Nisan 18, 2009

“Memory is a way of holding on to the things you love, the things you are, the things you never want to lose.”



Eternal Sunshine of the Spotless Mind, son derece yaratıcı bir girişimle Sil Baştan diye çevrilince dilimize ve oynayınca sinemalarda pek bir moda olmuştu hatırlarsanız. ''Ayyy ne şayane bir aşk hikayesiii'' modunda insanlar dolaşmaya, filme Issız Adam muamelesi göstermeye,  ve en sevdikleri film listesinin baş köşesini bu filmi oturtmaya başladılar. 
Bense filmi henüz Türkiye'de oynamadan bilgisayarda izleme fırsatına erişmiş ve bütün bu dile dolanma hadisesinin beni filmden soğutmasına, önyargılarla filme yaklaşmama izin vermemiştim. Filmi çift dikiş izlesem de ikinci izleyişim belki de Türk insanı abartısı artık işlediği için filme ilk izleyişim gibi sarsmamıştı beni... 
Beni etkileyen aşk hikayesi değildi filmdeki. Bence bu aşırı trajik bir film çünkü gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir şeyi işliyor. Düşünün hayatın anlamı tamamen ne zaman biter sizin için? Hayatınızda olan insan çıkıp gidince mi? İstediğiniz, arzuladığınız şeye ulaşamayınca mı? Çok sevdiğiniz birini kaybedince mi? Bunlar katlanılması, sabredilmesi zor ama her an başımıza gelebilecek, ve başımıza gelse bile yaşamımıza bir şekilde devam edebileceğimiz, anılarıyla yaşayabileceğimiz, bazen kızıp/nefret edip başka ilişkilerimizde akıllanabileceğimiz, bir daha mutluluğu nerede aramamız gerektiğini sorgulayabileceğimiz durumlar. Yani bu sevimsiz hadiselerden kısa süreliğine dünyamız başımıza yıkılsa da, hayat devam ediyor bir süre sonra...

Kaybı benliğimizi yok edecek tek şey hafızadır bence. Ben ESOTSM'ı ilk izlediğimde ondan bu kadar etkilenmiştim sanırım. Bir insanı sevmek hafızadır, bir insandan nefret etmek de öyle... Kim olduğumuz, ne istediğimiz, nasıl mutlu olduğumuz, nasıl ağladığımız, kimlerle beraber olmak istediğimiz, çocukluğumuz, annemiz/babamız, işimiz, mesleğimiz... Hepsi hafıza olmazsa olmayacak şeylerdir. Bunun için bu film belki bir insanın başına gelebilecek en korkunç şeylerden birini işliyordu, bunun için bu film bence aşk filmi olmasından öte bir dramdı. Bir şekilde elinden kayan giden hafızan, anılarını, yaşamını, ve benliğini götürür çünkü insanın.

Evet filmde bir şekilde kişiler kendi isteğiyle hafızalarını sildiriyordu. Yıllar yılı psikoloji dünyasında bir çok araştırmacı hafızanın ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışmışlar. Hermann Ebbinghaus'un çılgıncana yaptığı deneylerle alevlenen bu alan sayısız araştırmayla beslenmiş. Hafızayı anlamak adına normal deneklerle yapılan deneylerin aksine bir de hafızanın yokluğunu veya beyin travmasını anlamak için bir şekilde bu durumu yaşayan insanlarla yapılan deneyler ve gözlemler var. İşte size psikoloji ve nöroloji dünyasının en ünlü iki hastası; HM ve Phineas Gage.

Geçtiğimiz sene 82 yaşındayken hayata veda eden HM beynin işleyişini ve

 hafızayı anlamak isteyen araştırmacıların en sevdiği hastalardan biriydi. 9 yaşında geçirdiği bisiklet kazasından beri kurtulamadığı epileptik nöbetlere bir son verilebilmesi umuduyla ameliyat masasına yatan HM'in medial temporal lobları alınmış, ameliyattan sonra epileptik şikayetlerinden kurtulsa da antrograd amnezi dediğimiz hafıza kaybıyla hayatının geri kalanını geçirmeye mahkum olmuştu. Antrograd amnezi travma sonrasında yeni anı oluşturamama durumudur, bkz. Memento. Aynı zamanda HMde az derecede de olsa retrograd amnezi de vardı yani travmadan önceki yaşamının bir kısmını hatırlayamıyordu. Enteresan olan HM'in procedural hafıza dediğimiz daha motor hareketlere bağlı olarak öğrenilen şeyleri unutmamasıydı. Örneğin bisiklete binme, yüzme, vs... HM farkında olmadan bilime çok büyük katkısı dokunmuş ama çok da hüzünlü bir hayat hikayesi olmuş bir adam gördüğünüz gibi...


 
İkinci ünlü vakamız Phineas Gage, demiryolu işçisiymiş. Bir gün 

çalışırken gerçekleşen bir patlamada demir bir çubuk Phineas Gage'in kafatasına saplanmış. Şans eseri (belki de şanssızlık...) hayatta kalan PG'nin beyni tabii ki de hasar almış. HM'den farklı olarak hasar alan bölge demir çubuğun delip geçtiği frontal loblar olmuş PG'de. Bu mucize kurtuluş aslında ilk başta hiçbir şey götürmemiş gibi algılanmış PG'den. Hafızasında HM'inki gibi herhangi bir amneziye rastlanmamış, veya konuşmasında bir problem yokmuş. Ama zamanla insanlar fark etmiş ki kazadan önceki adamla asla aynı insan değilmiş kazadan sonraki. Beyninin frontal bölgesi zarar gören PG doğru-yerinde karar verebilme ve hareket edebilme yetisini bir şekilde kaybetmişti. Günlük yaşamımızda aslında ihtiyaç duyduğumuz sosyal inhibisyon (social inhibition) artık PGde yoktu. Bu da onu birden bire bambaşka bir karaktere, bambaşka bir insana dönüştürmüştü. 

Benlik dediğimiz şey hafızamız olmadan ne derece korunabilir ki? Artık bambaşka bir boyutta tabii ki de beyin ameliyatları ama büyük bir beyin travması geçirmiş ve beyninin belli yerleri hasar almış bir insan ne kadar o eski hali gibi olabilir? Hafızanızın yavaş yavaş elinizden kayıp gitmesi, hayatınızın, anılarınızın bugünlere getirdiklerinizin yok olması nasıl bir duygudur? Ve ESOTSM'de sizce hala ve inatla etkileyici olan şey o büyülü aşk mıdır yoksa bir insanın benliğini yitirmemek için çırpınması mıdır?  

Nisan 15, 2009

Forget Me - Not

Horrace: "So, is three years long enough to get over someone?"
Sawyer: "Absolutely."

23.5 yaşımdayım ben. Ağustos'un sonunda 24. yaşımın herbir gününü tüketmiş olacağım. Ve dünyadaki 25. yılımın günlerini teker teker harcamaya başlayacağım. Yaşlanmak enteresan bir hadise. Zamanla etrafınızdaki insanların değişimine, bazılarının ölümüne, daha da zorlaşan karışan ilişkilere, saçlarınızdaki beyazlara, hiç sonu gelmeyen-değişmeyen dünyasal yalanlara ve bir dolu gereksiz fani olaylara tanık olmak zorunda kalıyorsunuz.

Bugün yaşlanmanın ya da büyümenin en garip cilvelerinden birini yaşadım sanırım. Sizin daha önce hayatınıza bir şekilde giren bir insan evlendi mi? Bugün kendisini deneyimledim gerçekten garip bir duyguymuş.

Bencilce duygularla doldum bu gece niyeyse. Sanki içimdeki 17 yaş halim zıplaya zıplaya "alooo ben burdayım nasıl yani, nasıl evlenirsin sen???" diye bağırıyor. Herkes zamanla her şeyi unutuyor. Zaten unutmasak nasıl yaşayabiliriz ki? Günlerin geçmesi için unutmamız lazım, birilerini, yaşadıklarımızı, sevdiğimiz adamları/kadınları.

Ama bugünün özeti şu:
Unutulmak çok kötüymüş.

Nisan 14, 2009

Let me tell you something

Özleyen var mı beni? Tahmin etmiştim zaten! Neyse, leyleği havada gören kurba evinde oturup blog bile yazamamaktadır. Evde oturduğu zamanlarda kendisini boyunu geçen datalar arasında kaybettiği için yine yazamıyordur. Neyse sebep bu işte, yoksa soğumadım blog işinden, hala buralardayım. 

Öyle bir günde döndüm ki, bugün bir efsanenin doğduğu gün... Nasıl da abartırım ama!!! Bugün benim blogumun doğum günü... İyi ki doğmuş efendim nice yaşlara yeşil kurbaya... Fark ettim ki evde oturmadıkça ben daha fazla uzun yıllar yaşayamayacak bu blog. Hadi bakalım hayırlısı diyelim.

Ben yokken neler oldu köşemizi hızlıca tamamlayalım. Ben yazmazken 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali başladı. Daha önce de yazdım yine yazıcam, korkunç filmlerin her sinemanın 5 ayrı salonunda 2 ay oynadığı bir ülkede Film Festivali sinefiller için tam bir bayram. Kitapçığı aldığımız anda başlayan heyecan 2 hafta boyunca birbirinden harika filmleri izleme keyfiyle katlanıyor. Bir de üstüne sevdiğimiz yönetmenler İstiklal sokaklarını şenlendirince değmeyin keyfimize. Malesef Mersin'deki yemek yeme maratonum dolayısıyla canım ciğerim François Ozon'un Ricky'sine teşrif edişine katılamadım ama onunla aynı şehirde olduğumuzu bilmek bile şahane değil mi? Bir de ben buralarda değilken yine sevgili John Malkovich sinema dersi vermek üzere Pera'ya buyurmuş. Kendisi bir de fal baktırmış sevgili gazeteciklerimizin dediğine göre. Festivalde son 6 gün. Kaçırmayın derim...

Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur mutluluğumuzun dışında bir de Obama teşrif etti ülkemize. Bütün planlarımızı iptal ettirdiler, bizi korkuttular yollar şöyle kapancak böyle kapancak neler neler olucak aman dışarı çıkmayın diye. Bir halt olmadı. Söylediğinden bir gün sonra Istanbul'a gelmesi bütün Pazartesi planlarımızın içine turp sıktı. Salı günü başlarım Obama'ya nidalarıyla kendimi sokağa atmama rağmen hiçbir aksilik yaşamam da enteresandı. Bütün bu önlemlerle bizi korkutan sevgili valilerimiz oysaki bizi 10 Nisan Cuma günü yaratacakları korkunç polis günü trafik kitlenmesine karşı uyarmayı hiç ama hiç akıl edemediler. Ve Pazartesi-Salı beklenen trafik kabusunu Cuma günü bir güzel yaşadık. Neyse Obama'nın adının dışında yine bir Amerikan Başkanı olduğunu gördük nihayetinde. Evet daha sevimli, atletik, kedi seviyor, falan filan... Ama sonuçta ABD'nin başkanı. Değişen bir halt yok yani. Neyse bize ne... Obama gitti arkasından 5 gün kedi konuşuldu. Nasıl bir ülkedeyiz algılayamyorum. O kediyi canlı yayına bile konuk aldılar nerdeyse haber bültenleri. Bu arada Obama'nın gelişi çok enteresan ve yaratıcı habercilik girişimlerine sahne oldu. Bir televizyon kanalcığının sunucusu yüzünü siyaha boyayarak çıktı. ... Yazacaktım ama gücüm yok yazmaya, aferim çok yaratıcısın koçum, aynen böyle devam...

Bu arada 1 Mayıs'ı tatil etme kararı aldılar sonuçta. Heralde daha çok insan gelsin, daha çok insan coplayalım gibi planları var. Olması gereken bir şeydi zaten, dünyanın hemen hemen her yerinde işçi bayramı resmi tatildir zaten. Önemli olan tatil etmek değil bakalım görücez yaşıycaz nelere gebe olacak 1 Mayıs.

Bu arada çok önemli bir şey daha oldu. Bahar geldi! Mis gibi kokuyor ortalık, sıcak yüzümüze vuruyor, güneş gözlüklerimize kavuşmanın sevincini yaşıyoruz, otobüsün hangi tarafına otursam acaba güneşten pişmem hesapları yapıyoruz... Şimdi ben dört gözle Yaz'ı bekliyorum... Denize girip, malak gibi güneşte yatacağım, yaz geceleri fışır fışır dalga sesiyle şarabımı yudumlayacağım, öğlenleri sıcaktan bayılıp içeri girince gözümde kara kara lekelerin belireceği günleri istiyorum. Evet deliyim, yaz çocuğuyum, çok özledim artık deniz yoksunuyum. Yetti artık bu kış ve bahar... Yaz istiyorum ben!