Mart 29, 2009

Seni seçtim Pikaçu

Gittik kullandık oyumuzu. Kendimizce üstümüze düşeni yaptık. Hiçbir tarafa tamamen içimiz sinmeden, sadece küçük umutlarla oy kullandık. Elimize sağlık. Bu arada yapışsın diye yaladığımız zarflardan mikropları kaptık, çok beceriksizsek dilimizi kestik. Upuzun olması pek de bir anlam ifade edemeyen oy pusulasına mürekkebi kurumuş zar zor izi çıkan mührü bastık. Bu sefer benim mühürde Tercih yazıyordu enteresan olarak hep Evet basmıyor muyduk biz oraya? Neyse bu gereksiz bir ayrıntı.

Bir dahaki seçimlerde dikkat edilmesi gereken feci önemli hususlar var kanımca. Mesela,
1. Ordaki sandık görevlilerinin masasında 7 tane tip oturuyordu. İçeride iki tane oy kullanma yeri vardı. Bu yedi şahsiyetin en az 5'i boş oturuyordu. Sınıf da büyüktü. Koy oraya 5 tane oy kullanma yeri, bu kadar zor mu? Saatlerce insanları bekletmenin anlamı var mı? Bundan sonraki seçimlerde mümkünse endüstri mühendisleri tarafından kısıtlı alan ve insan gücünü verimli kullanma yolları araştırılsın, oy kullanılan sınıflar ona göre düzenlensin.

2. Seçimlerden önce bütün seçmenler bir hafta boyunca kağıt katlama ve zarf yapıştırma alıştırması yapmalı. Kabine giren 15 dakikada çıkamıyor. Tamam ilk pusula bir hayli uzun ama bu kadar zor olmamalı. Senden origami bekleyen yok orda zaten kafanda olan partiyi bul, boktan mührü bas, katla tık zarfa yala zarfı çık ordan. Ne kadar pratik o kadar az çile felsefesi benimsensin.

3. Seçmenler okullara gitmeden olası birkaç konu düşünmeliler. Bu konuları uzun kuyruklarda beklerken önde arkada duran insanlarla tartışsınlar. Böylece ulan bu ''hıyar gider şimdi kime atar oyunu'' gibi gereksiz düşüncelerden sıyrılınılır. Muhabbetinizi edersiniz bol bol, huzurlu bir bekleme süresi geçirilir.

4. Mutlaka ve mutlaka çocuklu aileler dönüşümlü gelmeli oy kullanmaya. Kuyrukta beklemenin en çekilmez anı çocukların sıkılıp cırlamaya başladığı anlar oluyor zira. Susmak bilmeyen veletlere zaten dip dibe durmanın verdiği huzursuzlukla birkaç tane çakasım geliyor ama çocukların suçu ne? Mesela anne ya da baba önce gitsin oyunu kullansın, bu sırada diğer ebeveyn evinde çocukları beklesin, sonra diğeri gitsin önceden oy veren çocuklarla kalsın. Bu kadar mı zor bunu düşünmek? Bu haftasonu alışverişi değil ki alt tarafı oy vercen çocuğun ne işi var orda? Zırıl zırıl...

5. Neyseki bu sefer dökmediler ama o iğrenç mürekkep sakın ama sakın kullanılmasın. Yok zaten geri kalmışlığımız her halimizden belli bari satılan kurbanlık koyunların kıçına çarpı koymaları gibi bizim de parmağımıza o mürekkebi dökme olayı kaldırılsın. Daha fazla su ve sabun harcanıyor sonrada onu çıkarmak için, gayrisafi milli hasıla düşünülsün.

Mutluyum bitti bu korkunç dönem. Son dileğim bir an önce her köşedeki korkunç fotoşoplarla bize bakan, sırıtık, bıyıklı adamların fotoğrafları afişleri kalksın. Midem kalkıyor onları görmekten artık. Yok illa adam fotoğrafı koycaksanız sokaklara benim çeşitli önerilerim var hiçbirinin de bıyığı yok.

Saygılar.

Mart 22, 2009

işte geldim burdayım!

Geri döndüm işte. Kocaman, dolu dolu 1 hafta geçirdim Buenos Aires'te. Özet: aşık oldum o hasta şehre. İlk defa İngilizce bilmenin hiçbir işe yaramadığı bir yerde buldum kendimi. İlk defa Ekvator'u geçtim, ve Ekvator üstündeki korkunç türbülansa maruz kaldım. İlk defa birbirinden yakışıklı bu kadar adamı aynı şehir içinde gördüm. İlk defa bu kadar güzel şaraplar içtim. Çok eğlendim, resmen 17 yaşıma geri döndüm, coştum. Neyse her şeye değdi gitmem. Umarım bir post gelir BA'le ilgili ilerleyen günlerde çünkü anlatılacak çok şey var orayla ilgili...

Bu arada, annem bana bir gazete küpürü gösterdi kesip benim için sakladığı. Ben yokken buralarda 'el sallayan amca' ölmüş... El sallayan amcayı yolu Bakırköy'den belli zamanlarda bir şekilde geçmiş olan çoğu kişi bilir aslında. Ataköy-Yeşilköy minibüs duraklarının tam karşısında bir evin ilk katında, demirlerin arkasından bir amca her akşam üzeri ve her sabah el sallardı arabalara, servis minibüslerine... Ve insanlar genelde güler, özellikle öğrenciler ona geri el sallardı. Çocukluk yıllarımın enteresan bir anısı olarak kalmıştı hep el sallayan amca. Daha geçenlerde yine ordan geçerken anneme sormuştum öldü mü acaba bu amca diye. Bugün öğrendim ki ölmüş. Hep düşünürdüm acaba çok mu yalnız ondan mı böyle yapıyor diye, öğrendim ki gazeteden oğlu varmış. Ve oğlu babasından kalan mirası, yani belli saatlerde el sallamayı devam ettirecekmiş. El sallayan amcanın yalnızlıktan değil de insanları mutlu etmeyi istediği için bunu yaptığını öğrendim ya, içim rahat.

Hangimiz istemeyiz ki her şartta her koşulda sabah akşam hayata gülümseyerek el sallamayı?

O bunu başarmıştı işte, rahat uyusun madem öyle...

Mart 13, 2009

"Abuk" sorulara "subuk" cevaplar köşesi

Çok klişe bir şey yapıcam şimdi. Ama çok seviyorum ben bu tarz postları, başkaları yazınca da keyifle okuyorum. Daha önce de benzerini yapmıştım zaten bu da bir nevi update. Bakalım blogumuza şans eseri düşen kişiler google'da neler aramış da karşılığında cevap olarak beni bulmuş. Google hangi mantıkla bizi eşliyor bu sorularla tam emin olmasam da, bu kişiler bir daha aynı soruyu sorar da buraya gelirse diye cevap vermek istiyorum kendilerine. Malum genelde soru sorma adeti var bizim millette arama motorlarına. İşte en önemli gördüğüm, cevap vermezsem kudururum dediğim sorular, ve tabi kurba'sal cevaplar:


amerikada yasak zormu: bunu yazan kişi büyük ihtimalle "yaşamak" demek istemiş diye düşünüyorum. Öyle bile olsa Google'a veya herhangi bir arama motoruna yapılan kanka muammelesi burda da gözümüze çarpıyor. Daha ilkokul sıralarında öğrendiğimiz, soru-cevap, cevabı ezber metodu görüldüğü üzere internet kullanımımıza da yansıyor. Direk cevap istiyor yurdum insanı vermek lazım. Zorluktan kastınızın ne olduğuna bağlı bu sorunun cevabı. Amerika gibi 50 eyaletli kocaman bir ülkenin neresine konuşlandığınıza bağlı, Türkiye’de geri bıraktıklarınıza bağlı, giderkenki statünüze bağlı. Üzgünüz, kesin bir cevabı yok bu sorunun ham diye yutabileceğiniz.


saka için insani bayiltmanin yollari: Ya ben buna güldüm itiraf ediyorum. Ama çok trajik bir arama bu. Büyük ihtimalle bu arkadaş lise öğrencisi, belki de ortaokul. Belki ufukta ucu gözüken 1 Nisan’a hazırlanıyor belki de sadece günlük bir eğlence yaratcak kendine. Ben küçükken tipik göz morartma şakasını yapardım anneme. Şöyle ki beyaz bir kağıt kurşun kalemle bir güzel boyanır. Sonra o kağıt göze tam yumruk yemiş modelinde bir güzel sürülür. Okuldan eve dönünce kapıyı açan anne ilk başta şok geçirir, sonradan bu şaka her yıl tekrarlanınca, alışır “yine mi?” der. Bak bu güzel bir bayıltma yöntemi olabilir, anne babalar için. Ama şaka için de insan bayıltılır mı canım. Şaka için kendin bayılma numarası yap o olmuyor mu? Gençlerin yaratıcılığı beni korkutuyor bazen.


psikolog doktor arif verimli: Bunu düzeltmek istiyorum: Prof. Dr. Arif Verimli. Kendisi psikolog değil psikiyatri profesörüdür, eski adıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin eski başhekimidir. Psikolog değildir.


gemilerde talim var sarkisi hangi olay üstüne yazilmistir: Şimdi bu şarkının yazılması büyük ihtimalle taa savaş yıllarına dayanıyordur. Bir hatunun sevdiceği bahriyeli asker, gemide. Sürekli geziyor ediyor. Malum bu denizcilere de çapkın derler. Kadıncağız da napsın her gün camdan bakarak bu türküyü söylüyor. Ama şu kısımda olaylar nasıl karışıyor da o hale giriyor bilmiyorum, şöyle ki: "Sarı lira vereceğim, almazsan karakola gideceğim" işte burası beni aşıyor. Sen bu hikayeye inanma, bir bilene sor yine de.


okuldaki kizlarin eteklerinin kisaliklari: Ben seni döverim! Sen de miniksin büyük ihtimalle, ama ne istiyorsun anlamadım ki santim mi, ölçü mü? Bak sana bir tiyo veriyim, normalde o etekler göründüğünden daha uzundur. Hep bir ya da iki kat katlanır o etekler belde. Annelerle kavga etmektense küçük bir modifiyeyle sorun çözülür. Böyle şeylerle uğraşma çocuğum, adam gibi "high school sweetheart" tadında ilişkiler kur, ilk eli eline değme heycanını yaşa. Bunu yazan yetişkin biriyse zaten, içimden ettiğim küfürleri duyabilmesini dilerdim. Bana böyle sorularla gelmeyin, cidden bunu aratıp benim sayfama düşmeyin.


3 kere kullanan bagimlilik yapar: O belli olmaz. Bazen 3, yapar bazen 5, bazen 1. Ama unutma bağımlılık yapar. Madde yapmasa ortamı yapar, kendince "eğlencesi" yapar. Google'dan aratacak kadar tereddütün varsa eğer, uzak durabilirsin demektir. Yapma ablacım sen boşver, uyma arkadaşlarına. Tamam?


bir don olmasan olma mi? Hiçbir şey anlamadım ki yardımcı olayım. Keşke elimden bir şey gelse. Yok benim merakım sen ne sorduğunu anladın mı?


eskiden televizyon olmadan hava tahminini nasil bulurduk? Çeşitli yöntemler varmış tabi. Mesela en ünlüsü parmağını yalar havada tutarsın. Bu rüzgarın esiş yönünü verir sana. Bak bir dene çok eğlenceli oluyor.


esmeralda frollo ile yatti mi: Ya nasıl çarpık bir zihniyetsiniz siz? Yani dünyanın en güzel eserlerinden birini algılayış şekliniz bu mudur? Hayır güldüm bunu okuyunca orası ayrı. Ama yani ordaki karakterler bu kadar kolaya indirgenemez. Madem çok merak ettin cevabını veriyim ben sana; yatmadı mutlu musun?


eskiden persembe ve cuma günleri tatilse simdi niye cumartesi pazar tatil: Açıkçası ben bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama çok da önemli olduğunu sanmıyorum cevabın. Bak şöyle, eğer hala perşembe cuma tatil olsaydı, o zaman o günler hafta sonu sayılırdı. Yani yeni hafta cumartesiden başlardı. Pazar değil de Cuma günü ailecek geziler yapılır, milyonlarca gazete ekinde kaybolunurdu. Çok bir şey değişmezdi, yorma kafanı böyle şeylere. He dersen ki araya bir de Çarşamba koysak tatil olarak, o şahane olur, sen kampanyayı başlat ben imza veririm.


ben seni ilk günden beri sevmiyorum kelimesinin psikolojideki yeri ve anlami: Türk insanının psikoloji bilimine olan yatkınlığına hayranım ben ya. Süpersiniz gerçekten, Tuna Kiremitçi’yi fahri psikolog ilan edebilirsiniz yakında. Helal valla.


beden dersinde rahat hazir ol nedir: Ya ben sana kıyamam minik Google kullanıcısı!!! Sen beden dersinin en temel kısmını mı kaçırdın? Çok saçma aslında bu ama anlatayım yine de ben sana. Şimdi beden öğretmenin (%90’indan hoşlaşmam) rahat diyince elini böyle belinin arkasında birleştirip ayaklarını da omuz genişliğinde açıyorsun. Göya bu rahat pozisyonun. Ama inanma bu daha küçük yaşlarımızda bize söylenmeye başlanan yalanlardan biri. Emin ol çok daha rahat pozisyonlar var. Neyse hazır ol’da da emrime hazır ol mantığı var, böyle bacaklarını kapatıyorsun sımsıkı, sopa yutmuş gibi dikilyorsun sonra da kollarını aşağı sarkıtıp bacaklarının üstüne doğru dümdüz koyuyorsun. Hazır ol’u pek iyi anlatamadım, idare ediver. Minnoş seni.


deney,amerika,irkcilik,sosyal psikoloji,okul otobusu: Evet ben bundan bahsettim işte! Seviyorum böyle aramaları. Bu arkadaş sosyal psikoloji dersi için kaynak arıyor olabilir. Ama o kaynaklar Google Scholardan falan aransa daha iyi olmaz mı sevgili sosyal psikoloji sevdalısı kişi? Malum böyle Google’da benim hıfırdanmalarım gibi bir dolu şeye rastlayabilirsin, oysa ki bilimsel makaledir ihtiyacın olan. Bir öneri sadece…


herseyin bir seyi var? Arkadaş burda aramasını soru işaretiyle sonlandırmış. Yani onun bile aklı karışmış bu özlü veciz karşısında. Bunu ananem söyler bazen, böyle ciddi ciddi ses tonunu da takınır “her şeyin bir şeyi var yani canım” der. Burdaki her şeyin şeyi bazen, her şeyin bir adabı var olur, bazen bir sınırı var olur, bazen bir ölçüsü var olur… Duruma gore o cümleden anlam çıkarmanız gerekir. Burda da durumu vermedikçe bu sorunun cevabını veremeyiz malesef sevgili Google kullanıcısı.


üzerinde kiyafet varken hamile kalinir mi: Yıl 2009. Hala bu sorular. Bir ara okullarda cinsel eğitim vardı falan. Ne oldu onlara? Ped dağıtıp gittiler değil mi? Cinsellikten anladığımız zira budur en fazla. Cevaplamak boynumun borcu: kalmazsın canım benim merak etme. Öpüşünce de kalmazsın. Çeşitli durumlar gereklidir hamilelik için. Ama önemli olan sadece hamilelikten paçayı kurtarmak değildir. Olur da yine gelirsen bu sayfaya şuraya bir göz at, lütfen: Bir Gençlik Hikayesi.


Bir keyword analysis muhabbetini de böyle sonlandırıyorum.


İstenilen cevapları verebildiysem ne mutlu bana.

Mart 12, 2009

Bilim-Teknik dergisinde pek de doğal olmayan seleksyon

Bundan 182 yıl önce bir baba, bugünün babalarının da taşıdığı bir endişeyle tıp fakültesinde tekleye tekleye ilerleyen oğlunu okuldan alıp biraz "yola gelsin" diye da dini eğitim veren bir okula verir. Tıp eğitimindeki kadar kötü değildir genç adam ama din adamı olamayacağı da daha başından bellidir. İlgi alanı aslında doğal tarih, canlı türleri vs.dir. Birkaç yıl sonra ise hayallerini gerçekleştirmesi için en büyük adımı atacak, bir kaptanla tanışacak ve Beagle gemisiyle 5 yıl sürecek bir yolculuğa çıkacaktır. Güney Amerika kıyılarında yapılan bu yolculuk birbirinden farklı doğa şekillerini, hayvanları incelemesine ve 1859'da yayımlayacağı Origins of Species adlı eserinin en önemli katkıyı sağlamasına yol açacaktır.

İşte bu genç adam yani Charles Darwin'in teorisi ilk günden itibaren eleştiri ve hayranlık oklarını kendine yöneltmiştir. Büyük ihtimalle varolan en büyük ve en çok inanılan teoriye taban tabana zıt olmasıydı bu derece eleştirilmesine sebep doğal seleksyonun. Ve yüzyıllar sonra bugün, Doğu'lu mu Batı'lı mı olsun karar verememiş bir ülkede, ülkenin en "saygı" duyulan bilimsel yayınlarından birinin kapak sansürü nedeniyle yeniden gündeme oturmuş durumda.

Evet yukarıdaki şemada gördüğümüz gibi aslında çok karışık bir süreç evrim denilen olay. Anlaması pek kolay değil. Herkesin inanmasını beklemek çok hayali. İnsan hayatını her zaman inançları doğrultusunda yaşar malum. "Benim büyük büyük büyük büyük... babam bir şempanze miydi yani yahu?" diye soranları anlarım, saçmalık diyenleri de anlarım, küfredeni de anlarım...

Neyi anlamam. Sansürü anlamam. Okumak isteyen okur. Bilim başkadır, din başkadır. İkisinin aynı sulardan beslenmesinin biraz imkansız olduğunun çoktandır farkındayız öyle değil mi? Anlaşamıyorlar anlaşamazlar. Ama bir zümrenin inançları doğrultusunda koca bir bilim tarihine sansür koyulabilir mi ki? Ne olur olan Bilim-Teknik dergisinin saygınlığına ve tirajına olur. Bu durum düşünmek isteyen beyinlerin ketlenmesine sebep olur. Bu topraklardan, düşünmeye ihtiyacı olan kocaman bir ülkede düşünmek isteyen beyinlerin kaçmasına sebep olur. Bir dergi kapağıyla başlayan olay üniversitelere karışılmasına kadar gider. Zaten kısıtlı olan araştırma bütçeleri iyice kısılır, üretmeyen, okumayan, düşünmeyen bir toplum olur. Zaten hali-hazırda biraz öyle olan yurdum insanı bildiğiniz bitkisel hayata sarılır.

Yazık olur.

Mart 11, 2009

Röportaj becerileri

Yazamıyorum ne zamandır. Zamanım yok, evdeyken oturup ya iş yapıyorum ya bir şeyler izliyorum. Yine gitme planları içindeyim. Daha doğrusu planı eyleme dönüştürdüm bile. Cuma günü yine yolcudur kurba'nız. Nereye derseniz Arjantin beni bekler. Aslında tango öğrendikten sonra gitmek istiyordum ama öyle bir gelişti ki bu gezi, tangoyu düşüncek vaktim kalmadı. Artık orda öğrenirim belki.

Şu anda haberleri izliyorum ve beni yine deli ediyorlar. Merak ediyorum bu röportajları yapan insanlar özellikle mi gerizekalı olsun diye seçiliyor? Yok aralarında bir tane benim arkadaşım var, gerizekalı olmadığını da çok iyi biliyorum. Ama özellikle böyle son dakika haberlerinde falan röportaj yapan kişilerin kafasından biraz eksik olduğunu düşünüyorum.

Malum Türkiye sabahtan beri Almanya'daki okul baskınını konuşuyor. Aman aman Türklere bir şey oldu mu diye bir panik içindeler. Nereli olursa olsun 16 kişi öldürüldü, toplam 17 kişi öldü bugün. Sebebi korkunç bireysel silahlanma tabii ki. Silahlara bu kadar kolay ulaşılabildiği sürece böyle cinayetleri baskınları görmemiz pek şans değil tahmin edersiniz ki.

Ana haber bültenlerindeyse görgü tanığıyla konuşma telaşı var şu anda. Bir kanal katilin çocukluk arkadaşı olan bir Türk çocuğu bulmuş. Çocuk 17 yaşında, bugün ilkokul arkadaşının bir şekilde bu katliami yaptığını ve daha sonra da kendini öldürdüğünü öğrenmiş. Bir nevi travma. Çocuklar okulun önüne bile gelmek istememiş, ama röportaj uğruna zorla götürmüşler. Neyse şimdi bu çocuğa o kadar salakçana sorular sordu ki sevgili gazeteci arkadaş, ve öyle içler acısı çıkarımlar yaptı ki... İnanamıyorum şu anda. Çocuk okullarımız değişti görüşememeye başladık diyor, bu sen silahlara olan ilgilisini fark ettiğin için mi uzaklaştın, ailen mi izin vermedi görüşmene diyor. Bu olayın babasıyla ilgili olduğunu düşünüyor musun diyor. He bir de dedi ki zanlı da siyah giyiyormuş, bak sen de siyah giymişin nedir bu böyle mi giyiniyorsunuz Almanya'da. Çocukcağızın üstünde de gayet gömlek falan var üstüne de siyah yağmurluk giymiş.

Deliriyorum ya.
Hele şöyle sıcağı sıcağı tadında haber yapmaya çalışıp abuk subuk soru soranlara daha da deliriyorum. Zaten bir şok var ortada, insanları geriyorlar daha da çok.
Bir Reha Muhtar'ın adı çıkmış, yıllar önce acı var mı acı dedi diye. 
Halbuki hepsi aynı.

Mart 04, 2009

Bu post özel...

Nasıldı o şarkı? “Ne günler gördük seninle, biraz dert biraz keder. Yalancı sevdaları yaşadık birer birer”... Ne çok şarkımız var bizi anlatan. Ne çok ‘anı’mız var anlata anlata bitmeyen. Ne çok ‘an’ımız var beynimize kazınmış, dünyaları verseler değişmeyeceğimiz. Yeşilyurt’un göbeğindeki okulumuzun sarı sıralarında başladı bizim hikayemiz. 11 yaşında iki çocuktuk bulduk biz bizi. Yepyeni bir dünyaya adım attığımızı hissetmenin verdiği korkuyla bir birbirimize sığındık.
Ne çok kavga ettik biz... Bir küstük, bir barıştık. Ağlaya ağlaya mektuplar yazdık birbirimize, uzun soluklu dargınlıklar bile yaşadık bazen. Ama burnumun günde 3 kez kanadığını bir tek sen bildin benim o zamanlar... Ya da kalbimin ilk atışlarını bir tek sen dinledin.
Büyürken sarı sıralarla biz dostluğumuzu büyüttük fark etmeden. Doğal bir şeydi sanki, hiç zor değildi ki bizim için dost olmak. İlk aşklar, ilk ayrılıklar, ilk kavgalar, ilk gözyaşları, ilk okuldan kaçışlar, ilk içip sarhoş oluşlar, ilk isyanlar, ilk vazgeçişler, ilk teslim oluşlar, ilk yok oluşlar, ilk varoluşlar... Ne kadar çok ilk sığdırdık biz 13 yıllık hikayemize?
İşte dün sen, yaşamımın ‘öz’ü doğdun.
Yıllar önce geldin beni buldun.
Hep ol yanımda, yakınımda...
Dün gibi, bugün gibi...