Eylül 19, 2009

“Every science is a function of the psyche, and all knowledge is rooted in it.The psyche is the greatest of all cosmic wonders.”*

Burçlara inanır mısınız? Bu sorunun cevabını vermek hep zor oldu benim için. Hiçbir zaman 'günlük astrolojik fal' tadındaki şeylere inanmadım. Sıkıntıdan okuduğum, sonra bir taraflarımla güldüğüm şeyler oldu onlar. Ama burçların özellikleri, yıldız haritası, vs. gibi şeylere karşı hep garip bir zaafım oldu. Kitap kitap teori okumuş bir insan olmama rağmen; insan doğası - gelişimi - ruh durumu, vs. ile ilgili içimden garip bir ses 'heh bu aslan burcu da ondan' da demeye devam eder benim. Sonra da kendimi rahatlatırım biraz burçlar da tamamen 'bullshit' olmayabilir sonuçta insanın doğduğu gün, ay, yıl, lokasyon biyolojik saatini etkiliyor ya hani! diye... Tabi ki de şöyle bir iddam asla olamaz; 'her aynı burcun mensupları aynı karakteristik özellikleri gösterir' diye. Tabii ki de böyle bir şey yok.  Gelişimsel süreçler, genetik faktörler, zeitgeist durumları... Bunlar yadsınamayacak en önemli şeyler, ve bunlar varken burç genellemesi yapmak iki kelimeyle açıklanabilir: Çok Komik! Ama... Ama bir şekilde, tutan bir şeyler var burda.

Aslında baktığınızda başak burcu kadını denilen sınıflandırmayı okuduğunuzda, evet o benim! 

"Basak'lar genelde minyon insanlardir. Ama adelelilerdir ve narin görünüslerinden umulmayacak kadar güçlüdürler." Eh bu konuda görünen köy kılavuz istemez diyebiliriz. Eskiden beri benim boyutlarımda bir insanın o derece güçlü yumruk nasıl atabildiğini tartışır arkadaşlarım. Evet, açıkçası biraz güçlüyüm.

"Tipik bir Basak'ta ilk dikkatinizi çeken sey, kesinlikle kafasinda çözmeye çalistigi ciddi bir problem oldugu izlenimidir." Çok alışık olduğum bir şeydir, yeni tanıştığım insanların 'noldu keyfin mi yok??' diye sorması. Zordur benim saniyesinde bir insana ısınmam, hemen muhabbetin en içine dalmam. Kısa da olsa bir sessiz kalma ve inceleme sürem vardır.

"Başakların kutsal kitabı takvimleridir. Buna en önemsiz anları bile işaretleyeceklerdir." Buna diyebilecek hiçbir şeyim yok, Eylül ayından 2010 ajandamı nerden alacağımı düşünen bir insanım, en yakın arkadaşlarına, annesine sadece düzenlesinler programlarını diye ajanda alan, bir insanım. O olmadan benim bir yılım tam olmaz!

"Başak insanları gençken bile parti çılgını değildirler." Çok düşünmüştüm I'm not a party girl başlıklı bir yazı yazmayı, bir türlü kısmet olmamıştı. Bu vesileyle söyliyim bari.

ekşi sözlük'ten #10322264: "aşırı titiz diye bi laf söylenir başak burcu kadınları için ve bu laf genelde çok derli toplu gibi algılanır. oysaki bu titizlik daha çok gereksiz takıntı olarak algılanmalıdır. mesela bi kere sağ ayağına giydiği çorabı sol ayaklarına asla giymezler. baş parmakları iz yapar çünkü. veya odalarının çok düzgün olması beklenen başak burcu kadınları son derece dağınık olabilir. ... mutfak ve banyo dışında ev harabe gibi olabilir. ama lavaboda tek tel saç veya tek bir leke bulunmaz. evlerini kendileri dışında kimsenin dağıtmasına katlanamazlar. ..." İşte bayıldığım bir yorum. Titiz midir başak burcu sorusuna süper bir yanıt. Titizlik değil uyuzluk sanırım benimki. Mesela kahvaltı benim için işkencedir. Her sabah kalıptan kendim için yeni yıkadığım beyaz peynirimi çıkarmam lazımdır mesela, ya da başka bir yiyecek maddesine değmiş bir bıçağın benim tabağımda duran bir şeye değmesi halinde imkanı yoktur onu yememin, pis olduğunu düşündüğüm bir yere değdiğimde elimi en az 10 kere yıkarım ben. Ama dolabıma gelin bakın, fare girse kaybolur. Dağınıklığım odamdadır sadece, mesela mutfağı ben toplamadığım sürece temiz ve toplu olduğuna inanamam. Bazen abimin yıkadığı şeyleri arkasından ikinci kez yıkarım. Kesinlikle ben titiz değil, uyuzum.

"Başak insanlarının en iyi yaptığı şey başkalarının hayatlarını da düzene sokmaktır denebilir." Zamanında bir psikoloğun asistanlığını yapmıştım yine, ve beni yanında tutma sebebi başak burcu olmamdı. Evet, her türlü maddi-manevi düzene sokma işleminiz itinayla yapılır.

"Onlara aşık olan çoktur genellikle ama onlar kolay seçebilen tipler değillerdir. Ancak seçimlerini yaptıklarında buna sadık kalır ve o erkeği her bakımdan mutlu etmeye çalışırlar. Başak kadını dürüst ve açık sözlüdür, bu yüzden karşısındaki erkekten de aynı türden bir davranış bekler, kendinden bir şeyler gizlendiği hissine kapıldığında da o erkeğe artık bir daha güvenmez. Yani onun güvenini geri kazanmak imkansız değilse bile hakikaten çok zordur." Hep soru işaretleri vardır aşk hayatımda. Çok zordur o insanı hayatıma almam. En ufak şey beni rahatsız eder, iter, soğutur, mantıksız bir yan buldurur bana. Güven ise, bir kere gitti mi... Bekleyin de gelsin geri...

"Başak kadını dostluğa ve arkadaşlığa da önem verir. Çevresi daima insanlarla çevrilidir. Yalnızlığı sevmez. Ayrıca eşsiz konuşma yeteneği ve zekice sözleri sayesinde insanları kendine bağlamayı bilir. Zaman zaman eleştirel olabilmesine rağmen insanları olduğu gibi kabul eder." Yalnızlık, bana göre değil.

"Bu kadınla buluşacağınız günler kendinize çok itina edin. Onunla buluşacağınız gün tertemiz ve şık olmalısınız. Gerekiyorsa iki defa traş olun. Şık fakat gösterişli olmayan kılıklar tercih edin. Düğmeniz kopmuşsa, size bakan kimse olmadığı için acıyacağını da sanmayın. Tam aksine o size sinirlenecektir. Böyle küçük şeyler onun için önemlidir. Çünkü bu kadın daima teferruat üzerinde durur. Bir şeyin mükemmel olabilmesi için teferruat şarttır." Dedim ya, ufak tefek ayrıntılar... Sonuçta bir bütünün parçası onlar da! Şıklıktan çok, gösterilen özendir heralde önemli olan benim için...

"Aslında utangaç biri olduğu doğrudur. Başak kadinlari ateşli, atak konuşmalar yapmak için sabun kutularının üstüne tırmanmazlar. Sarhoşken araba kullanmaktan tutuklanmazlar." Belli duvarlarım vardır, bazen tırmanmaya çalıştığım ama genelde aşmadığım. Sıkıcı bir tip olabilirim belki bazen, ama bu durum altta sürekli işleyen mantık mekanizmamla ilgili herhalde. 


"Özür dilemeye gelince, az ve öz olun. Başağı hiç kimse kolay aldatamaz. Fesatlığı yoktur ama kesinlikle de aptal değildir. Çoğu zaman nasıl olsa o haklı çıkacak, siz de düş kırıklığına uğrayacaksınız. Onu normal haline döndürürseniz, gene o enfes tatlı kız olacak, siz de kimin kazanıp kimin kaybettiğine aldırmayacaksınız bile." Çok çabuk unuturum kötü şeyleri. En yakın arkadaşıma erkek arkadaşımla ettiğim kavgayı anlatmak bile çiledir benim için. Çünkü gerçekten hatırlamam. Terapiye başladığımda da dediğim ilk şeydi 'ben çok güzel dinlerim, ama galiba biraz anlatma özürlüyüm...'


Oluyor işte. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bu burç özellikleri bir yerden tutuyor. Niye sardın gece gece derseniz burçlara inanmaya ihtiyacım var. Çünkü şu anda yıldız haritasından başka hiçbir şey onun hareketlerini açıklamıyor, açıklamaya yetmiyor. Oturdum aradım, taradım. Ne koca psikoloji tarihinde buldum ona göre bir teori, ne de kendi kişisel tarihimde. En mantıklı açıklamayı burçlarda buldum. Onun için şu anda kendimi burçlara inandırma turlarındayım.


Diyor ki onun burcu; "Çevresinde kendi ördüğü tuğladan bir duvar vardır. Utangaç, ama güçlü ve çetindir. Karşı cins önünde her zaman biraz tedirgin olduklarından, bazen hoş olmayan durumlar karşısında acemice imalarda bulunur, beceriksizce kinayeler yaparlar. Bütün bunlar utangaçlıklarını ve daha atak insanların aşırı ihtiraslarına karşı duydukları merakı gizlemek içindir. Aşk yaşamak isterler ancak bu istemi sürekli ertelemekte bir sakınca görmezler. Duygularını göstermekte pek bir beceriksizlerdir..."


Evet sebebi bu olmalı. Başka yolu yok...


* Carl Gustav Jung

görsel: http://more-astrology-services.com/

Eylül 16, 2009

todo juguete tiene derecho a romperse*

Dedim ya o ciddiyet bende yok. Aylardır uğramadım buralara, çok boş ve çok kendimle dolu bir süreç geçirdim sanırım. Başıma gelecekleri bilir gibi, bir nefes almak istedim elimde olan son şansla. Ve bu eylemsel olarak boş olan zamanımda tek sıfatım "aşık"tı. Benim için aşk hep yaz oldu, yaz hep aşk koktu. Bu yıl da diğerlerinden farksız olarak, başka hiçbir şey düşünmedim. İçimden tek bir kelime yazmak gelmedi bile! Ve döndüm, gerçek hayata... Kendimi yemyeşil bir kampüste, okumam gereken milyonlarca sayfa arasında buldum. Klinisyen olmaya giden ufacık titrek adımlarım en engebeli zeminde şimdi. Okumalıyım, okumalıyım, okumalıyım... 

Ama bir yandan da taşınmalıyım! Odamda kocaman kocaman koliler var, bir süre onlarla yaşamaya alışma durumundayım. Bilirim ben malum göçebe yaşamayı, çok yabancı olduğum bir hadise değil kendisi. Ama işte yine de, bir an önce bitsin gitsin istiyorum. Fark ettim ki taşınmak aslında hem maddesel hem de ruhsal bir detoksa sürüklüyormuş sizi. Kıyamadığınız için odanızın/evinizin bir köşesine sakladığınız, normal günde aklınıza gelip çıkarmadığınız şeylere mecburen de olsa uzanmaya. Elinize geçen o hatıra parçacıklarıyla ne yapacağınız size kalmış... Benim seçimim bir çoğunu ait oldukları geçmişe gömmek, sadece hafızamın bulanık sularında yaşamalarına izin vermek ve geri kalan azınlığı yani "kıyamadıklarımı" bir torbaya koyup, tamamen vazgeçmeye hazır oluncaya kadar güvenli bir sığınakta, Ö.'de saklamak oldu...

Ve kocaman bir koli hazırladım, içine en temel hatıralarımı koydum. Mesela uğruna kuzenimle büyük kavgalar ettiğim sarı saçlı Damla bebeğimi, sıcak bir Türkbükü gecesinde yüzümü gülümseten hediyem/abimin deyimiyle "sucks to be you" ördeğimi, kırmızı saçlı/kocaman kafalı/dondurmalı Yağmur bebeğimi, minik Eeyore oyuncaklarımı, ayıcıklarımı, ve bir dolu çocukluk anımı koyduğum bir koli... Yeni evime girmeyecek onlar, şu anda değerlerini benden daha iyi bilecek minik insanların kucaklarına gidecek olan... Hala vazgeçemediklerim var oyuncaklarım arasında tabii ki, onlar o koliyle hiç girmedi. Örneğin babamın ben bebekken İngiltere'den getirdiği şempanze anne ve bebeği, büyük Eeyore'larımı, ve pek sevgili Elmo'mu kendime - içimde mutsuz olduğum gecelerde cozy bir oyuncağa sarılmak isteyen çocuğa sakladım. 

Oyuncak denilen şeyin çok önemli bir husus olduğunu düşünüyorum ben. İster en afilli yanar dönerli oyuncaklar olsun, ister bezden dikilmiş bir bebek olsun... Oyuncaklar en güzel anılarımızı ve o zamanki en büyük sırlarımızı paylaştığımız - kim olduğumuzu etkileyen çok önemli yol arkadaşlarımız aslında... Ve onlardan ayrılmak da biraz zor sanki... Ondan yazdım bu yazıyı, şu anda bir kolinin içinde yeni yüzler görmeyi bekleyen, ama yıllarca kucağımda olmasa da dolabımın üstünde durup adım adım her anıma tanıklık yapmış oyuncaklarıma birkaç satır yazmak istedim sanırım... 

Hacıhüsrev'deki çalışmada çocuklarla Oyuncak Müzesi'ne gitmiştik. Sunay Akın'da müzedeydi o gün ve bizim çocuklarla kendine has - o heyecanlı üslubuyla sohbet etmişti seminer salonunda. Ve aşağı yukarı şöyle bir şey demişti: "Fakir çocuk, zengin çocuktan daha yaratıcıdır aslında, daha şanslıdır bir anlamda. Zengin çocuk babasının ona aldığı sallanan atına biner, fakir çocuk bir sopadan at yapar...

Dedim ya ister Bratz olsun ister bez bebek, ister uzaktan kumandalı helikopter olsun ister dedemizin yaptığı uçurtma... Önemli olan ne hissettirdiği, ve hayatımızın pamuk şeker günlerindeki o en temel yeri...


her oyuncağın kırılmaya (bozulmaya) hakkı vardır. (Antonia Porchia)