Şubat 27, 2009

Mutlu insanlar yaratma kılavuzu - çok gizli bir hadise

Geçen gün yine televizyon açık bir şekilde annemle evimizin en çok kullandığımız alanı mutfakta karşılıklı bilgisayarımıza dalmış oturuyorduk. Kutu açmaca, insan hayalleriyle oynamaca yarışmasına reyting kazandırıyorduk farkında olmadan. Birden bire bir psikolog lafı duydum ve dikkatle dinlemeye başladım ne oluyor diye. Yarışan hanım kızımız "pozitiflikten" bahsederken teyzesini referans veriyordu, annesiyse teyzesinin "psikolog" olduğunu hepsine "pozitifliği" onun aşıladığını söylüyordu. Ve dedi ki anne, "ben onun asistanlığını yapıyorum sadece". Bu son cümleden ünvanında P harfini bile bulunduramayacağını hissettiğim teyze mikrofonu eline aldı bütün ilgiyi üstüne topladığını farkedince. Ve ağzından o 3 sihirli kelime dökülüverdi "nöro linguistik programlama". Nedir bu? NLP!!!

NLP bilim olmanın yanından bile geçemeyen, ama marka olma yolunda sağlam adımlarla ilerleyen, kocaman bir piyasanın ürünü olan, secretlar tavuk suyuna çorbalarla beslenen bir kandırmacadır. Hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Bir kere hazırlık yılımda utanarak söylesemde NLP seminerine gitmiş bir insan olarak ve tabi üstüne 4 yıllık "psikoloji bilimini" okumuş, "psikolojinin öğrencisi" olmuş bir insan olarak bunun tırışkadan ibaret olduğunu size iç rahatlığıyla söyleyebilirim (bir de; asla asla kendine psikolog demeyen şu an itibariyle). Mesela seminerde nefes alış-verişlerimizi yanımızdaki insana uydurmaya çalışmıştık ne o huzur dolcakmışız falan.
Hep diyorum bu secret'ların ne kadar boş umut deposu olduğunu. Ama NLP bambaşka bir dünya. Mesela programdaki "psikolog" hanım ve "asistanı" şimdiki zamanla konuşmanın gereğinden bahsediyordu. Yağmur yağacak demiycekmişiz de yağmur yağıyor diycekmişiz, yok mutlu olucam demiycekmişiz de mutluyum diycekmişiz.

Hep mutlu olun, pozitif olun, üzülmeyin, korkmayın, geçer, vs... Korkunun ne kadar evrimsel ve bizi yaşadığımız dünyaya adapte eden bir duygu olduğunu biliyor mu acaba bu NLPci kişiler? Ya da ağlamanın, acını yaşamanın, yeri geldiğinde yataktan bütün gün çıkmamanın aslında kendini iyi hissetmeye giden yolda birkaç adım olduğunu? Ölüm gibi bir olayda içinde acıyı tüketmenin ileriki hayatını ne kadar olumlu etkileyeceğini ya da... Yoksa onlar bütün bu durumlarda pozitif düşüncenin önemine mi inanıyorlar. O kutu yarışması zımbırtısında pozitif düşününce o kutunun içindeki sayının değişeceğine mi inanıyorlar? Ya da secret zımbırtısında olduğu gibi bir evin fotoğrafına baka baka ona sahip olunabileceğine mi???
Tabi ki de umutsuzlukla yaşamak güzel bir şey değil. Mutlu umutlu olmak güzel. Ama boş hayal pompalamak insanlara, acıyı yaşamaya izin vermemek, ne olursa olsun tak maskeni gülümse demek... Sadece küresel, parasal dünya için kukla üretmek mi amaç? Yoksa o kadar dipsiz bir durumdayız ki ancak böyle sahte pozitifliklerle mutlu olabilirsiniz mi gizli mesaj...

NLP diyince ben duruyorum.
İsteyen gider, okur (neyi okuycaklarsa? makale?), yararlanır... İsteyen feng shui'ye isteyen refleksolojiye inanır. İsteyen kendine yaşam koçu tutar. Ama mümkünse başkalarını etkilemesinler... Hele hele sahip olmadıkları bir mesleğin adını kendi işleri için kullanmasınlar. Hadi onu da yaptılar psikozu olan ya da depresyonda olan insanlara müdahale edebileceklerini düşünmesinler...

Şubat 24, 2009

Cha cha cha....

Benim hayatımın artık yepyeni bir rengi var ve onu çok seviyorum!!! Ne kadar mutluluk böceği bir açılış olduğunun farkındayım ama şu anda deli gibi bacaklarım ağrımasına rağmen çok mutlu ve huzurluyum. Bir aydır devam eden latin dansı öğrenme faliyetlerim beni gerçekten huzurlu kılıyor. Hani daha önce de demiştim ya, bir şeylerden zamanında birileri için feragat etmiş, vazgeçmiştim. İşte şimdi o vazgeçtiğim şeyleri teker teker gerçekleştirme azmim beni benden alıyor.

Zorla Ö.yü de sürüklediğim dans kursum çok büyük eğlence kaynağım oldu şu günlerde. Cha cha ve merengue şu anda favorim, sebebi kolay olmaları tabi ki de. Salsa'da el ayak fena karışıyor henüz ama ona da alışıcam zamanla umarım. Yazla ilgili planlarım en kocaman köşesinde latin gecelerine katılıp tanımadığım garip insanlarla dans etmek pahasına çılgınlar gibi eğlenmek var. Evet uzun bir aradan sonra ilk yalnız yazımda, kendi istediğim yerlere gidip, istediğim her türlü abukluğu yapma lüksümü kullanıcam.

Huzur, keyif, yorgunluk... Hepsi bir arada şu anda....
Ondan bu lakayıt post, bir de birazcık da olsun yazabilmek için...

Şubat 16, 2009

Beyin hücrelerinizi sevin - onlara ihtiyacınız olacak

Pek ünlü bir şarkıcı kokain kullandığı iddiasıyla gözaltına alınmış. Tabi ki de bu hikayede kim haklı kim haksız bilemeyiz. Belki iftiradır, yanlış anlaşılmadır belki de gerçektir.

Ama bilinen bazı istatistikler var tabi bu olaydan bağımsız olarak; örneğin kokainin ve esrarın müzisyenler tarafından sıklıkla kullanıldığı. Sebebi aslında bu maddelerin kullanan kişilerin iddasına göre "algılarını açması". Yani nedir, bu insanlar, bu maddelerin etkisinde daha yaratıcı olabiliyorlar. Madde olmadan üretemiyorlar. Doğruluk payı nedir derseniz, %50 diyebiliriz. Evet, esrar ve kokain algıyı açar. Özellikle kokain öyle bir açar ki, hiç görmemeniz gereken şeyler görürsünüz. Örneğin tavandaki nokta şeklinde gözüken kalıntının aslında dans eden bir ejderha olduğunu ancak kokain sayesinde görürsünüz. Algınız öyle bir açılır öyle bir açılır ki bambaşka dünyalara gider gelirsiniz.

Şaka bir yana, sesler daha netleşir, notalar daha belirginleşir. Evet belki daha iyi üretir bu insanlar madde eşliğinde. Madde olmadan üretebilirler mi peki? Tabii ki de üretirler, hem de çok güzel bir şekilde. Ama maddeye alışan ve onunla çalışan bir beyin, ne olursa olsun bir süre sonra o duyguyu tekrardan yaşamak isteyecektir. Ondan bir sonraki şarkıyı da kokain veya esrar eşliğinde yazmak istiyecektir. Uzun vadedeyse bu maddelere bağımlılık geliştirmenin yanında hayatını hiç de kolaylaştırmayacak olan psikotik semptomlarla boğuşmaya başlayacaktır. Paranoya, görsel ve işitsel halüsinasyonlar bunların en başta gelenleri olarak sıralanabilir. Söylemeye gerek var mı bilemiyorum ama müzikle, ya da herhangi bir yaratıcı sanatla hiç alakası olmayan bir insansa istediğini kullansın bir işe yaramaz. Yani madde kullanıp üretmekse düşünülen, tam bir hayaldir.

Bağımlılık denilen olay çok sinsi bir süreçtir. "Arkadaşlarla eğleniyoruz" cümlesinin sarf edildiği andan "Mutlaka madde almam lazım" cümlesine hangi arada gelinir anlaması zordur. Bir kere bulaşıldı mı maddeye paçanızı kurtarmanız yıllarınızı alabilir. Çünkü sadece madde değildir alışılan, madde aldığınız ortam, arkadaşlarınız, size hissettirdikleri, o anda yaptıklarınız, yaşadıklarınız. Ve iş bırakmaya gelince bırakmanız gereken koca bir alışkanlıklar bütünüdür, arkadaşlarınız da dahildir buna.

Madde kliniğinde staj yaparken bir günlük tutmuştum. Yıllar sonra onu açtım okudum. Ben ergen kliniğinde olduğum için hikayeler biraz daha iç burkuyordu. Hiçbir bağımlılık hikayesi birbiriyle aynı değil ama aslında hepsi aynı. Sadece oraya giden yollar farklı.

When you start fooling around with drugs, you're hurting your creativity, you're hurting your health. Drugs are death, in one form or another. If they don't kill you, they kill your soul. And if your soul's dead, you've got nothing to offer, anyway. - Paul Stanley


Şubat 13, 2009

Geçimsizim bu günlerde

Aslında Tampa hikayelerimi anlatmak istiyordum bugün. Mesela uçakta giderken izlediğim The Duchess'da Keira Knightley'i yarım saat boyunca nasıl Kate Winslet diye izlediğimi anlatacaktım. Ya da ilk yapayalnız günümde sokaklarda amaçsızca gezip, kahvaltı edemeyip, kahve ve uçakta verilen ama benim çantaya atıp sakladığım fıstığı nasıl kendime ilk öğün yaptığımı. Sonra konferansı, otelimi, oda arkadaşımın sandığımın aksine bir melek çıkmasını anlatacaktım. Tabi bir de son günümüzdeki çılgın korsan festivalini (bkz. Gasparilla Pirate Fest) insanların bir gece önceden nasıl delirmeye başladığını, sabah 9da içmeye başlayıp bayılıncaya kadar içişlerini, etrafa saçılan boncukların amacını, korsan kıyafetli manyakları... Son olarak da konferansın partisinde 2000 küsür PhDnin nasıl sarhoş olup, cozutup, Miami Vice teması eşliğinde çılgın ve kuduruk danslar yaptığını da anlatıcaktım. Bir de belki keyifli dönüş yolumu, jet lag olmamak için hocamın tavsiyesiyle aldığım melatonini, bir de uçakta beni salya sümük ağlatan filmi (bkz. The Secret Life of Bees) anlatırdım.

Ama vazgeçtim! Hiçbirini anlatasım yok. Siz özeti aldınız zaten diye düşünüyorum. İsterseniz eğer linkleri takip ederek daha da aydınlanabilirsiniz. Bunun yerine bugün aklıma gelen pişmanlıklarımı yazmak beni daha rahatlatacak gibi hissettim. Çünkü kendime kızdım!

Ben çok düzgün günlük tutmayı beceren bir insan olmadım hiçbir zaman. Bir defterim vardı benim, yaklaşık iki yıl yazdığım sanırım, belki de 3. Şöyle ki, orta 2de yazmaya başladım ona lise 1'e kadar yazdım... Sonra bitti defter koydum kenara. Ama arada açar okurdum onu. Düşünürdüm o zamanlar hissettiklerimi, hoşuma giderdi. Genelde mutsuzken yazardım, aşıkken, kafam karışıkken, içim kıpır kıpırken ya da. Bunların bir ergenin bir gün içinde yaşayabileceği duygular bütünü olduğunu düşünürsek neredeyse her gün yazıyor muydum acaba? Neyse çok güzel bir defterdi. Arasında mektuplar falan vardı, taa hazırlıktan beri sakladığım. Fotoğraflar vardı özel, şiirler, şarkılar, stickerlar. Çok özeldi o defter. Ne yaptım ben o defteri biliyor musunuz? Önce birkaç torbanın içine koydum, bazı sayfalarını yırttım, bazılarını yaktım ve apartmanın yanında duran kocaman çöp konteynırının içine bir sabah vakti okula giderken attım. Hem de hangi okula giderken, üniversite 1. sınıfa. Ne zamana denk geliyor bu olay; hayatıma giren, o zamanlar kahramanım sandığım, beni aşırı kısıtlayan malum şahsın içimi pır pır etmesine. Bak ne oldu yıllar sonra, ne kahraman var ortada ne de içinde en muhteşem anların, anıların olduğu o defter. Çok pişmanım şu anda. Keşke Ö.ye verseydim mesela tut bu defteri sen diye, ya da saklasaydım deli gibi bir yere, hiç bulamıyacağı. Ya da keşke... Neyse bu keşkeyi demiycem şimdilik. Sadece aklıma geldi, bugün o defteri açsaydım okusaydım ne güzel olurdu diye.

Bir de eski bir mail adresim vardı benim. İçinde güzel, özel mailler olan. Bayağı bir eski, belki de ilk düzgün e-mail adresimdi. Onu da nasıl unuttum diye kızıyorum kendime. Ya da ordaki o mailleri niye print etmedim ya da niye bir dosyaya saklamadım diye. O mailleri şu anda bulmak, okumak o kadar isterdim ki... Alın size bir pişmanlık daha.

Diyeceğim odur ki, siz siz olun kimse için hatıralarınızdan ödün vermeyin.

Sonunda elinizde kalan en güzel şeyler onlar oluyor, el ayak çekilince, gitmez denilen gidince...

Şubat 11, 2009

Bunu yapan insan olamaz.

İçim acıdı şurada rasladığım, bu fotoğrafa benim. Minicik bebecik bir koala, yangından kurtulmuş zar zor. Onu kurtaran itfaiyeci pek de fazla olmayan suyunu paylaşmış bu şirinlikle. O da içmiş suyunu kana kana elini sıkı sıkı tutup kurtarıcısının... Sam the koala diyor Avusturalya basını ona. Eğer evlatlık veriyorlarsa ben seve seve evlat edinebilirim onu. Bakarım ona evimde olmaz mı? Hem benim Eeyore'larım var iyi anlaşır belki onlarla. Bir de benim bir bambum var, ama onu yemesinin yasak olduğunu öğretirim ona. Sonra sarılır yatarız akşam. Ama o ağaçları özler sanırım... Olsun, benim de özlediğim çok şey var ama yaşıyorum işte. Özlerken de yaşanabileceğini anlatırım ona? Sam the koala gel benle yaşa, çok iyi bakarım ben sana. Banyo küvetinde fok bakıcam diye tutturmuştum bir ara, yeni isteğim Sam the koalaya bakmak... Lütfen?

Şaka bir yana Avusturalya cehennem olmuş şu anda. 
Ne yapsalar faydasız.
Durduramadıkları, gittikçe büyüyen bir ateş.
Doğanın önüne geçmek pek bir imkansız sanki...
Oysa ona ne kadar kolay zarar veriyoruz, işte şimdi onun intikam vakti. 

İlk mim görevi

Uzun bir aradan sonra, işte geldim burdayım! Evet Florida güzeldi, keyifliydi, gezdim, gördüm, eğlendim - malum konferanstı konumuz biraz da öğrendim. Evet yanda gördüğünüz Florida akvaryumunda gördüğüm bir olaydı. Neymiş efendim 2008 kurbanın yılıymış... 2008'e ağlayarak giren ben, kabus gibi günler yaşayan ben, tası tarağı toplayıp başka kıtaya 3 aylığına giden ben, gelince travma üstüne travma yaşayan ben... Neyse, böyle enteresan bir slogan gördüm ve ironiyi paylaşmak istedim sadece.

Blog okuyanların farkında olduğu bir kavram vardır; mimlenmek. Tam olarak anlamadığım bir süreç ama keyifli. Ben de ilk defa sevgili misha tarafından mimlendim. Bu durumda bu mim görevini başarıyla yerine getirmek için onun sorduğu 3 soruya cevap vermem gerekiyor! Yazamadığım için ne zamandır yerine getiremedim görevimi. İşte sorular geliyor:

1) 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi diceğin 3 icat?
Bütün icatlar sanırım. Hiçbir zaman mühendis gibi işleyen bir beynim olmadı benim. Onun için saç tokası bile büyük bir icat benim için. Ama şimdi kendimi zorlayıp düşündüğümde şu üç enteresan şey geliyor aklıma. Birincisi sanırım silah. Şovenist olmak için falan demiyorum yanlış anlaşılmasın, ama gerçekten aklıma gelmezdi benim 'bir icat yapıyım kendimi korumak için içinden öyle bir şey çıksın ki o mekanizmanın delsin gesin karşıdaki herifi' demek... Evet belki dövmek için, kendimi korumak için sopa, sapan falan bulabilirsim. Ama silah, hele hele nükleer silah. Yok o benden çıkmazdı. Çıkaranın beynine ediyim orası apayrı. İkincisi adını bilmiyorum ama hani böyle bir makine var. Kadınlar bebek doğurup emzirdiği zaman süt sağıyor. Mesela akşam sağıyorsun sütü biberona koyuyorsun sabah bebiş içiyor. Bu icatın enteresanlığı kadar bunu icat eden şahsiyetin annesiyle olan bağını da merak ediyorum. Nasıl gelir ki aklına insanın bu icat. Neyse üçüncüsü de epilatör. Çok kadınsı oldu sanırım bu cevaplar ama epilatör enteresan bir alet kanımca. Ağda diye bir şey var nasıl olur da kadınlar kıllarını teker teker alsın canları daha da çok acısın amaçlı bir icat yapılabilir bilemedim. Neyse aklıma gelmezdi bunlar benim, gerçekten de gelmezdi... Bütün icatlar malesef ihtiyaçtan doğmuştur diyoruz konuyu kapıyoruz!

2) ailecek seviyoruz, beğeniyoruz, yiyoruz, deli oluyoruz dediğin 3 peynir çeşidi?
Peynir yemeye yeni yeni alışmaya çalışan bir insan olan bana sorulabilecek en yanlış sorulardan biri aslında bu! Çünkü gerçekten bildiğiniz peynir özürlüyümdür ben. Hatta tanıştığım bazı insanlar peynir dediğimde suratımın enteresan ekşimtırak bir hal aldığını bile söylerler. Ama sevdiğim peynirler var tabi. Birincisi erimiş, ama kokmayan her türlü peynir. Sıcak olduğunda peynir bayılıyorum. Kokarsa öldürseniz yiyemiyorum. Bunun için ilk koşul bu. İkincisi hellim peyniri. Tabii ki de pişiyor hellim peynirimiz de, sonra da ekmekle afiyetle yeniliyor. Üçüncüsü mozerella peyniri. Hatta sizle hemen İtalyan-Amerikalı eski yan komşumdan öğrendiğim tarifi paylaşıyım bu vesileyle. Patlıcanlar alınır, galeta unuyla kızartılır. Peçetede bekletilip yağları çektirilir. Sonra bu cherry domateslerin özel soslanmış hallerinden alınır, patlıcanın üstüne domates ve mozerella peyniri koyulur bir kuple. Tadından yenmez çok güzel olur. 

3) lunapark'ta sadece 3 makineye binme şansın olsa hangilerine binerdin? 
En eğlendiğim soru. Ben icat ve peynir özürlü olmamın yanında biraz da lunapark özürlüyüm. Çok enteresan noktalardan yakalamış beni sevgili Mischa. Ama sıralamamı yapabilirim tabi ki, birincisi canım arkadaşlarımın da favorisi olan Gondol. Eğlenceli bir aygıt. İkincisi çarpışan arabalar. Evet çok klasik ama benim araba kullanabileceğim en mantıklı yer. Olay çarpmak zaten. Ve üçüncüsü de kesinlikle tren. Ama böyle baya dönmeli olucak. 

Ayrıca küçücük bir ekleme. Biliyorum lunaparklarda yok ama biz çocukken Fame City vardı hani. Bütün doğumgünleri orada olurdu. Özel jetonları vardı. İşte orda bir top havuzu vardı. Yürüyemezdin içinde bir türlü. İşte o çok eğlenceliydi... Evime top havuzu mu yapsam acaba ileride bir gün? 

Mimlenenin mimlemesi adettenmiş. İşte onun için si-men ve ballondon aynı 3 soruyla mimlendiniz. Bakalım siz neler diyceksiniz bu benim en zayıf halka olduğum sorulara...

Yarın Tampa hikayelerimle huzurlarınızda olacağım, bekleyin...


Şubat 03, 2009

Dıkkat: Bu dün yazılmış bugün yapıştırılmış bir posttur.

Uzun zamandır süren sessizliğimi bozma kararı aldım. Sessizliğimin sebebi tamamen zamansızlığımdı aslında. Ve tekrardan yazmaya basladigim şu anda 34.006 feet yükseklikte Almanya semalarındayım. Demin pilot türbülans dolayısıyla herkesin yerine oturmasını ve kemerlerini bağlamasını buyurdu. Ben de bir Word dosyası açtım ve kaldığım yerden devam etmeye karar verdim.

Yokluğumda neler oldu diye düşünüyorum çok değil 1 hafta falan yazamadım aslında. Bu arada yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez yaratıkları Victoria’s Secret melaikelerinden biri olan Adriana Lima Türkiye’ye gelerek en magazinel programların birinde arz-ı endam etti. Ve sempatikliğiyle halktan, ‘bu bizden biri yahu kesin Türk kanı var’ şeklinde yorumlar ve övgüler aldı. Bunun dışında sevgili başbakanımız yerel seçim propogandalarından birini Davos’ta yapma kararı aldı, son derece diplomatik bir oturumu, geldiği yeri inkar etmez bir şekilde höyt diyerek eşinin gözyaşları eşliğinde terk etti ve hemen o gece döndüğü vatanında bir kahraman edasıyla karşılandı. Çok böyle şeylere kafası basmayan bir insanım ben ama eminim ki diplomatik toplantıların da bir adabı vardır. İtiraz başka türlü edilebilmelidir, ‘uzlaştırıcı’ olma niyetiyle yola çıkıp iyice ortalığı germek ne kadar doğru bir davranıştır tartışılmalıdır. Bunun dışında hava bir soğudu bir ısındı, doğalgazda indirim vaadedildi, Ö. ile birlikte latin dans derslerine başlanıldı ve yeşil kurba’nın yine gitme vakti geldi.

Feci bir türbülans eşliğinde yazdığım şu satırlarda saçmalama ihtimalimin yüksek olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Düşünsenize bu uçak düşerse bilgisayarımda son sözlerim bulunacak... Aman ne şahane. Neyse bu arada neler oldu kısmında atladığım bir nokta olduğunu şu anda fark ettim, Lost 5. sezonuyla hayatımıza geri döndü. İlk 3 bölümünü tükettik bile. Çok spoiler vermek istemiyorum onun için yeni sezonla ilgili bir yorumda bulunmuyorum. Bir tek şey söylemek istiyorum; Richard Alpert’ın sağlıklı yaşam formulüne ulaşmam lazım! Sanırım bir Hakan Peker bir de kendisi ömrümüz boyunca o şekilde var olacak huzurlarımızda. Neyse Lost’u izleyenler bilir - evet hala Lost’u mahalle baskısına rağmen izlememiş olanlar var birkaçı arkadaşım zira - orada bir Alvahar Hanso vardır. Heh işte o adam şu anda bu uçakta kabin görevlisi-host! Çok şaşırdım ilk gördüğümde ama sonra mantıklı geldi bir uçuş sırasında keşfedilip Lost’un castine eklenmesi. Malum bu da uçak o da uçak falan. Çok enteresan bir tip fotoğrafını çekip burada yayımlamak istiyorum ama ayıp olur sanki... O kadar çok benziyor ki inanamazsınız.

Son saçmalığım olarak şunu söylemek istiyorum. Sanırım şu hayatta bulunmaktan en huzursuz olduğum yerlerden birisi uçak tuvaletleri. Öyle garip bir his ki sanki oradan bir kapak açılacak ve ben binlerce feet yukardan aşağı düşücem, hatta düşemiycem bile bilmem ne kadar un ufak parçalarıma ayrılcam gibi. Uçaktan korkmayan ben o daracık tuvaletlerde fenalık geçiriyorum. Bir de şu andaki gibi bir türbülansın ben tuvaletteyken olduğunu düşünmek iyice geriyor beni (abimin başına gelmiş gerçek bir hikayedir, anlattıkları pek tatsız). Aynı duyguyu feribotların tuvaletlerinde de yaşıyorum. Yine o daha iyi maksimum yüzerim ya da suda ölürüm. Ama uçakta bir enteresan oluyor bu durum sanırım.

Evet Florida bekle beni, geliyorum. Bir hafta sonra İstanbul’a döndüğümdeyse !f film festivalinin eli kulağında olacak. Ne kadar zamanım olacak bilemiyorum ama filmlerin ve İstiklal’in tadını çıkarmayı çok istiyorum sanırım. Yaşasın festival coşkusu, yaşasın İstanbul diyorum. 

*2 şubat - herhangi bir saat