Haziran 21, 2009

to sum up,

Yaşanılan bütün strese, okunulan yüzlerce sayfa makaleye, üstünde uyuya kalınan kitaplara, temmuz güneşinin altında İstanbul'un çeşitli yerlerine doğru arşınlanan yollara, geride bir dolu şeyi bırakıp çekip gitmelere, 10 yıldır kurulan hayellere, iyi-kötü bütün yaşanılanlara, her şeye değdi işte. Bir önceki postu yazdıktan 15 dakika sonra gelen maille öğrendim ki, kabul edildim. 

Bu aralar çok mutluyum... 

Çook!!!

Haziran 18, 2009

Dream until your dream come true!


Sabah uyandığım andan itibaren, karnımdan göğüs kafesime doğru bitmek tükenmek bilmeyen bir ağrı. Sıkışıyorum, nefes alamıyor gibi hissediyorum kendimi, tek çarem derin derin iç çekmek oluyor. Nefes alıyorum, nefes veriyorum, hep dedikleri gibi derin derin yapmaya çalışıyorum ama o kör olası ağrı sıkıştırıyor hep kesik kesik alıyorum nefesleri. Saatler geçsin diye bekliyorum, çayımı içiyorum, kahvemi tüketiyorum... Ellerimdeki titreme kafeinden mi heyecandan mı ayırt edemiyorum. Ve yola çıkıyorum, hep aynı sancı karnımda. 
Beyaz üstüne siyah yazıları olan servisten iniyorum. Etrafıma bakıyorum, evet Boğaz yok ama kenarda bir su birikintisi var. Bununla da yaşayabilirim herhalde diyorum. Yürürken adımlarım titrek, yarım saat içinde neler olucak kestiremiyorum. Gidiyorum yine alıyorum kahvemi, ayılmam rahatlamam lazım. Her içtiğim kahve rahatlamadan çok stres olarak dönüyor bana ama olsun. Elim oyalanıyor en azından. Heyecanlı bekleyiş sırasında bir mesaj gülümsetiyor beni... Kalbimin sıkışmasını hafifletmesi gerekirken iyiden iyiye sıkıştırıyor içimi, sıcak sıcak yayılıyor ruhuma. Telefonu kapatıyorum, ötmesin abuk subuk bir zamanda diye, ve atıyorum adımlarımı o odaya doğru.
Kapıyı çalmamak lazımmış diye duydum ya malum sadece bekliyorum kapıda. Dakikalar geçecek ve ben adımımı o odadan içeri atıcam. Arada tanıdık iki yüz görmenin sevincini yaşıyorum o yabancı koridorlarda. Kapı açılıyor, 'Cansu..' diyor o fikri çok mühim kişi. Giriyorum içeri titrek, avuç içlerim ıslak. Dikdörtgen bir oda, dört sandalye var. Bana önceden biçilen yere oturuyorum, 6 adet göz bana bakıyor sürekli. Sorular soruyorlar, titrek sesimle cevaplamaya çalışıyorum. Sanki kalbimdeki sıkışma gitmiş ama bu sefer daha değişik bir durum söz konusu. Vücudumun her köşesini kasıyorum, çantam kucağımda, bacak bacak üstüne de atmıycam ya garip bir şekle girmişim. Bir birine bakıyorum bir diğerine... Hiç düşünmüyorum konuşurken. Oda o kadar küçük olmasına rağmen enteresan şekilde sıcak değil, ya da ben hissizim. Arka taraftaki cama takılıyor gözüm, güneşlikler niye o kadar asimetrik? Dışardan geçen yeşil minibüslere bakıyorum ara sıra, sonra içimden kendime kızıyorum 'odaklan!' diye. 
Yaklaşık 20-25 dakika geçiyor. Teşekkür ediyorlar, teşekkür ediyorum. Ayağa kalkıyorum, bacakları üzerinde yeni durmaya başlayan at gibiyim, titrek yine. Sırılsıklam olmuşum, bedenim verebileceği bütün tepkileri vermiş bu derece strese. Çıkıyorum kapıdan, iniyorum bahçeye, dilimde tek bir cümle 'en azından bitti...'.

Hala bekliyorum cevabımı, birkaç saat içinde öğrenicem umuyorum ki... Kötü de olabilir iyi de sonuç. Tek bildiğim, en azından bitti.

Haziran 07, 2009

meslek 'adabı'

Kadın nedir? Erkek nedir? İkisinin şu hayatta rol dağılımları nasıldır? Hangi cinsiyet hangi mesleği yapmalıdır? Kadın kısmısı hangi mesleği yaparsa bir yandan çocukları ve ailesiyle ilgilenebilir, azıcık da olsa ailesine para kazandırırken. Bunun zıttı olarak güç simgesi olan erkek, evin direği, eve ekmeği getiren (breadwinner) hangi işleri yaparsa uygun olur, hangisi ağır abi’liğini zedeler, ayıp olur. Bu saçmalıklarla örülü bir toplumda, toplumsal cinsiyetin yankıları çok şiddetli oluyor, bizde olduğu gibi malesef. Biçilen rollere karşı çıkanlar bir şekilde dışlanıyor, susturulmaya çalışılıyor. Bir yerde yoluna taş koyuluyor, ya da büyük abileri ablaları tarafından nazikcene uyarılıyor ‘kardeş vazgeç sen bu sevdadan’ anlayışlılığıyla (!).

Ne kadar okuyup, kafa patlatsam da bu konuyla ilgil kendimce, kızsam da bu topraklarda buram buram hakim olan cinsiyetçilik meselelerine, Amerika’ya ilk gittiğimde gördüğüm kadın yol işçileri, kadın taksi-otobüs şöforleri bir miktar şaşırtmıştı beni. İçimize istemeden yerleştirilen kim ne yapar ne yapamaz kalıpları, bu kalıpların saçmalıkları, büyük bir hiddetle vurmuştu yüzüme. Kendime hem kızmıştım ‘niye şaşırıyorsun, olması gereken bu işte’ diye hem de içim rahatlamıştı en azından dünyanın bazı köşelerinde hala umut var diye.

Niye bu kadar laf salatası derseniz, cinsiyetçiliğin sadece heteroseksüel kişilere yönelik olmadığını ve çok acımasız bir şekilde homoseksüel kişilere de yönelik olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Cinsiyetçi olduğundan daha da çok homofobik olan ülkemizde malesef bolca travesti cinayetleri, ‘bu bir hastalıktır’ diye nutuk atan profesör amcalar, homoseksüel diye işten çıkarılanlar, ve ‘özgürlük dediysek... eşcinsellere de mi hak vereceğiz yahu, keh keh keh...’ diyen ne idüğü belirsiz siyaset kişileri mevcut. -meli/-malı sevdalısı ve kalıpların kölesi olan bir halk olduğumuz için malesef pek de olumlu bir gidişatımız da söz konusu değil bir şeyleri değiştirmek yönünde.

Geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen eşcinsel hakem olayını çok iyi hatırlıyoruz sanırım hepimiz. Hakemlik yapamazmış çünkü eşcinselmiş. Hakemlik yapamazmış çünkü askerlik yapmamış. Hakemlik yapamazmış çünkü o kadar erkek (11 bir yerde - 11 bir yerde etti 22 koşan bunlara sadece e bir de kulübesi var yan hakemleri var, hatta taraftarların da çoğunun erkek olduğunu düşünürseniz ohhooo) arasında eşcinsel biri objektif olamazmış!

En çok sonuncuya takıldım tahmin edersiniz ki. O zaman heteroseksüel bir erkek kadın voleybol takımı maçının hakemi olmamalı? Ya da tenis turnuvasında kadınlara kadın hakem olmalı. Hele hele yüzme oldu mu söz konusu aman akıllara zarar mutlaka kadın olmalı. Ya da tam tersi erkek basketbol maçında kadın hakem de olmamalı. Hatta kadın antrenör de olmamalı. Kadın takımlarında da erkek antrenör olmamalı. Akıldır bu kayar kardeşim. Mazallah objektif olamazlar, cinsel dürtüleriyle hareket ederler. Hatta ve hatta işyerlerinde de bundan sonra kadın-erkek ayrılmalı. Düşünsenize heteroseksüel kadın bir patron erkek çalışanına nasıl objektif davranabilir. Dünyada görülmemiş böyle bir şey! Üniversitelerde de erkek profesörlerin derslerini erkek öğrencler, kadın profesörlerin derslerini de kadın öğrenciler alabilsin sadece. Malum objektiflik zedelenmesin. 

Çünkü biz insanlar bu kadar binlerce yılı kat ettik ama hala en ilkel duygularımızla yaşıyoruz. Çünkü biz insanlar sokakta gördüğümüz, ya da beraber çalıştığımız her karşıt cinsin üstüne atlama potansiyeli olan varlıklarız.

Moderniz ya biz çokça, geliştik ya ileri bir derecede, eğitildik ya tekdüze değil çok yönlü...

İşte ondan bütün bu saçmalıklar.

bullshit!

Haziran 03, 2009

hep yalnızlık var sonunda - yalnızlık ömür boyu

Bugün yine hastanedeydim ve hala düşündükçe içimi acıtan bir olaya şahit oldum. Yanımızda bir teyze ve oğlu oturuyordu, yoğun bakımdan doktor çıktı ve onlara doğru yöneldi. Her şeyi denedik ama olmadı, başınız sağolsun dedi. O an teyze durdu, oğlu sırtını sıvazladı, başımız sağolsun dedi... Teyze bir anlık şoktan sonra yılların buruşturduğu ellerini yüzüne kapayıp sessiz sessiz ağladı. İçim acıdı, zaten sulugöz tabiatlı ben oturdum ağladım o anda. Kimbilir kaç küsür yılını paylaştığın, her gece nefes alışını dinleyerek uyuduğun, en ufak hareketini bile tahmin edebileceğin insanı kaybetmek nasıl bir duygudur ki? O teyze o anda ölen kocasına mı, yıllardır alıştığı insanın yokluğuna mı, yoksa geriye kalan kocaman yalnızlığına mı, ya da hepsine birden mi ağlıyordu acaba?

Yok karar verdim, evlilik zararlı bir durum... 

Eninde sonunda acıyor canın.

Have you tried turning it off and on again?

Şu aralar twitter denemelerindeyim. Bir ara büyük bir merakla hesabımı açtım, ama keyif alamadığım için yazmadım. Sonra birden aklıma geldi 'benim bir twitter account'um vardı!' şeklinde ve tekrardan bir şeyler yazmaya ittim kendimi oraya. Pek keyif almıyorum sanki. Bana öyle geliyor ki endüstriyel dünyada hiçbir şeye vakit bulamayan bizler için üretilmiş bir kısa yol twitter. Blog yazmaya vaktim yok, ama bir şekilde sesimi duyurmayı, yazmayı, sanal dünyada bana ait bir parça olması hissini yaşamayı seviyorum = o zaman twitter kullanayim gibi bir şey. Hayatımda var olan, kimseyi hiç ama hiç ilgilendirmeyen ıvır zıvır detaylarla dolu bir sayfam olsun isteği bir nevi. Örneğin; televizyon karşısında muz yeme! Kime ne kardeşim nerde yersen ye muzunu ama yok illa duymalı insanlar bizi, çünkü en yakınlarımız bile dinlemiyor artık bizi, bir yere yazmalı birilerine anlatmalıyız bir şeyleri. Bazen en ufak detay bile önemlidir ya insan hayatında, bundan seneler sonra açıp şu sayfaları, 'aaa ben o gün muz yemiştim öyle ya!' diyebilmeliyiz belki de. İşte bunun gibi abuk gubik sebeplerden dolayı yeşil kurbanın twitter sayfası sanal alemi meşgul etmeye açılmış bulunmakta.

Abim askerden geldi geçtiğimiz haftalarda. Ben de o gelir gelmez önüne yokluğunda bozulan, sapıtan, dilini çözemediğim, çözmeye de pek heveslenmediğim elektronik aletleri koydum. En başta en önemli parça, emektar bilgisayarım vardı. Yaklaşık 1 buçuk ay önce kendisi açılmamaya yemin etmişti, sevgili O.nun söylediği üzere ana kartı yanmıştı ve ben ayvayı yemiştim. Abim bilgisayarı, evirdi çevirdi (gerçek anlamda tersini çevirdi) pilini çıkardı bişi yaptı taktı. Ve o da ne!! Bilgisayarım ayakları üzerinde durmaya yeni başlamış tay gibi zıplayarak, hevesli hevesli çalıştı! Neymiş efendim statik elektrik yüklenmesi olmuş, pilinin demirlerini pıt pıtlamam lazımmış. Yok artık Lebron James demek istedim ona o anda. Yani benim anlamadığım bir şekilde iletişim mi kuruyor bu adam bilgisayarla, bilmediğim özel bir dil mi konuşuyorlar aralarında, nerden geldi aklına bu pıt pıtlama eylemi, vahiy mi indi orasını bilemiycem... Sonradan da 10 fotoğraftan fazla fotoğraf çekememeye yemin etmiş abuk fotoğraf makinemin subuk xd kartına el attı. Önce otoriter bir modda ve 'bıktım senden' tonunda bir sesle git fotoğrafların hepsini aktar dedi. Verilen emir yerine getirilince bir tuşla bana aylardır duymak istediğim müjdeyi verdi; 218 fotoğraf çekebilirsin bu çözünürlükte. Peki ne yaptın be mubarek? Format atmışmış, fotoğraf makinesinin hafızasında görünmeyen fotoğraflar kalmışmış... Ben niye bilmiyorum bunları? Biz kardeş değil miyiz? Aynı sütten içip, aynı yemekten yemedik mi? Farkımız ne? 

Neyse onu benden 5 ay ayrı koyanlara sitemim büyük. Hiçbir zaman elektronik yaratıkların dilinden onun gibi konuşamayacağım için ona ihtiyacım sonsuz. Aptal bilgisayar servislerine para yedirmeden önce abim gibi bir tip bulun etrafınızda ve ona götürün sorunlu aletleri, size tavsiyem... 

Hoşgelmiş!