kim ne yapar ne yapamaz kalıpları, bu kalıpların saçmalıkları, büyük bir hiddetle vurmuştu yüzüme. Kendime hem kızmıştım ‘niye şaşırıyorsun, olması gereken bu işte’ diye hem de içim rahatlamıştı en azından dünyanın bazı köşelerinde hala umut var diye.

Niye bu kadar laf salatası derseniz, cinsiyetçiliğin sadece heteroseksüel kişilere yönelik olmadığını ve çok acımasız bir şekilde homoseksüel kişilere de yönelik olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Cinsiyetçi olduğundan daha da çok homofobik olan ülkemizde malesef bolca travesti cinayetleri, ‘bu bir hastalıktır’ diye nutuk atan profesör amcalar, homoseksüel diye işten çıkarılanlar, ve ‘özgürlük dediysek... eşcinsellere de mi hak vereceğiz yahu, keh keh keh...’ diyen ne idüğü belirsiz siyaset kişileri mevcut. -meli/-malı sevdalısı ve kalıpların kölesi olan bir halk olduğumuz için malesef pek de olumlu bir gidişatımız da söz konusu değil bir şeyleri değiştirmek yönünde.

Geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen eşcinsel hakem olayını çok iyi hatırlıyoruz sanırım hepimiz. Hakemlik yapamazmış çünkü eşcinselmiş. Hakemlik yapamazmış çünkü askerlik yapmamış. Hakemlik yapamazmış çünkü o kadar erkek (11 bir yerde - 11 bir yerde etti 22 koşan bunlara sadece e bir de kulübesi var yan hakemleri var, hatta taraftarların da çoğunun erkek olduğunu düşünürseniz ohhooo) arasında eşcinsel biri objektif olamazmış!

En çok sonuncuya takıldım tahmin edersiniz ki. O zaman heteroseksüel bir erkek kadın voleybol takımı maçının hakemi olmamalı? Ya da tenis turnuvasında kadınlara kadın hakem olmalı. Hele hele yüzme oldu mu söz konusu aman akıllara zarar mutlaka kadın olmalı. Ya da tam tersi erkek basketbol maçında kadın hakem de olmamalı. Hatta kadın antrenör de olmamalı. Kadın takımlarında da erkek antrenör olmamalı. Akıldır bu kayar kardeşim. Mazallah objektif olamazlar, cinsel dürtüleriyle hareket ederler. Hatta ve hatta işyerlerinde de bundan sonra kadın-erkek ayrılmalı. Düşünsenize heteroseksüel kadın bir patron erkek çalışanına nasıl objektif davranabilir. Dünyada görülmemiş böyle bir şey! Üniversitelerde de erkek profesörlerin derslerini erkek öğrencler, kadın profesörlerin derslerini de kadın öğrenciler alabilsin sadece. Malum objektiflik zedelenmesin. 

Çünkü biz insanlar bu kadar binlerce yılı kat ettik ama hala en ilkel duygularımızla yaşıyoruz. Çünkü biz insanlar sokakta gördüğümüz, ya da beraber çalıştığımız her karşıt cinsin üstüne atlama potansiyeli olan varlıklarız.

Moderniz ya biz çokça, geliştik ya ileri bir derecede, eğitildik ya tekdüze değil çok yönlü...

İşte ondan bütün bu saçmalıklar.

bullshit!

Haziran 03, 2009

hep yalnızlık var sonunda - yalnızlık ömür boyu

Bugün yine hastanedeydim ve hala düşündükçe içimi acıtan bir olaya şahit oldum. Yanımızda bir teyze ve oğlu oturuyordu, yoğun bakımdan doktor çıktı ve onlara doğru yöneldi. Her şeyi denedik ama olmadı, başınız sağolsun dedi. O an teyze durdu, oğlu sırtını sıvazladı, başımız sağolsun dedi... Teyze bir anlık şoktan sonra yılların buruşturduğu ellerini yüzüne kapayıp sessiz sessiz ağladı. İçim acıdı, zaten sulugöz tabiatlı ben oturdum ağladım o anda. Kimbilir kaç küsür yılını paylaştığın, her gece nefes alışını dinleyerek uyuduğun, en ufak hareketini bile tahmin edebileceğin insanı kaybetmek nasıl bir duygudur ki? O teyze o anda ölen kocasına mı, yıllardır alıştığı insanın yokluğuna mı, yoksa geriye kalan kocaman yalnızlığına mı, ya da hepsine birden mi ağlıyordu acaba?

Yok karar verdim, evlilik zararlı bir durum... 

Eninde sonunda acıyor canın.

Have you tried turning it off and on again?

Şu aralar twitter denemelerindeyim. Bir ara büyük bir merakla hesabımı açtım, ama keyif alamadığım için yazmadım. Sonra birden aklıma geldi 'benim bir twitter account'um vardı!' şeklinde ve tekrardan bir şeyler yazmaya ittim kendimi oraya. Pek keyif almıyorum sanki. Bana öyle geliyor ki endüstriyel dünyada hiçbir şeye vakit bulamayan bizler için üretilmiş bir kısa yol twitter. Blog yazmaya vaktim yok, ama bir şekilde sesimi duyurmayı, yazmayı, sanal dünyada bana ait bir parça olması hissini yaşamayı seviyorum = o zaman twitter kullanayim gibi bir şey. Hayatımda var olan, kimseyi hiç ama hiç ilgilendirmeyen ıvır zıvır detaylarla dolu bir sayfam olsun isteği bir nevi. Örneğin; televizyon karşısında muz yeme! Kime ne kardeşim nerde yersen ye muzunu ama yok illa duymalı insanlar bizi, çünkü en yakınlarımız bile dinlemiyor artık bizi, bir yere yazmalı birilerine anlatmalıyız bir şeyleri. Bazen en ufak detay bile önemlidir ya insan hayatında, bundan seneler sonra açıp şu sayfaları, 'aaa ben o gün muz yemiştim öyle ya!' diyebilmeliyiz belki de. İşte bunun gibi abuk gubik sebeplerden dolayı yeşil kurbanın twitter sayfası sanal alemi meşgul etmeye açılmış bulunmakta.

Abim askerden geldi geçtiğimiz haftalarda. Ben de o gelir gelmez önüne yokluğunda bozulan, sapıtan, dilini çözemediğim, çözmeye de pek heveslenmediğim elektronik aletleri koydum. En başta en önemli parça, emektar bilgisayarım vardı. Yaklaşık 1 buçuk ay önce kendisi açılmamaya yemin etmişti, sevgili O.nun söylediği üzere ana kartı yanmıştı ve ben ayvayı yemiştim. Abim bilgisayarı, evirdi çevirdi (gerçek anlamda tersini çevirdi) pilini çıkardı bişi yaptı taktı. Ve o da ne!! Bilgisayarım ayakları üzerinde durmaya yeni başlamış tay gibi zıplayarak, hevesli hevesli çalıştı! Neymiş efendim statik elektrik yüklenmesi olmuş, pilinin demirlerini pıt pıtlamam lazımmış. Yok artık Lebron James demek istedim ona o anda. Yani benim anlamadığım bir şekilde iletişim mi kuruyor bu adam bilgisayarla, bilmediğim özel bir dil mi konuşuyorlar aralarında, nerden geldi aklına bu pıt pıtlama eylemi, vahiy mi indi orasını bilemiycem... Sonradan da 10 fotoğraftan fazla fotoğraf çekememeye yemin etmiş abuk fotoğraf makinemin subuk xd kartına el attı. Önce otoriter bir modda ve 'bıktım senden' tonunda bir sesle git fotoğrafların hepsini aktar dedi. Verilen emir yerine getirilince bir tuşla bana aylardır duymak istediğim müjdeyi verdi; 218 fotoğraf çekebilirsin bu çözünürlükte. Peki ne yaptın be mubarek? Format atmışmış, fotoğraf makinesinin hafızasında görünmeyen fotoğraflar kalmışmış... Ben niye bilmiyorum bunları? Biz kardeş değil miyiz? Aynı sütten içip, aynı yemekten yemedik mi? Farkımız ne? 

Neyse onu benden 5 ay ayrı koyanlara sitemim büyük. Hiçbir zaman elektronik yaratıkların dilinden onun gibi konuşamayacağım için ona ihtiyacım sonsuz. Aptal bilgisayar servislerine para yedirmeden önce abim gibi bir tip bulun etrafınızda ve ona götürün sorunlu aletleri, size tavsiyem... 

Hoşgelmiş!

Mayıs 23, 2009

a plane to take me to a place far away from you

Yine yazamadığım dönemlerimdeyim. Özellikle yazmıyorum çünkü bu aralar benden çıkacak her kelime biraz emo, biraz teenage, biraz dünyanın yükünü sırtlanmış bir modda olacak gibi geliyor. Evet içim sonsuz sıkılıyor, bir yandan master başvuruları bir yandan her hafta cuma günü gidip hayatımı deliler gibi sorguladığım bir saat, bir yanda saçma sapan olaylar... Yok hiç normal değilim sanki, bıraksam yazmaya kendimi içimde uyuyan korkunç bir Cezmi Ersöz uyanıcak gibi hissediyorum. Ya da biraz daha zorlasam sarhoş bir Teoman'dan çıkma cümleler kurucam şu sayfada. Onun için en iyisi dokunmamak tuşlara! 


Şu anda havaalanındayım yine. Dakikalar sonra kırmızılı beyazlı - thy olamadık ama renklerinden çaldık - uçağım gelip beni götürcek en güvenli sığınağa. Koşulsuz sevgiyle sarmalanıp annemin-babamın yanında sonuna kadar şımartıcam kendimi. 


Baktık, denedik, gördük... 

Başka yerde bulunmuyor o sevgi.

Mayıs 13, 2009

''i wanna go to college for the rest of my life''

Hani sevinmiştik biz bahar geldi, yaz geldi diye? Bu akşam yine kararttı yüzünü hava... Neyse yine de bahardayız, mis gibi bahar kokuyor ya ortalık o yeter bana. 

Bahar demişken ve bir post önce ÖSYM demişken, ÖSS yaklaşmışken, Boğaziçi'ne girmek isteyen adaylara bir post olsun bu da. Niye baharla kurdun bu bağlantıyı derseniz şöyle, Boğaziçi'nin bir mevsimi varsa o bahardır. Baharla büyük aşk yaşar, sevişir Boğaziçi... İstanbul'da görebileceğiniz en güzel manzaralardan birine sahip olur baharda Boğaziçi... Erguvanlar açar, etraf mis gibi çim kokar, mor salkımlar tepenizden bakar, Boğaz pırıl pırıl parlar. Baharı İstanbul'da yaşadığınıza şükrettirir size Boğaziçi. Korkunç sıcakta, itiş kakış otobüste, saatlerce yol çekip geldiğinizi unutur dalarsınız güzelliğine. İşte şimdi böyle Boğaziçi... Hani ne derler ya argoda ''ne havasına, ne karısına'' güven olan İstanbul bir kapayıp bir açsa da gökyüzünü, bir ısıtıp bir dondursa da bizleri, bahar çiçekleri açtı inadına. O kadar güzel ki ortalık, maviyle yeşilin en güzel oynaşmasına tanık olabilirsiniz yolunuz Rumeli Hisarüstüne düşerse. 

Yeni girecek adaylara, bilgilendirici bir Boğaziçi sözlüğü sunmayı kendime bir borç bildim bu gece. İşte ilk geldiğinizde bilirseniz işinize yarayacak, bilmezseniz de birkaç ay içinde öğrenmek durumunda kalacağınız temel bilgiler:

Boğaziçi Tarzancası: Hazır olun önünüzdeki 5 yıl boyunca ve büyük ihtimalle hayatınızın büyük bir bölümünde konuşacağınız dilin adı bu. Ben üniversiteye başlamadan deliriyordum böyle tarzanca konuşan insanlara, bir gün bir bakmışım bazı kelimelerin Türkçesi aklıma gelmemeye başlamış. Evet, korkunç bir şey, dışarıdan özenti ve tiksinti verici durabilecek bir şey. Ama elinizde olmadığını fark ediyorsunuz bunun zamanla, bir süre sonra hayatınız anadiliniz olmayan bir dille fazlasıyla haşır neşir olarak geçtiği için düşünmeye o dilde başlıyorsunuz, Türkçesinden çok İngilizcesini kullandığınız bir kelime çıkınca karşınıza da işte o Tarzanca lisanını ortaya çıkarmaya başlıyorsunuz yavaş yavaş. Aşağıdaki liste bu dilin en naçizane örneklerini içermektedir, hazır olun...

Güney-Kuzey-Hisar: 3'ü de kampüs adıdır, birbirlerine yürüme mesafesindedirler. Her ne kadar Hisar'ın da güzel bir manzarası olsa da asla Güney'in yerini tutamaz. Zaten Güney eski kampüstür oysa ki diğerlerindeki binalar yenidir, Güney'e inilir, içilir, keyif yapılır. Kuzey'de kütüphane vardır ders çalışılır, genetik laboratuvarları, kapısında kuru kafa işareti olan laboratuvarlar vardır enteresan bilimsel deneyler yapılır, Hisar'da ne yapılır hiçbir fikrim yok. Boğaziçi Güney'de yaşanır.

Yokuş: Güney'in yokuşudur, korkunçtur. İnmesi keyiflidir, solunda orman sağında Boğaz ama çıkması baya bir hırpalar insanı. Hep hayran kalmışımdır inatla o yokuşu yürüyerek çıkan insanlara, malesef ben hiç onlardan olamadım.

Shuttle: İşte benim olayım budur. Verirsin 30 kuruşunu, çıkarsın yokuşu paşalar gibi. Evet ıkış tıkıştır, bir kere kapısından bir öğrencinin talihsizce düşmüşlüğü vardır ama bir gün içinde Kuzey-Güney-Kuzey-Güney yapmak zorunda olan bir öğrencinin can dostudur. Bedava olması gerekendir, Tarzancanın ilk belirtilerindendir  (şimdi buna minibüs mü demeliyiz yani?). 

Petekler: Yokuşu inerken sağ tarafınızda bir yer görürsünüz muhteşem deniz manzarasına bakan. Bir tarafta birinci, bir tarafta ikinci köprü, ortalarında masmavi Boğaz, aşağıda her gün küfrettiğiniz Bebek yalı sakinleri muhteşem huzurlu vazgeçilmez bir manzaradır bu. Gece vakti tekelci amcaya açtırdığınız şarabınızı ve plastik bardaklarınızı alırsınız gidersiniz, bir de karanlık ama ışıklı halinin tadına bakmak için mayhoş üzüm eşliğinde... Tadı demişken, doyum olmaz, çok ama çok başkadır petekler...

Steps: Buyrun Tarzanca örneği iki. Bu 'shuttle'ları beklediğiniz yerde, yokuştan inip meydana vardığınızda solunuzda kalan, heybetli Temel Bilimler binasının altında kalan basamaklardır. Oturursunuz, yatarsınız, kitap okursunuz, kedi seversiniz, 5 yıl bu eylemleri yaptıktan sonra bir Haziran günü bölümce oraya oturur kep atarsınız. İşte o an çok fena duygulanırsınız...

Çimler: İşte meydana gelince karşınıza çıkan yemyeşil alan! Çimde oturmanın dikkat edilmesi gereken püf noktaları vardır: 1. yemekle otururken iki kere düşünmelisinizdir kediler ve yeni yeni çoğalan köpekler pek izin vermez çimde oturup yemek yemeye, 2. çimde otururken altınıza bir gazete, afiş, mont, defter koymanız tavsiye edilir, ne zaman ıslanacağını bilemezsiniz pantolonunuzun, 3. oturduğunuz yerin altında tünel vardır bunu da gereksiz bir bilgi olarak bilin. Yazın curcunadır çimler, güneşlenenler, uyuyanlar, keyif yapanlar... 

Manzara: Alkolik olmak için geçerli bir sebeptir manzara. Sabah çay keyfi yapıp derse geç kalmak ya da girmemek için de. O kadar harikadır ki manzara, içiniz gider baktıkça... Banklarda yer kapmak çok zordur özellikle okul saatlerinde ya tek oturan birini bulup yanına yamanmak gerekir ya da taşlara oturup azıcık ucundan bakmak manzaraya... Bir de dikkat yine kediler, kediler, kediler... Boğaziçinde yemek yemek çok zordur!

Study: Ders çalışılır, kedi kokar, final döneminde bir gün daha burayı görürsem kusucam denir, final dönemi biter yine de oturulmaya gidilir, sabahlanılan günlerin soğuk saatlerinde uyumak için harikadır, kulüp odaları vardır etrafında, üstü erkek yurdudur. Özellikle projeniz, paper'ınız varsa bol bol vakit geçirilir. 

Güzeldir Boğaziçi, Öss adaylarına şiddetle tavsiye edilir...

Bu başka bir okula, hem de bugün öğrendiği kadarıyla bahar festivaline K. Doğulu'yu çıkaran bir okula master için başvuran ve Boğaziçinde olmanın her saniyesini özleyecek bir insanın feryadıdır. 

Mayıs 10, 2009

Ne ayaksın sen ALES?

Bugün ÖSYM'nin bir cilvesiyle daha uğraştım durdum. İlkokuldan beri yaptığımız tek şey sınava girmek olduğu için çok alışık olduğumuz bir durum aslında 3 saat içinde 160 kutucuk işaretlemek. Ama konu bal arılarının gündelik hayatı; yarım beyinli balığı takip eden göya tam beyinli balık sürüsü; direk kuzeybatıya yürümek varken bilmem kaç adım atarak kendi etrafında dolanıp yolu uzatan salak şahsiyet; havuç, pırasa, lahana ve bilumum sebzeyle müzik yapan konser sonrası da oturup çorba yapan Viyana Sebze Orkestrası; eğlence olsun diye 'çorplama' diye abudik bir işlem bulan akıl sağlığını yitirmiş bir öğrenci ve altın bulcam umuduyla aslan sidiğiyle oynayıp fosfor bulan bahtsız simyacı olunca gülmeli miyim yoksa test mi çözmeliyim bilemedim bugün. Sınavdan sonraysa harika (!) bir sınav çıkardığım için değil ikinci ALES'imi, bilmem kaç milyonuncu ÖSYM sınavımı da herhangi bir sınav gözetmenini öldürmeden atlattığım için kendimi kutladım.

Nisan 18, 2009

“Memory is a way of holding on to the things you love, the things you are, the things you never want to lose.”



Eternal Sunshine of the Spotless Mind, son derece yaratıcı bir girişimle Sil Baştan diye çevrilince dilimize ve oynayınca sinemalarda pek bir moda olmuştu hatırlarsanız. ''Ayyy ne şayane bir aşk hikayesiii'' modunda insanlar dolaşmaya, filme Issız Adam muamelesi göstermeye,  ve en sevdikleri film listesinin baş köşesini bu filmi oturtmaya başladılar. 
Bense filmi henüz Türkiye'de oynamadan bilgisayarda izleme fırsatına erişmiş ve bütün bu dile dolanma hadisesinin beni filmden soğutmasına, önyargılarla filme yaklaşmama izin vermemiştim. Filmi çift dikiş izlesem de ikinci izleyişim belki de Türk insanı abartısı artık işlediği için filme ilk izleyişim gibi sarsmamıştı beni... 
Beni etkileyen aşk hikayesi değildi filmdeki. Bence bu aşırı trajik bir film çünkü gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir şeyi işliyor. Düşünün hayatın anlamı tamamen ne zaman biter sizin için? Hayatınızda olan insan çıkıp gidince mi? İstediğiniz, arzuladığınız şeye ulaşamayınca mı? Çok sevdiğiniz birini kaybedince mi? Bunlar katlanılması, sabredilmesi zor ama her an başımıza gelebilecek, ve başımıza gelse bile yaşamımıza bir şekilde devam edebileceğimiz, anılarıyla yaşayabileceğimiz, bazen kızıp/nefret edip başka ilişkilerimizde akıllanabileceğimiz, bir daha mutluluğu nerede aramamız gerektiğini sorgulayabileceğimiz durumlar. Yani bu sevimsiz hadiselerden kısa süreliğine dünyamız başımıza yıkılsa da, hayat devam ediyor bir süre sonra...

Kaybı benliğimizi yok edecek tek şey hafızadır bence. Ben ESOTSM'ı ilk izlediğimde ondan bu kadar etkilenmiştim sanırım. Bir insanı sevmek hafızadır, bir insandan nefret etmek de öyle... Kim olduğumuz, ne istediğimiz, nasıl mutlu olduğumuz, nasıl ağladığımız, kimlerle beraber olmak istediğimiz, çocukluğumuz, annemiz/babamız, işimiz, mesleğimiz... Hepsi hafıza olmazsa olmayacak şeylerdir. Bunun için bu film belki bir insanın başına gelebilecek en korkunç şeylerden birini işliyordu, bunun için bu film bence aşk filmi olmasından öte bir dramdı. Bir şekilde elinden kayan giden hafızan, anılarını, yaşamını, ve benliğini götürür çünkü insanın.

Evet filmde bir şekilde kişiler kendi isteğiyle hafızalarını sildiriyordu. Yıllar yılı psikoloji dünyasında bir çok araştırmacı hafızanın ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışmışlar. Hermann Ebbinghaus'un çılgıncana yaptığı deneylerle alevlenen bu alan sayısız araştırmayla beslenmiş. Hafızayı anlamak adına normal deneklerle yapılan deneylerin aksine bir de hafızanın yokluğunu veya beyin travmasını anlamak için bir şekilde bu durumu yaşayan insanlarla yapılan deneyler ve gözlemler var. İşte size psikoloji ve nöroloji dünyasının en ünlü iki hastası; HM ve Phineas Gage.

Geçtiğimiz sene 82 yaşındayken hayata veda eden HM beynin işleyişini ve

 hafızayı anlamak isteyen araştırmacıların en sevdiği hastalardan biriydi. 9 yaşında geçirdiği bisiklet kazasından beri kurtulamadığı epileptik nöbetlere bir son verilebilmesi umuduyla ameliyat masasına yatan HM'in medial temporal lobları alınmış, ameliyattan sonra epileptik şikayetlerinden kurtulsa da antrograd amnezi dediğimiz hafıza kaybıyla hayatının geri kalanını geçirmeye mahkum olmuştu. Antrograd amnezi travma sonrasında yeni anı oluşturamama durumudur, bkz. Memento. Aynı zamanda HMde az derecede de olsa retrograd amnezi de vardı yani travmadan önceki yaşamının bir kısmını hatırlayamıyordu. Enteresan olan HM'in procedural hafıza dediğimiz daha motor hareketlere bağlı olarak öğrenilen şeyleri unutmamasıydı. Örneğin bisiklete binme, yüzme, vs... HM farkında olmadan bilime çok büyük katkısı dokunmuş ama çok da hüzünlü bir hayat hikayesi olmuş bir adam gördüğünüz gibi...


 
İkinci ünlü vakamız Phineas Gage, demiryolu işçisiymiş. Bir gün 

çalışırken gerçekleşen bir patlamada demir bir çubuk Phineas Gage'in kafatasına saplanmış. Şans eseri (belki de şanssızlık...) hayatta kalan PG'nin beyni tabii ki de hasar almış. HM'den farklı olarak hasar alan bölge demir çubuğun delip geçtiği frontal loblar olmuş PG'de. Bu mucize kurtuluş aslında ilk başta hiçbir şey götürmemiş gibi algılanmış PG'den. Hafızasında HM'inki gibi herhangi bir amneziye rastlanmamış, veya konuşmasında bir problem yokmuş. Ama zamanla insanlar fark etmiş ki kazadan önceki adamla asla aynı insan değilmiş kazadan sonraki. Beyninin frontal bölgesi zarar gören PG doğru-yerinde karar verebilme ve hareket edebilme yetisini bir şekilde kaybetmişti. Günlük yaşamımızda aslında ihtiyaç duyduğumuz sosyal inhibisyon (social inhibition) artık PGde yoktu. Bu da onu birden bire bambaşka bir karaktere, bambaşka bir insana dönüştürmüştü. 

Benlik dediğimiz şey hafızamız olmadan ne derece korunabilir ki? Artık bambaşka bir boyutta tabii ki de beyin ameliyatları ama büyük bir beyin travması geçirmiş ve beyninin belli yerleri hasar almış bir insan ne kadar o eski hali gibi olabilir? Hafızanızın yavaş yavaş elinizden kayıp gitmesi, hayatınızın, anılarınızın bugünlere getirdiklerinizin yok olması nasıl bir duygudur? Ve ESOTSM'de sizce hala ve inatla etkileyici olan şey o büyülü aşk mıdır yoksa bir insanın benliğini yitirmemek için çırpınması mıdır?  

Nisan 15, 2009

Forget Me - Not

Horrace: "So, is three years long enough to get over someone?"
Sawyer: "Absolutely."

23.5 yaşımdayım ben. Ağustos'un sonunda 24. yaşımın herbir gününü tüketmiş olacağım. Ve dünyadaki 25. yılımın günlerini teker teker harcamaya başlayacağım. Yaşlanmak enteresan bir hadise. Zamanla etrafınızdaki insanların değişimine, bazılarının ölümüne, daha da zorlaşan karışan ilişkilere, saçlarınızdaki beyazlara, hiç sonu gelmeyen-değişmeyen dünyasal yalanlara ve bir dolu gereksiz fani olaylara tanık olmak zorunda kalıyorsunuz.

Bugün yaşlanmanın ya da büyümenin en garip cilvelerinden birini yaşadım sanırım. Sizin daha önce hayatınıza bir şekilde giren bir insan evlendi mi? Bugün kendisini deneyimledim gerçekten garip bir duyguymuş.

Bencilce duygularla doldum bu gece niyeyse. Sanki içimdeki 17 yaş halim zıplaya zıplaya "alooo ben burdayım nasıl yani, nasıl evlenirsin sen???" diye bağırıyor. Herkes zamanla her şeyi unutuyor. Zaten unutmasak nasıl yaşayabiliriz ki? Günlerin geçmesi için unutmamız lazım, birilerini, yaşadıklarımızı, sevdiğimiz adamları/kadınları.

Ama bugünün özeti şu:
Unutulmak çok kötüymüş.

Nisan 14, 2009

Let me tell you something

Özleyen var mı beni? Tahmin etmiştim zaten! Neyse, leyleği havada gören kurba evinde oturup blog bile yazamamaktadır. Evde oturduğu zamanlarda kendisini boyunu geçen datalar arasında kaybettiği için yine yazamıyordur. Neyse sebep bu işte, yoksa soğumadım blog işinden, hala buralardayım. 

Öyle bir günde döndüm ki, bugün bir efsanenin doğduğu gün... Nasıl da abartırım ama!!! Bugün benim blogumun doğum günü... İyi ki doğmuş efendim nice yaşlara yeşil kurbaya... Fark ettim ki evde oturmadıkça ben daha fazla uzun yıllar yaşayamayacak bu blog. Hadi bakalım hayırlısı diyelim.

Ben yokken neler oldu köşemizi hızlıca tamamlayalım. Ben yazmazken 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali başladı. Daha önce de yazdım yine yazıcam, korkunç filmlerin her sinemanın 5 ayrı salonunda 2 ay oynadığı bir ülkede Film Festivali sinefiller için tam bir bayram. Kitapçığı aldığımız anda başlayan heyecan 2 hafta boyunca birbirinden harika filmleri izleme keyfiyle katlanıyor. Bir de üstüne sevdiğimiz yönetmenler İstiklal sokaklarını şenlendirince değmeyin keyfimize. Malesef Mersin'deki yemek yeme maratonum dolayısıyla canım ciğerim François Ozon'un Ricky'sine teşrif edişine katılamadım ama onunla aynı şehirde olduğumuzu bilmek bile şahane değil mi? Bir de ben buralarda değilken yine sevgili John Malkovich sinema dersi vermek üzere Pera'ya buyurmuş. Kendisi bir de fal baktırmış sevgili gazeteciklerimizin dediğine göre. Festivalde son 6 gün. Kaçırmayın derim...

Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur mutluluğumuzun dışında bir de Obama teşrif etti ülkemize. Bütün planlarımızı iptal ettirdiler, bizi korkuttular yollar şöyle kapancak böyle kapancak neler neler olucak aman dışarı çıkmayın diye. Bir halt olmadı. Söylediğinden bir gün sonra Istanbul'a gelmesi bütün Pazartesi planlarımızın içine turp sıktı. Salı günü başlarım Obama'ya nidalarıyla kendimi sokağa atmama rağmen hiçbir aksilik yaşamam da enteresandı. Bütün bu önlemlerle bizi korkutan sevgili valilerimiz oysaki bizi 10 Nisan Cuma günü yaratacakları korkunç polis günü trafik kitlenmesine karşı uyarmayı hiç ama hiç akıl edemediler. Ve Pazartesi-Salı beklenen trafik kabusunu Cuma günü bir güzel yaşadık. Neyse Obama'nın adının dışında yine bir Amerikan Başkanı olduğunu gördük nihayetinde. Evet daha sevimli, atletik, kedi seviyor, falan filan... Ama sonuçta ABD'nin başkanı. Değişen bir halt yok yani. Neyse bize ne... Obama gitti arkasından 5 gün kedi konuşuldu. Nasıl bir ülkedeyiz algılayamyorum. O kediyi canlı yayına bile konuk aldılar nerdeyse haber bültenleri. Bu arada Obama'nın gelişi çok enteresan ve yaratıcı habercilik girişimlerine sahne oldu. Bir televizyon kanalcığının sunucusu yüzünü siyaha boyayarak çıktı. ... Yazacaktım ama gücüm yok yazmaya, aferim çok yaratıcısın koçum, aynen böyle devam...

Bu arada 1 Mayıs'ı tatil etme kararı aldılar sonuçta. Heralde daha çok insan gelsin, daha çok insan coplayalım gibi planları var. Olması gereken bir şeydi zaten, dünyanın hemen hemen her yerinde işçi bayramı resmi tatildir zaten. Önemli olan tatil etmek değil bakalım görücez yaşıycaz nelere gebe olacak 1 Mayıs.

Bu arada çok önemli bir şey daha oldu. Bahar geldi! Mis gibi kokuyor ortalık, sıcak yüzümüze vuruyor, güneş gözlüklerimize kavuşmanın sevincini yaşıyoruz, otobüsün hangi tarafına otursam acaba güneşten pişmem hesapları yapıyoruz... Şimdi ben dört gözle Yaz'ı bekliyorum... Denize girip, malak gibi güneşte yatacağım, yaz geceleri fışır fışır dalga sesiyle şarabımı yudumlayacağım, öğlenleri sıcaktan bayılıp içeri girince gözümde kara kara lekelerin belireceği günleri istiyorum. Evet deliyim, yaz çocuğuyum, çok özledim artık deniz yoksunuyum. Yetti artık bu kış ve bahar... Yaz istiyorum ben!

Mart 29, 2009

Seni seçtim Pikaçu

Gittik kullandık oyumuzu. Kendimizce üstümüze düşeni yaptık. Hiçbir tarafa tamamen içimiz sinmeden, sadece küçük umutlarla oy kullandık. Elimize sağlık. Bu arada yapışsın diye yaladığımız zarflardan mikropları kaptık, çok beceriksizsek dilimizi kestik. Upuzun olması pek de bir anlam ifade edemeyen oy pusulasına mürekkebi kurumuş zar zor izi çıkan mührü bastık. Bu sefer benim mühürde Tercih yazıyordu enteresan olarak hep Evet basmıyor muyduk biz oraya? Neyse bu gereksiz bir ayrıntı.

Bir dahaki seçimlerde dikkat edilmesi gereken feci önemli hususlar var kanımca. Mesela,
1. Ordaki sandık görevlilerinin masasında 7 tane tip oturuyordu. İçeride iki tane oy kullanma yeri vardı. Bu yedi şahsiyetin en az 5'i boş oturuyordu. Sınıf da büyüktü. Koy oraya 5 tane oy kullanma yeri, bu kadar zor mu? Saatlerce insanları bekletmenin anlamı var mı? Bundan sonraki seçimlerde mümkünse endüstri mühendisleri tarafından kısıtlı alan ve insan gücünü verimli kullanma yolları araştırılsın, oy kullanılan sınıflar ona göre düzenlensin.

2. Seçimlerden önce bütün seçmenler bir hafta boyunca kağıt katlama ve zarf yapıştırma alıştırması yapmalı. Kabine giren 15 dakikada çıkamıyor. Tamam ilk pusula bir hayli uzun ama bu kadar zor olmamalı. Senden origami bekleyen yok orda zaten kafanda olan partiyi bul, boktan mührü bas, katla tık zarfa yala zarfı çık ordan. Ne kadar pratik o kadar az çile felsefesi benimsensin.

3. Seçmenler okullara gitmeden olası birkaç konu düşünmeliler. Bu konuları uzun kuyruklarda beklerken önde arkada duran insanlarla tartışsınlar. Böylece ulan bu ''hıyar gider şimdi kime atar oyunu'' gibi gereksiz düşüncelerden sıyrılınılır. Muhabbetinizi edersiniz bol bol, huzurlu bir bekleme süresi geçirilir.

4. Mutlaka ve mutlaka çocuklu aileler dönüşümlü gelmeli oy kullanmaya. Kuyrukta beklemenin en çekilmez anı çocukların sıkılıp cırlamaya başladığı anlar oluyor zira. Susmak bilmeyen veletlere zaten dip dibe durmanın verdiği huzursuzlukla birkaç tane çakasım geliyor ama çocukların suçu ne? Mesela anne ya da baba önce gitsin oyunu kullansın, bu sırada diğer ebeveyn evinde çocukları beklesin, sonra diğeri gitsin önceden oy veren çocuklarla kalsın. Bu kadar mı zor bunu düşünmek? Bu haftasonu alışverişi değil ki alt tarafı oy vercen çocuğun ne işi var orda? Zırıl zırıl...

5. Neyseki bu sefer dökmediler ama o iğrenç mürekkep sakın ama sakın kullanılmasın. Yok zaten geri kalmışlığımız her halimizden belli bari satılan kurbanlık koyunların kıçına çarpı koymaları gibi bizim de parmağımıza o mürekkebi dökme olayı kaldırılsın. Daha fazla su ve sabun harcanıyor sonrada onu çıkarmak için, gayrisafi milli hasıla düşünülsün.

Mutluyum bitti bu korkunç dönem. Son dileğim bir an önce her köşedeki korkunç fotoşoplarla bize bakan, sırıtık, bıyıklı adamların fotoğrafları afişleri kalksın. Midem kalkıyor onları görmekten artık. Yok illa adam fotoğrafı koycaksanız sokaklara benim çeşitli önerilerim var hiçbirinin de bıyığı yok.

Saygılar.