Şubat 24, 2011

consider me a satelite for ever orbiting. I knew all the rules but the rules did not know me, guaranteed...

Yazmak hep bir yarayı iyileştirmek içinmiş sanki. Tıpkı sarı sıralarda otururken tuttuğum günlüklerin hep buhranlı zamanlarda sayfalarını doldurmam gibi. O zaman kendimce bana büyük gelen acıları dökmem içinmiş o sayfalar. Rengarenk kalemler kullanırdım o zaman, bazıları kokardı bile. Şimdi bütün kalemlerim simsiyah, sanki en iyi onlar anlatan...

Büyüyünce anladım sanırım. Bazen o kadar ama o kadar çok acırmış ki yara... Hissiz olurmuş. O zaman da tükenirmiş meğer kelimeler. Çünkü bir kapı kapanırmış, içerilerde bir yerde. O kapıdan çıkarmazmışsın hiçbir şeyi dışarı. Ve sokmazmışsın dışardan hiçbir şeyi içeriye.

Çünkü kapanmış o kapı bir fırtınada. Bir müddet kapalı tutmuşun girmesin içeri toz toprak diye. Ve sen tam, "heh şimdi aralıyorum" derken, biri yine çarpmış gitmiş o kapıyı... İşte o zaman kelimeler de susmuş, iyileşmek için yazmaktan vazgeçmişin çünkü artık iyileşmesini bekleyeceğin bir yaran olduğunu bile fark etmez olmuşun. Dünyaya küsmüşün.

Ama o kapı... En ufak meltemle aralanmaya hazır yine... Ve ben yine yazıyorum.

Şubat 22, 2011

Siz hiç,

12 yaşında 26 adamın tecavüzüne uğradınız mı?
Ve sizi koruması gereken adalet o pis adamları korudu mu?
Bir de üstüne üstlük bu olayı sanki siz kışkırtmışsınız ya da en azından karşı koymamış ve belki zevk bile almışınız gibi bir argüman üretilip diğerlerinin "masumiyeti" idda edildi mi?

Bir saniye bile olsa N nokta Ç nokta olmayı düşünün. Düşüncesi bile ağır değil mi?
Ne kadar saçma bir memlekette yaşıyoruz.
"Buralardan gidecem!" hezeyanlarım tam da bu gibi olaylarda ortaya çıkıyor işte.

Böyle adaletin de taa Nokta Nokta Nokta!

Şubat 21, 2011

Bu yazıyla gönderiyorum seni, çoktan gitmiş olsan da..

Ben vedalarda iyi değilimdir. Çok kolay hoşçakal derim ama çok zor ayrılırım. Zor vedalaşırım, zor son kez sarılır yollarım. O kadar yarım yamalak hoşçakal derim ki aslında içimde hiç göndermem kimseyi. Seninle de öyle oldu sanırım. Sana hoşçakal dedim ama seni gönderemedim. Bugün bir yıl oldu, bir yıldır buralarda değilsin ve ben şu anda gecikmiş bir vedalaşma yazısı yazıyorum sana.

Aylarca kendimi kapattıran neydi dış dünyaya bilmediğim gibi şu anda açılmamı sağlayan ne onu da bilmiyorum. Bir yıl gibi net bir sürenin geçmiş olması mı, yoksa artık her seni anımsatan detayda kendi kendime söylediklerimin çok gelmesi mi, yoksa yoksa, içimde bir yerlerde cidden vedalaşmaya hazır hissetmem mi bilmiyorum.

Terapide de sonlandırma yaparken süreç gözden geçirilir ya... Belki vedalaşmada da düşünmek lazım olanları bitenleri. Anlar var, beynime kazınan güzel anlar. Bir tanesinde gözünde güneş gözlüğün var, bana doğru bakıyorsun, bana bakıyorsun ve gülümsüyorsun beni dinlerken. Bir tanesinde dik bir yokuştan iniyoruz ayağımda topuklu, uzatıyorsun elini düşmiyim diye. Bir tanesinde alnıma bir şekilde bulaşan ruju siliyorsun ellerinle. Bir tanesinde karnın ağrıyor, kollarını kavuşturup karnında eğiliyorsun. Bir tanesinde sigaranı yakmış, üst kattan bana bakıyorsun. Bir tanesinde saçlarıma dokunuyorsun Trivial Pursuit oynarken hem de. Bir sürü an parçası var hatıramda, tutunup yaşadığım.

Bir de kötü anlar var elbet. Arabada "gidicem ben" dediğin belki de en kötüsü aralarında. O çalmayan telefonu beklemek en sancılısı belki. Ve en kabullenilmezi "veda etmeye aradım" demen. Ama benim huyum bu, vedalaşmam ya, ondan kötüleri de hiç hatırlamam. Hep güzel anları hatırlarım, hep güzel anlarla taşırım o insanı. Onun içindir zorluğu o insandan vazgeçmemin. Onun bana kötü davranmış bir insan olduğunu da kabul etmek gerekir çünkü bu vazgeçiş için.

Ben sen hiç gitmezsin sanmıştım. En zamansız giden sen oldun. Ben seninle de vedalaşamadım. Ta ki bugüne kadar. Tek bir şey istiycem senden, nolur geri dönme.