Ocak 23, 2009

Ben bıkmam yazmaktan, siz bıkın artık yaptıklarınızdan

2008'in son haftalarında Ayşe Arman köşesinde bir anne ile kıza yer vermişti. Yoğun bakım ünitesinde erkek hastabakıcının tacizine uğradığını iddia ediyordu genç kız, ve annesi ona destek olmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Hastanenin başhekimine olaydan sonra dilekçe veren anneye tabii ki de inanılmamış. Başhekim yeminli ifade aldığını söylemiş - yani sonuna kadar güvenmeliyiz o yemine! - bir de akıl vermiş "kızınızı tedavi ettirin" siz diye.

Bu olayın üstüne birkaç hafta boyunca Ayşe Arman anne kızı köşesine haber yapmaya devam ediyor, tepki maillerine de yer veriyor. Kimisi kendi benzer tecrübesini paylaşıyor, kimi "hayatımız kimlere emanet yarebbim!!" modunda cümleler kuruyor, kimisi de anne-kızı bu kadar cesur olduğu için kutluyor. Bir de bir kısım insan daha var, onlar daha değişik noktalara takılıyor. Örneğin röportajın yanına koyulan anne kızın fotoğrafında yüzlerinin buzlanmaması, ya da fotoğrafta kızın İstiklal Caddesinde mini etekle poz vermiş olması. Mini etek dediği bu arkadaşların gençlerin bolca giydiği kot eteklerden. Eteğin altına kalın siyah çorap ve siyah çizme giymiş. Üstünde de uzun bir pardesü var. Annesi biz utanılacak bir şey yapmadık, onlar yaptı ben kızımın yüzünü kapattırmam diyor ve fotoğraflar gazetede öyle yayınlanıyor. Ve bir kesim insan dediğimiz genç kızın kıyafetlerine takılan zihniyet alt metin olarak şu mesajı veriyor: "sen öyle etek giyersen başına her şey gelir".

Bu zihniyete göre giydiğinize göre başınıza gelecek her şey mübahtır. Mesela bu insanlar yılbaşı kutlamaları için Taksim'de olan, etek ya da dar pantolon giyen turistlerin de taciz edilmesini oldukça doğal karşılarlar. Çünkü oradaysa ve öyle giyinildiyse "e bizim erkeklerimizin de eli armut toplamıyor ya taciz etmek hakları"!!! Ayrıca bu genç kız epilepsi hastası, zor bir hayatı var, ve hastaneye yatış sebebi intihara teşebbüs. Bir annesi var başında, onları koruycak bir erkek yok (!) o zaman ne yapıldığı nasıl çıkacak ortaya? Taciz ettikten sonra laf belli "bu tarz vakalarda halüsinasyonlar görülmesi çok normaldir". Bitti kapandı işte, hem zaten kim ceza almış ki bugüne kadar tacizden?

Tüyler ürperten bir hikaye daha işte yurdumdan. Bir kadının kızı için verdiği savaş ve o savaşı verirken kızına olan sonsuz güveni ve inancı, ve kendilerinin haklı olarak hiçbir suç işlemediklerini kimsenin onları yargılamaya hakları olmadığını savunması. Peki sonrası ne olmuş, onu da bugünün gazetesinden öğrendik. Genç kız okulundan ayrılmak zorunda kalmış, diğer kızlarla girdiği bir kavga yüzünden, dava deseniz sürüncemede, Adli Tıp'ta günlerce bekletilmiş zaten travma üstüne travma yaşayan genç kız, karakolda ise hastabakıcıyla yüzleştirilmiş yanında uzman bir psikolog/pskiyatr olmadan, ve en acısı da bu hastabakıcı kişisinin hala görevde olması. Ve annesi diyor ki hayatımız karardı, ama pişman değilim...

Genç bir kızın hayatı, umutları, geleceği her şeyi burda söz konusu olan. Ama bu ülkede bunlardan bol ne var? Daha çok da değil 9-10 ay önce Hüseyin Üzmez davasını konuşmuyor muyduk, o kişinin cezasını çekmesi için her şeyin yapılacağından bahsetmiyor muyduk? Nerede peki şimdi bu şahıs? Evinde... Daha kaç genç kız veya dilim varmıyor ama çocuk, abuk subuk sebeplerle kendini haklı çıkaran toplumun yarattığı sapıklar tarafından tacize uğruyor? O kadar çok ki... Hak aramak bu ülkede işe yaramıyor malesef en acısı da o. Belki burada anne küçük bir detayı hesaplayamadı. İnsanların ikiyüzlülüğünü... "Kızım sen hiçbir şey yapmadın, utanma" mesajını verirken en basitinden okulda yaşayabileceklerinin daha travmatik olabileceğini düşünmedi o genç insanın. Belki de o kadar kızmış ve canı yanmıştı ki düşünmeye bile çok vakti olmadı. Ve herkesin yapamayacağı bir şeyi göze alarak, gizli kapaklı kalan bir dolu taciz vakasının aksine gazeteye röportaj verdi hakkını aradı. Ama malesef sokakta büyük boyunu gördüğümüz acımasız teyze-amca modellerinin çocukları okullarda bu genç kızın okula gitmeme kararını almasına yol açtı.

İstiklal Caddesinde mini etekle gezerim ben, istersem üstsüz güneşlenirim sahilin en kalabalık yerinde, istersem dekolte giyerim bilmem nereme kadar. Ben kendimi bildikten, kendimi iyi hissettikten sonra ne fark eder? Kime taciz etme hakkı verir ki bu? Benim bedenime benim isteğimin dışında dokunma hakkını hiçbir şey vermez bir insana. Hadi onu yaptı o insan - malum sapık - adalet dediğimiz, güvenmek zorunda olduğumuz mekanizmaya "hafifletici sebep" olarak geçebilir mi bir insanın kıyafeti? Ya da insanların kafasındaki hikayede o "sapık"ı haklı çıkarabilir mi üzerinizdeki kumaşların uzunluğu, kısalığı, geçirgenliği... İstersek kat kat giyinelim, saklanalım kumaşların altına, doyurulmamış cinselliğin olduğu bir toplumda her türlü sapıklar olacak malesef. Ve bu davalar daha çok uzayacak, daha çok tartışılacak.

Madem öyle gidelim görelim birazcık bu konular üzerine düşünelim... Toplum Gönüllüleri Vakfı'nın Erkeklik İstisnai Bir Durumdur fotoğraf sergisi çeşitli illerde 8 Mart 2009 tarihinde gerçekleşecek. Bakalım nasıl bir istisnaymış bizim yarattığımız ve nelere gebeymiş... Konumuz toplumsal cinsiyet, bu sergiyi gerçekleştirecek olan arkadaşların şimdiden eline sağlık diyorum.

Ayşe Arman'ın anne-kızla olan röportajı için şurayı tıklayınız.

Ocak 21, 2009

Yine mi güzeliz, yine mi çiçek?

Son olarak yaşadığım depremlerden sonra hala gelmedim kendime açıkçası. Hala kırgın, incinmiş yaşıyorum ve biraz zamana ihtiyaç duyuyorum iyileşmek için. Birkaç damla da alkole sanki? Aylardır içmiyordum doğru düzgün, ama son iki gecedir elimde içki bardağımla buluyorum kendimi. Sarhoşluk ya da çakırlık değil sadece bir tane bir şey içip öyle kafa dağıtmaca sanki... Ondan bugün istedim ki alkol olsun konumuz. Düşününce alkol denen olayı aklıma iki durum geliyor içildiği; 1. Mutluluk anı (kutlama, eğlence, neşe, vs...) 2. Mutsuzluk anı (acı, üzüntü, bunalım,vs...). İlk olarak güzeldir diye mutluluktan başlayalım.

Durum 1, Sahne 1: Yaş 16-17, mevsim yaz. Malum gençlik başımda duman ya, ben bir aşk perisi tutmayın beni yaz gecesi tadında dolaşıyorum. O zaman Türkbükü şimdiki gibi iğrenç değil. İskelelerden oluşan minik bir köy. Yavaş yavaş hareketlenmeye başlamış ama yine de sıcak. İskelelerinde sabahlayabildiğimiz mekanlar var. Arkadaş grubumuz kalabalık. Yani Mazhar'ı anlıyorum, "kaç kişiydik o zaman kaç kişi kaldık şimdi" derken... Ve gitar çalan en az iki insan var. Geceleri akşam yemeğinden sonra "yalı" dediğimiz sahilde toplanılıyor, gitarlar alınıyor ve gecenin körüne kadar şarkı söyleniyor yıldızlar altında. Şarkılar malum; Çember, Güllerin İçinden, Fabrika Kızı ve tabi ki de Yaz Aşkım. İşte böyle bir ortamda tabi ki de ne var. Alkol! Mutluluktan içiliyor, keyiften içiliyor, içtiği koymuyor insana, 5 şarkı arası bir bira içiliyor, lokum gibi geliyor...
Durum 1, Sahne 2: Yaş büyümüş, artık legal bir içiciyiz. Arkadaşlarla buluşulmuş, bu sefer mevsim kış, mekan en rahat hareket etme özgürlüğü veren ev. Evet hala seviyoruz dışarlarda olmayı ama daha çabuk yoruluyoruz sanki? İstiklal, Nevizade iyi güzel de, kendi müziğimizi dinleyip, sesimizi rahat duyabileceğimiz, pijamalarımızda gezebileceğimiz evimizi daha bir tercih ediyoruz sanki. Sadece bira dikilmiyor artık kafaya. Şarap içicisi olmuşuz, ertesi gün gelen baş ağrısına alışmışız, üzümün mayhoş tadını arpadan daha çok sever olmuşuz. Eski günler konuşuluyor, bir şeyler izleniyor, gülünüyor... Mutluyuz ve mutluluğa eşlik eden alkol hiçbir şeycik yapmıyor bize, sadece zevk veriyor, keyif veriyor...
Durum 1, Sahne 3: Mutlusun, bir şey olmuş, aşık olmuşun, mezun olmuşun, güzel bir haber almışın. Dolduruyorsun bir kadeh şarap, hazırlıyorsun bir votka kendine, içiyorsun. Ama keyif vermiyor, mutluyken yalnız içilmiyor...

Durum 2, Sahne 1: Aynı yaşlara geri dönüyoruz, yani 17. Mevsim de aynı, yaz; mekan da aynı. Yine iskele tepesindeyiz. Ama bir farklılık var: mutsuzluk. Evet mutsuz olunmuş bir şekilde, dost kazığı yenilmiş bir güzel, e aşk desen hala var, umutsuzca, çocukça bir aşk... Arkadaşlarla toplanılıyor her zamanki gibi, torba torba alınıyor içkiler. Muhabbet aynı, sadece biraz daha hüzün var bu sefer. İçilen biranın üstüne torbada bulunan ispirto kokulu Tekel votka, sek bir şekilde yavaş yavaş kafaya dikiliyor. Bu içmede keyif yok, bu içmede sadece acı var. İçiyim bitsin var, mutsuzsun ya o zaman hissettiğine göre; işte o mutsuzluk yeter ki gitsin var. Tabi ki de içki şişedeki gibi durmuyor, sarhoşluk korkunç bir şekilde geliyor vuruyor. İlk önce bir ağlama krizine giriliyor. Yaklaşık olarak 4 saat ağlanıyor, bir yerden sonra mide diyor ki "bunları çıkarmam lazım". Ve beklenen oluyor, derya denize benim de bir katkım oluyor. Ne Çember var, ne Fabrika Kızı. Yaz Aşkım deseniz zaten onun şerefine bütün bu rezalet. Yıllar sonra hala Tekel votka koklanamıyor, Absolute'a bile alışmak bir 6 yıl alıyor...
Durum 2, Sahne 2: Yaş yine büyüyor, mevsim yine kış. Ama yaş ne olursa olsun kazık yine yeniyor. Bu sefer daha büyük, daha gerçek sorunlar bizi çevreleyen. Yine arkadaşlar var ama bu sefer yanında olmak için ordalar. Kadeh kadeh şarap yuvarlanıyor. Ama artık nerde neyin nasıl çarpacağını öğrenmişiz. Midemizi en azından gece yerinde tutmayı başarıyor, kendimizi kaybetmiyoruz. Ağlasak bile kriz halinde değil, rahatlama ağlaması oluyor. Arkadaşlar yanında ya, güven sonsuz ya, istediğin gibi dağıtabilirsin, istediğin gibi ağlayabilirsin. Alkol bu ağlama sürecinde bir nevi yol arkadaşı.
Durum 2, Sahne 3: Arkadaşların da hayatı var, ne kadar bekliyebilirler ki başında? Gitmişler ama sen yine de mutsuzsun. Kafana dank edip duruyor bir şeyler, dolduruyorsun bir bardak bir şeyler. Ağlamak istiyorsun ama yalnızken o bile keyif vermiyor. Yalnız içince mutluluğunu anlayamadığın gibi acını da yaşayamıyorsun sanki. Mutsuzken, yalnız içilmiyor...

İki gündür hissettiğim rakı şişesinde balık olsam durumunun zevk vermemesinin sebebi bu sanırım. Alkolün en güzel mezesi arkadaşlar. Mutluyken de mutsuzken de... Yalnız içmeye başlamak tehlikeli biraz da, hele "eye-opener" dediğimiz sabah bir kadeh bir şey içiyim hadisesinin başlaması bağımlılığın ilk sinyallerinden biri. Alkol garip bir şey. Alkolün azı olmazsa olmaz, çoğu kimi zaman gereklilik, bağımlılığıysa ölüm. Onun için, içelim güzelleşelim, ama ne demişler unutmayalım; drink responsibly.

Ocak 19, 2009

15:00

Tabutundan güvercinlerin ayrılmadığı, göz göre göre öldürülen, aile babası, yaşadığı yer sevdalısı adamın gazetesinin önünde sırtından vuruluşunun 2. yılı bugün. Bu topraklarda demokrasiyi bir tarafa bırakın, o hep konuşulan boş hoşgörü lafının olmadığını bize bir kez daha kanıtlanışının ikinci yılı. Ne değişti o günden bugüne sorusunun cevabı çok açık. Artık alacağımız cevabını tatminiyetsizliğini yaşamamak için soru sormaya korkuyoruz belki de. Ama gerçekten korku unutturabilir mi? Neleri unuttuk bu güne kadar? Yaptığımız sadece üstünü örtmek oldu belki de. Ama artık dur denmeli bir şeylere. Bu kadar ucuz kazanılmıyor bu hayatlar. Evimize giren gazete demeye ağzımın varmadığı tabloid benzeri kağıt israfının ilk sayfasında aradı gözüm Hrant Dink'i; fotoğrafını; dün ailesinin, sevenlerinin, Ermeni cemaatinin mezarına yaptığı ziyaretle ilgili haberi; Galatasaray Lisesi önündeki eylemi ya da o korkunç cumayı hatırlatan bir yazıyı. Yoktu. Büyük uğraşlarla gazetenin orta sayfasında küçük bir dikdörtgen içinde buldum haberi. Hepsi o kadardı. İki yıldan sonra küçücük bir dikdörtgende haber olabiliyordu haksız, kalpsiz, ruhsuz bir şekilde öldürülen apaydınlık bir yürek. Yazıklar olsun dedim bir kez daha.

"Ben de senin gibi bir kuldum. Rahatsız etti birilerini gürültüm. Asırlardır vatanımı terk et dediler. Ben de bu vatan sevgisine vuruldum..."

Ocak 18, 2009

Gizli kalmaması gereken bir hadise

Uzun zamandan beri hiç elimden bırakamadan okuyup, çabucacık tükettiğim ilk kitap olma ünvanını Alper Canıgüz'ün Gizliajans'ına veriyorum. O kadar eğlendim ki kitabı okurken, abimin sit-comlara sesli gülme alışkanlığını yadırgayan ben son derece sesli bir şekilde güldüm bazı bölümlere. En sevdiğim bölümse reklam yazarı kahramanımızın gönlünün sultanı Sanem'le tanışma sahnesiydi sanırım. Beni gerçekten hayattan koparan bu esere şapka çıkarıyorum hepinizin huzurunda. Ekşi yazarı olduğundan feci halde şüphe duyduğum, yeni keşfettiğim bu zeki yazarla Boğaziçi Psikoloji mezunu olma kaderini paylaştığımızı duyunca da ayrı bir sevindim ayrıca. Kendisine bir röportajda mezun olduğu bölüme gönderme yaparak "Psikolojiyle ilgili neler yapıyorsunuz?" tadında yöneltilen absürd bir soruyu "Bunalıma giriyorum" diye cevaplamış. Ben çok sevdim! En kısa zamanda diğer iki kitabını da edinip, bir çırpıda okumayı planlıyorum. Sizlere de tavsiye ediyorum...

Ocak 17, 2009

Ağır aksak
Siler hayat
Yüzümdeki tenimdeki izlerini
Ve en zor da
Aklı evvel
Yüreğime anlatırım
Canımdan saydığımın
İçimi eze eze
El olup sessiz, gidişini…
Anlamaz ki....

Gerçekten son kez bu seferki kelimelerim, cümlelerim sana. Yılların kimseyi aynı bırakmayacağını zaten biliyorum ben ama 8 yıl önce tanıdığım çocuktan, 4 yıl önce aşık olduğum adamdan o kadar başka geliyorsun ki artık...

Hani demiştim ya hatırası olan silgi tozunu saklayan ben senden olan her şeyi yok etmek istedim ilk defa. O kadar kırdın ki kalbimi, o kadar acıttın ki canımı, o kadar incittin ki beni, sadece senle olan fotoğrafları değil sana gülümseyerek çektirdiğim fotoğrafları bile yırtmak istedim. En zoru değilmiş ayrılmak, en zoru değilmiş alışmak. Gördüm ki en zoru gözünü kırpmasından hissettiğini anladığın insanın bir yabancı olmasını izlemekmiş zamanla.

Öyle bir çizgi çekiyorum ki geçmişe sen artık hep ordasın benim için. Dünümün kocaman bir parçası, bugünümün hiçisin. Bundan sonra ağlayarak ayrıldığım insan değil, düşüncesizin tekisin. Ve buraya yazdığım son, ağlak, melankolik, bunalım post olacak bu - sana harcadığım son kelimeler olacak bunlar, senin için üzülmekle harcadığım son anlar olacak bu dakikalar...

Her insanın bir sınırı vardır ya hani, sen benimkini çoktan zorladın.
Bir büyük can pazarı aşk
Sapasağlam çıkmalı

Ocak 13, 2009

“The tendency of aggression is an innate, independent, instinctual disposition in man..."*

Hepimiz içinden çıkamadığımız, neye saldıracağımızı bilemediğimiz, dişlerimizi sıkıp saçımızı başımızı yolmak istediğimiz sinir anları yaşarız. Öyle anlar olur ki bir şey yapmazsan çıldıracaksındır. Elimizdeki herhangi bir şeyi yere fırlatmak bile o an sanki rahatlatır bizi. Benim hep yapmak isteyip, hiçbir zaman yapamadığım bir şey kırmızı şarap dolu bardağı duvara fırlatmaktır. O sinir anında kırılan camın sesi kadar duvardan süzüle süzüle akan kırmızı damlalar da rahatlatacak beni gibi hissederim. Tabii ki de çılgın titiz bir anneye ve sağlıklı gelişmiş bir süperegoya sahip olduğum için - malesef - hiçbir zaman yapamadım bu eylemi.

Dün gece dergi okurken gördüm ki çok zeki diyebileceğimiz bir girişimci bu herkesin içindeki bastırılmaması gereken ve son derece doğal olan agresyondan para kazanmanın yolunu bulmuş. San Diego'da bulunan Sarah's Smash Shack kırıp dökmek ve bütün öfkenizi kusmak için tasarlanmış bir mekan. Sarah Lavely eşinden ayrıldığı zaman yaşadığı bir öfke-acı nöbetinden sonra ondan kalan ne varsa yere fırlatmış ve düşünmüş ki herkes bu eyleme gün gelip ihtiyaç duyabilir. Sarah's Smash Shack'de özel olarak kırılmak için satılan cam tabak-bardak vs.nin dışında müşterilerin kendilerinin getirdiği mal mülkü fırlatıp kırmaları da mümkün. İnternet sitesinde restoran menüsü gibi kırma-dökme menüsü olan mekana gelirken müşterilere mp3 çalar ve fotoğraf makinesi getirmeleri öğütleniyor. Böylece istediğiniz müzik eşliğinde kırıp dökerken bir yandan sevdiğiniz, sizi gaza getiren şarkıları dinleyip bu anı fotoğraflayıp ölümsüz hale de getirebiliyorsunuz. Bu arada bütün güvenlik önlemleri de alınmış durumda mekanda, kafanıza bir kask takıp üzerinize özel kıyafet giyiyorsunuz bu işlemleri yaparken. 15 dakika boyunca kırıp dökmenin ücretini ödedikten sonra mekanı bir umut kuş gibi hafiflemiş olarak terk edebiliyorsunuz.

Bu müthiş yaratıcı fikre şapka çıkarıp eğer yolum bir gün San Diego'ya düşerse nasıl bir kırıp dökme anım olacağını düşündüm. Öncelikle hatırası olan silgi tozunu bile saklama alışkanlığı olan ben sanırım asla kendime ait bir şeyler götürüp kıramam ya da yırtamam (evet fotoğraf da yırtabiliyorsunuz). Ama belki sadece bir fotoğraf götürürüm yanımda bana amacımı hatırlatması için. Bir dolu şarap bardağını ve menüde gördüğüm mavi vazoları kırdıktan sonra 15. dakikaya girmek üzereyken o tek fotoğrafı da yırtabilirim. Tabi benim kırmak dökmek istediklerime bakınca yaklaşık 100$ harcarım gibi gözüküyor ama neyse bir daha ne zaman böyle bir fırsat elde edebilirim ki? Ben yanımda müzik götürmem çünkü kırılan bardakların seslerini duymak bana daha çok haz verir sanki. Ama bütün kırış, yırtış olayının kaydedilmesini isterim. Sonra evime gidince o görüntüleri izlemek, izlerken de böyle bol kemanlı ağlak bir Yann Tiersen melodisi dinlemek isterim. O keman sesleri acı acı gıcırdadıkça ben ekranda bir bardak daha kırıyor olayım isterim. En sonunda da müzik daha bir durgunlaşsın ve ekranda fotoğrafı ağlayarak yırtan ben ekranda gözüksün. Ve bütün öfkemi o odada paramparça edip, yok edip, evimde huzurla uykuya dalayım... Ne şahane olur!

*Sigmund Freud

Ocak 11, 2009

Askerlik anıları

Dünden beri vuku bulan askerden abim gelmiş, evde bir bayram havası bugün de tüm hızıyla devam etti. Sadece acemiliğini bitirip geldiği için toplam 28 güncük asker olan abim bol bol anıyı biriktirebilmeyi başarmış, susmamaya yemin etmiş bir şekilde döndü eve. "Bizim hastane anılarımız mı daha renkli senin asker anıların mı" yarışını kendisi kazansa da, yaşadığı en büyük zorluk oturacak yer olmadığı için taşa oturmak durumunda kalması olan abime karşı annemle  yaşadığımız fantastik hastane çileleri zorluk etabında fark attı. 

Askere bir bavulla gönderdiğimiz tosuncuğumuzun iki bavulla dönmesi kafamızı ilk başta bir hayli karıştırdı aslında. Biz onu askere yolladık sonuçta Paris'e alışverişe değil diye düşünürken kendisinin bavulundan çıkardığı takım takım denizci kıyafetleri büyük neşe kaynağımız oldu. Ben Yeşilyurt'ta 6 yıl okumuş bir insan olarak Havacıların kıyafetlerinin muhteşemliğine daha küçücük yaşta tanık olmuş, üniforma sevmesem de havacı ve denizci kıyafetlerine hayran olmuştum. Fakat abim bu kıyafetleri üzerine geçirince bildiğiniz siyah-beyaz bayat bir Amerikan komedi filmindeki sarhoş ya da beceriksiz denizci asker moduna büründü. 

Abim 28 günlük anılarını 35. kez anlatırken gözümde askeriye denilen yeri canlandırmaya çalıştım. Bayat dizilerden ötesini bilemediğimiz yeri, yattıkları koğuşları, 80 kişinin aynı anda yaptığı duşları, silah atışlarını, silahla fotoğraf çektirme korkunçluğunu ne yaparsam yapayım gözümde canlandıramadım. Sonra da düşündüm heralde erkeklerin nasıl bir ruh hali olduğunu bilip kadınların bilemeyeceği sayılı şeylerden biridir askerlik (E malum bir diğeri de  sünnet). Kadınların bilip erkeklerin bilemeyeceği bir şey ne olabilir diye düşündüğümdeyse aklıma regl ve doğum geliyor. Başka fikri olan???

Bu arada hayatında oyuncak silah sahibi olmamış, maksimum su tabancasına sahip olmuş (o da üniversite arkadaşlarının hediyesiydi) bir insan olan abimin ilk ve son olarak yaptığı silah taliminde korkunç bir sonuç çıkarması pek de şaşılası bir durum değilmiş tabi ki. Neyse ki kimseyi vurmadan halletmiş o işi. Ama ustalığını yapacağı izmirde tersanede itfaiyeci benzeri bir görevi olması ateşten korkan abim için enteresan bir deneyim olacak diye düşünüyorum. Evet "vatan" abime emanetse hepimize kolay gelsin!

Askere gitme zorunluluğu abim gibi fazla geniş askerlik yapanlar için bile bir travmadır diye düşünüyorum. Dile getirilmeyen, vatan sağ olsun denilen, ayakların geri geri gitse bile gidilen, kaldırabilir misin o ortamı kaldıramaz mısın diye sormadan mutlaka yapman gereken bir görev. Hoşlanmıyorum hem de hiç...

Ocak 08, 2009

Psikoloji okumanın dayanılmaz ''hafif''liği


Psikoloji okumanın, psikolog adayı olmanın ve gerçekten psikolog olmanın çeşitli zorlukları var. Öncelikle tanıştığınız her insan sizin neyle meşgul olduğunuzu duyduğunda belli cümlelerle gelir size. Bunlardan biri eğer kadınsanız: 'Aaa.. günümüzün mesleği, bir bayan için de çok ideal!'dir. Hani kadın ve erkek için önceden biçilmiş bazı meslekler vardır ya. Örneğin kadın dediğin öğretmen, eczacı, falan olmalıdır. Öyle bir işi olmalıdır ki kadının ya erken çıkıp evine gidebilsin yemeğini vaktinde yapsın, çocuklarını okuldan gelince karşılasın, ya da kendi işi olsun istediği saatlerde yine aynı görevleri yerine getirebilmek için işinden ayrılabilsin. Neyse bu konuda saatlerce konuşabilme becerim olduğunu bildiğim için konumuz şu anda bu değil diyerek pozitif ayrımcılık denen illetten uzaklaştırıyorum konumuzu. 

Psikoloji mezunuyum dediğiniz anda karşılaştığınız bir diğer klişe cümle ise 'Ee iyi bize de bakarsın artık, hepimize lazım bir psikolog'dur. Bunı söyleyen kişiler genelde 'malum bizim ailede deli çok, keh keh' diye tamamlarlar sohbetlerini. Burdan da anlaşılacağı üzere birincisi bu kişiler psikologla psikiyatrist arasındaki ayrımdan bi haberdirler ve ayrıca 'deli' nedir, deli varsa normal nedir, kime göre delidir, kime göre normaldir gibi sorgulamalara hayatları boyunca gitmemişlerdir.

Bir diğer olmazsa olmaz sohbet karşınızdaki kişinin ağzınızdan psikoloji kelimesinin çıkmasıyla birlikte ya bir yakınının ya da bizzat kendisinin herhangi bir sorununu anlatmaya başlamasıdır. Ve bunu anlatırken gerçekten orada, o anda, sadece 5-6 dakikalık anlatımın üzerine sizin hemen bir sonuç üretmenizi bekleyip sizden yuvarlak bir cevap alınca içinden 'nasıl psikolog bu anlamadım ki' diye düşünürler. Ve size o iki dakikada en büyük sorunlarını çözüm bulma umuduyla anlatan kişi herhangi biri olabilir, bir tanıdığınız ya da minibüste şans eseri yanınıza oturan insan hiç fark etmez - emin olun yaşadım

Tabi bütün bunları yaşamamızın bazı sebepleri var. Bunların en başındaysa zaten diğer bilimlere oranla  daha emeklemeye bile başlamamış bir bebek olan psikoloji biliminin bizim toplumumuz için çok yeni olması sayılabilir. Hala deli doktoru gözüyle bakılan bu bilim hakkında hiç bilgisi olmayan, televizyonlardaki 'kadın programı psikologlarından' bu mesleği öğrenmeye çalışan insanları geçiyorum çoğu psikoloji mezununun ya da öğrencisinin de çok derin bilgisi olduğunu sanmıyorum ben açıkçası. 

Her şeyin başında lisans eğitimini aldığınız psikoloji bir teori eğitimidir. Yani siz 4 yıl psikoloji okuyup mezun olduğunuzda klinik psikolog olmazsınız. Bunun üstüne mutlaka uzmanlığınızı yapmalısınızdır eğer belli bir alana yönelmek istiyorsanız. Niye? Çünkü psikoloji gerçekten çok geniştir. 4 yıllık eğitiminiz boyunca o kadar farklı yönler öğrenirsiniz ki mezun olduktan sonra gidebileceğiniz, bunun üstüne  o gitmeye karar verdiğiniz yönün uzmanlığını yapmazsanız hep 'psikoloji mezunu' olarak kalırsınız. 

Psikoloji mail grubunda yine her zamanki gibi dolaşmaya başlayan bir tartışma var. Kadın programlarının vazgeçilmez psikiyatrı Arif Verimli'nin konuşmaları. Kendisi diyor ki psikologlar meslek yasası olmamasından yararlanıp insanların zamanlarını ve paralarını çalıyorlar, daha da önemlisi hayatlarıyla oynuyorlar, psikiyatristlerin 1 ayda çözeceği şeyle 1 yıl uğraşıyorlar, vs... Ama bir de diyor ki, ben uzmanlığını yapmış doktorasını yapmış psikoloğa psikolog derim diyor. Şimdi üslubunu hiç sevmediğim bir kişidir Arif Verimli. Ama bir psikoloji mezunu olarak bazı dediklerine kızamıyorum. Dediklerine mesleği nasıl etkileyeceğini düşünerek biraz daha dikkat etmesi gerektiğini tabii ki de düşünüyorum, doktor olduğu için önceliğin ve daha çok bilginin onda olduğunu düşündüğünü de. Ama o kadar çok 4 yıl psikoloji okuyup milyonlarca liraya terapi yapmaya kalkan insan var ki, o kadar çok insanların hem parasına hem zamanına kast eden, adının önüne ''Psk.'' yazmaktan hiç çekinmeyen insan var ki, o kadar çok onun her sabah programlarda bu mesleği aşağılamasına sebep olacak kişi var ki hiçbir şey diyemiyorum düşününce. 

Aslında olması gereken bizdeki gibi psikiyatrist-psikolog çekişmesi yaşanması değil ikisinin birlikte çalışmasıdır. Çünkü psikiyatrist doktordur, 6 yıl tıp okur, Tus'a girer puanı psikiyatriyi tutar ve o artık psikiyatristtir. Ben hastanelerde staj yaparken, asistan doktor olan psikiyatristin masasında duran DSM-IV'ü hasta dışarı çıktıktan - ilacını yazdırdıktan sonra açıp 'sence bu neydi?' diye bana soru yönelttiğine şahit oldum. Tabi ki alanı üzerine çalışmış, uzman olmuş, profesör olmuş insanların bilgisi tartışılmaz ama hastanelerde polikliniklerde karşınıza oturtulan psikiyatristlerin çoğu asistandır. 

Birlikte çalışmalıdır psikiyatrist ve psikolog, çünkü psikozu olan, intihar eğilimi olan,
obsesif takıntıları olan bir 'hasta'yı sadece psikolog görürse evet, o zaman hem zamanını hem parasını çalar o kişinin. Psikiyatrist'in bu kişiyi görmesi, ilaçlarını ayarlaması, yıllar boyunca bu kişiyi takip etmesi gereklidir. Psikolog da eğer o kişi isterse, ve psikiyatrist tabi paylaşırsa, bir yandan günlük hayatını kolaylaştıracak terapisine devam etmelidir. Ama herkesin yaşayabileceği sıkıntıları, üzüntüleri, kayıpları yaşayan 'danışan'lar direk psikiyatriste giderse, işte o zaman boşu boşuna ilaç yüklenir hiç ihtiyacı olmadığı halde. 

Bizim ülkemizde bu psikiyatrist-psikolog çekişmesi bir nevi kedi-fare olayına döndüğü için, çözümsüz kalıyor. Bir psikiyatrist çıkıp psikologlara inanmayın kandırıyorlar sizi diyor bir kanalda, sonra ertesi gün bir sözde 'psikolog' çıkıyor ekranlara o sözleri kınamaya. Öyle bir yerde yaşıyoruz ki pedagoji mezunu bir kadın televizyonlara 'aile terapisti' sıfatıyla çıkıp evlilik tavsiyeleri veriyor 5 dakikalık dinlediği aile sorunlarına. Mantık hatalarımız, meslek yasası eksikliğimiz, bilgisizliğimiz, devlet üniversitelerin çok az kontenjanla açtıkları klinik yüksek lisansları yanında her özel üniversitenin çok para getiriyor diye bir doçent bulup açtığı klinik yükek lisansları, teoriyi öğrenmenin sıkıntısının verdiği aceleci pratiğe yönelme hevesi veya kolaycılığı bugün içinde bulunduğumuz bu durumlara yol açıyor belki de.

Ben mesleğini, okuduğu mezun olduğu alanı çok seven, gelecek için hayalleri olan bir kişiyim. Mesleğime laf ettirmeyi hiç sevmem ama bazı kişiler gerçekten mesleği laf ettirecek hale getiriyorsa, laf edene mi kızmalı, laf ettirene mi kızmalı, yoksa laf gelmesini engellemeye tenezzül etmeyenlere mi, işte onu bilmiyorum...

Ne demiş Thomas Szasz yıllar yıllar önce; ''there is no psychology; there is only biography and autobiography''. 

Ocak 07, 2009

doktor bu ne?

Bugün aklımın almadığı bir sıkıntı var içimde.
Sabahtan beri boğuştuğum - bünyeme fazla gelen işlerimden mi kaynaklanıyor bu, yoksa aylardır bazı sıkıntılarımı içimden atamadan üst üste biriktirmemden mi karar veremedim şu anda.
Bir şeyler yapmak istiyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.
Aklımı kurcalayan bir şeyler var ama tam ne olduğunu çözemiyorum.
Sıkıldım, daraldım, bunaldım, kurtulmak istiyorum ama beceremiyorum.
Gitmek istiyorum, çok uzaklara olmasa bile Bodrum'a - ya da onu da geçtim herhangi bir deniz kenarına...
Nefes almam lazım, burda alamıyorum.
Dünyanın bu kadar iğrenç bir halde olması beni her şeyden elimi ayağımı çekme eylemine iterken zamanın fütursuzca ilerlemesi sinirimi bozuyor.
Bazen düşünüyorum nasıl her şey bu kadar çabuk değişebiliyor diye.
İnsanlar ölüyor, ilişkiler bitiyor, benim bir tane bambum vardı çok sevdiğim o bile kurumaya yüz tutmuş bir halde salonun bir köşesinde duruyor.
Ve bütün bunları bana bir arada sunmayı uygun gören kader midir ne halttır bilemiycem yardım etmeye pek niyetli gözükmüyor.
Sonra geliyorlar bana ya, düşünüyorum yastıkta kalmış saç tellerimi dört yıl boyunca kitabının arasında saklayan adam niye gün gelir de gider benden diye...
Cevabını bulamıyorum.
Düşündükçe daralıyorum.
Daraldıkça kaçıyorum.
En sonunda iyice bunalıyorum.
Tıpkı şu an gibi.
En sonunda susuyorum...
Açıyorum boş bir dizi, dalıyorum gidiyorum.

Ocak 06, 2009

"I was there when icq ruled the world"

Ev hapsimden kurtulup kendimi sokağa attığım şu günde beni yağmurlu, çamurlu bir İstanbul bekliyordu. Dışarı çıkış sebebim acemiliği bitip iki günlüğüne eve gelecek abime askeri zımbırtılar, öksürsün diye babama zencefil ve ıhlamur ayrıca bilimum abuk subuk ilaç almak olsa da, en azından dışarı çıktım!!!

Neyse ki A. geldi oturduk, kahve içtik de biraz insan görmüş oldum. A.yla otururken onunla ne zamandır konuştuğumuz, yazmam gerektiğini söylediği nostalji muhabbeti geldi aklıma. Gelir gelmez bir şeyler yazmak istedim, o yıllarımızın hatrına...

O yıllar dediğim bundan nerdeyse 10-12 yıl önce. Daha küçücüğüz biz. İnternet deseniz hayatımıza yeni yeni giriyor. Ama giriş ki ne giriş... Saatlerimizi geçiricez bıraksanız internet başında ama mümkün değil pek. Sebebi mi? Çünkü sağdan soldan şifre topluyoruz, öyle herkesin sürekli kullandığı şifresi olması kolay değil, pahalı internet aboneliği daha, ya da bize öyle geliyor. Özellikle cuma akşamları internet karaborsa oluyor neredeyse. Elimizdeki bütün şifreleri deniyoruz bağlanabilmek için. O zamanlar telefon çalınca internet kesiliyor. Zaten zor bağlanan meretin bir de annenizin günden arkadaşıyla muhabbet etmesi için kesilmesi sinirleri fena zorluyor. Kullanıcı adını ve şifresini girdikten sonra bekliyorsunuz aletin bağlanmasını. Garip bir ses çıkarıyor modem, fax sesi gibi, o sesi duymak yine "iyi haber bağlanıyorsunuz gözünüz aydın" demek. Yani şimdi alıştığımız kablosuz, anında bağlantımız bir yana, kablolu şıp diye bağlanma ihtimalimiz bile çok düşük o zamanlar.
Peki zar zor bağlanılınca ne yapılıyor internette? Pek bir halt yaptığımız yok aslında. Mırc çok ünlü, o zamanlar facebook, msn falan zaten yok. Bir icq'muz var, eski olması statü sebebi, öyle uzun numaralı icq olunca bu alemde yenisin anlamına geliyor hoş karşılanmıyor... Icq çok güzel bir olay; mesaj gelince böyle sarı bir not kağıdı çıkıyor mesaj atanın isminin yanında, hoş da bir sesi var. Doğum gününse yanında balon oluyor bütün gün mesela. Msn deki gibi invisible girme olayı yok icq'da visible list'in var bir de invisible list'in. İstediğin insanlara hep visible olabiliyorsun böylece. Mırc'daysa okulların odaları var. Onun dışında arkadaşlarınla oda açıp saatlerce konuşabiliyorsun. O zaman bir de chat hayatımızda lag var, sen yazıyorsun yazın 5 dakika sonra gidiyor, eğer bağlantın çok kötüyse daha uzun sürüyor ve muhabbetten feci kopabiliyorsun.

Bir sömestr tatili hatırlarım, öğleden sonra 3 civarı uyandığım, 5 civarı nete girdiğim ve sabah 8'e kadar internette "chat" yaptığım. Konuştuğum insanlar da yabancı değil halbuki bildiğin ortaokul arkadaşlarım. Ama yine de saatlerce konuşacak şey çok, bir yerden sonra olay iyice geyiğe dönse de sabah kahvaltı etmek için kalkan babama "iyi geceler" diyebileceğim kadar çok konuşuyoruz nette.

Şimdi düşünüyorum da, çok güzeldi o günler. İnternetin saflığından mı bizim saflığımızdan mı bilinmez hala mumla arıyorum o günleri. Okulda milyonlarca saatini birlikte geçirip yine eve gelip saatlerce konuşabildiğin zamanları. Yaşanmışlıklar artınca, hayat telaşı artınca konuşabildiklerimiz azalıyor mu? Yoksa yeni yeni keşfederken hayatı, her duygunun tadına yeni yeni vararken daha mı farklı oluyor sohbetler... Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum belki de. Aslına bakarsanız şu anda olduğum halden çok memnunum. Hala o insanlar yanımda saatlerce Mırc muhabbeti yapmasak da. Gözümün bir bakışından anlıyorlar beni, ne hissettiğimi, ne diyeceğimi. O dostlukları büyütmek en büyük başarım oldu sanırım, böyle yaşlanmaya can kurban diyorum!!!

Şebnem Ferah'ın bir şarkısı vardı; "İyi dostlar biriktirdim hepsi ailem oldu. Küçük bir aşk yetiştirdim düzene yenik düştü..." diye. İşte onu diyerek bu postu bitiriyorum.

Ocak 03, 2009

New year resolutions

Niye insanın oturdukça daha da çok oturası gelir? Yattıkça daha da çok yatası? Sanki insanın özünde çalışmak, koşturmak, uğraşmak, didinmek yok da sadece yatıp keyif yapmak var. Ve bir kere yatmaya, keyif yapmaya başlayınca hatırlayıp özünü - farkına varıp aldığın derin hazzı ayrılamıyor ondan bir an bile. Uzun bayram tatili sonrası babamın ameliyatı uykusuz ama hiç işe gitmeden/iş yapmadan geçen günler, eve dönüşümüzün tam Noel tatiline denk gelmesiyle hocalarıma ulaşamam beni bu sonsuz yatıp keyif çatma durumuna soktu. Bilgisayarım sanki kedimmiş gibi sürekli kucağımda, onun ısısıyla ısınırken ben yatmaktan ve dizi izlemekten başka hiçbir şey yapmak istemiyorum gerçekten. Yemek yemek için bile ayağa kalkmak, mutfağa yürümek, yemek yerken oturur pozisyonda durmak zor gelmeye başladı. Artık silkinmeliyim bu miskinlik halimden sanırım.

2009 yeni facialarla merhaba dedi, biz daha mutlu, umut dolu, huzurlu ve benzeri Polyanna sıfatlarını yakıştırırken ona. Haberlerde İsrail'in durmak bilmeyen füze saldırıları, bombaladığı çocuk parkları, karşıladı bizi 2009'un ilk sabahında. Dünyanın diğer noktalarında insanlar kutlama için 10'dan geriye sayarken, İsrail ateşlemek için sayıyormuş sürekli 10'dan geriye. Ne desek aciz kalıyoruz ya savaş karşısında, artık doğru kelimeleri seçemez oldum ben. Sadece durmaksızın düşünüyorum savaşların bitmesinin imkanı var mı diye? Sadece bu yılların sorunu olarak mı kalıcak İsrail-Filistin savaşı? Yoksa Gazze'de büyüyen çocuklar, savaşla beslenen çocuklar içindeki nefreti kusmak için yıllar sonra yeniden alıcaklar mı ellerine silahları, bombaları? Aslında cevabı çok belli... Ama yine de umutla tersi olur belki diye bekliyorum...

Ve 2009'un ikinci acı haberi Bilkent'teki doğalgaz faciasıydı. 7 genç insanın ölümünden daha da faciası belki de pek muhterem Ankara Doğalgaz bilmem nesi Ego'nun müdürünün-başındaki kişinin açıklamalarıydı. O açıklamaları izleyince bu doğalgaz faciasının bu tarz kişilerin görevde olması dolayısıyla doğal bir gaz faciası olduğuna kesin karar verdim. Zaten malum bazı gazetelerin muhteşem alkol ve caiz olmayan yılbaşı kutlamaları demeçlerinin ve internet haber sitelerindeki harikulade yurdum insanı yorumlarının üstüne bu bay-kravatsız-cumaya-yetişcem-kısa-kesin-bıyıklarıma-laf-ettirmem kişisinin yorumları tuz biber oldu yaşanılan acılara. Düşünüyorum da o genç insanlardan biri benim akrabam, tanıdığım, arkadaşım ya da herhangi bir şeyim olsaydı o adama nasıl bir kravat hediye edip, kendi ellerimle bağlama suretiyle boğazını sıkı sıkı kavrama zevkini yaşardım diye... Kimbilir kimin nerden tanıdığı olarak oturduğu o koltukta hiç azıcık vicdan azabı yaşamayan bu adam 2009'un ilk en büyük küfürü yiyeni ünvanını kazanmıştır diye düşünüyorum.

Tabi her zaman görmeye alışık olduğumuz, bıkmadığımız, önlem alamadığımız, ve bu çocuk yetiştirme tarzıyla hiçbir zaman önlem alamayacağımız yılbaşı tacizcileri de 2009'un ilk trajedileri arasındaydı. Yurdum insanının "aman onlar da gitmesin ordaki kutlamaya" demeçleri sinirleri yine zıplatırken, bu konuda en çok önlem aldıkları yılbaşıda yine bu durumlarla karşı karşıya kalınması gerçekten düşündürücüydü. Kadına ve kadın bedenine yaklaşımın çok da aşikar ve iç karartıcı olduğu şu topraklarda kendi başlarına gelse namus deyip cinayet işleyecek insanların başka kişileri, turist veya değil iğrenç bir şekilde taciz etmesi midemi bulandırıyor, gitme isteğimi arttırıyor yine buralardan.

Sadece bunlar değildi ki yılbaşının kara lekesi... Kendi cezalandırmamı kendim yaparım ben mantığındaki bir kişinin parkta bira içen 3 gence ateş etmesi, birini öldürmesi 2009'u açan şahane haberler arasındaydı. Kimbilir bir insan hayatının karşılığında ne kadarcık hapiste yatıcak olan bu kişi, yurdumun linç kültürüne sonsuz katkıda bulunduğunun farkında mıydı acaba? Ya da o kültürün korkunç bir ürünü olduğunun?

Evet, hoşgelmiş mi 2009 hep beraber karar vericez ilerleyen günlerde.
Ama sanırım mutlu insanların olmadığı yerlerde mutlu yıllar olması pek bir olasılıksız...