Eylül 16, 2009

todo juguete tiene derecho a romperse*

Dedim ya o ciddiyet bende yok. Aylardır uğramadım buralara, çok boş ve çok kendimle dolu bir süreç geçirdim sanırım. Başıma gelecekleri bilir gibi, bir nefes almak istedim elimde olan son şansla. Ve bu eylemsel olarak boş olan zamanımda tek sıfatım "aşık"tı. Benim için aşk hep yaz oldu, yaz hep aşk koktu. Bu yıl da diğerlerinden farksız olarak, başka hiçbir şey düşünmedim. İçimden tek bir kelime yazmak gelmedi bile! Ve döndüm, gerçek hayata... Kendimi yemyeşil bir kampüste, okumam gereken milyonlarca sayfa arasında buldum. Klinisyen olmaya giden ufacık titrek adımlarım en engebeli zeminde şimdi. Okumalıyım, okumalıyım, okumalıyım... 

Ama bir yandan da taşınmalıyım! Odamda kocaman kocaman koliler var, bir süre onlarla yaşamaya alışma durumundayım. Bilirim ben malum göçebe yaşamayı, çok yabancı olduğum bir hadise değil kendisi. Ama işte yine de, bir an önce bitsin gitsin istiyorum. Fark ettim ki taşınmak aslında hem maddesel hem de ruhsal bir detoksa sürüklüyormuş sizi. Kıyamadığınız için odanızın/evinizin bir köşesine sakladığınız, normal günde aklınıza gelip çıkarmadığınız şeylere mecburen de olsa uzanmaya. Elinize geçen o hatıra parçacıklarıyla ne yapacağınız size kalmış... Benim seçimim bir çoğunu ait oldukları geçmişe gömmek, sadece hafızamın bulanık sularında yaşamalarına izin vermek ve geri kalan azınlığı yani "kıyamadıklarımı" bir torbaya koyup, tamamen vazgeçmeye hazır oluncaya kadar güvenli bir sığınakta, Ö.'de saklamak oldu...

Ve kocaman bir koli hazırladım, içine en temel hatıralarımı koydum. Mesela uğruna kuzenimle büyük kavgalar ettiğim sarı saçlı Damla bebeğimi, sıcak bir Türkbükü gecesinde yüzümü gülümseten hediyem/abimin deyimiyle "sucks to be you" ördeğimi, kırmızı saçlı/kocaman kafalı/dondurmalı Yağmur bebeğimi, minik Eeyore oyuncaklarımı, ayıcıklarımı, ve bir dolu çocukluk anımı koyduğum bir koli... Yeni evime girmeyecek onlar, şu anda değerlerini benden daha iyi bilecek minik insanların kucaklarına gidecek olan... Hala vazgeçemediklerim var oyuncaklarım arasında tabii ki, onlar o koliyle hiç girmedi. Örneğin babamın ben bebekken İngiltere'den getirdiği şempanze anne ve bebeği, büyük Eeyore'larımı, ve pek sevgili Elmo'mu kendime - içimde mutsuz olduğum gecelerde cozy bir oyuncağa sarılmak isteyen çocuğa sakladım. 

Oyuncak denilen şeyin çok önemli bir husus olduğunu düşünüyorum ben. İster en afilli yanar dönerli oyuncaklar olsun, ister bezden dikilmiş bir bebek olsun... Oyuncaklar en güzel anılarımızı ve o zamanki en büyük sırlarımızı paylaştığımız - kim olduğumuzu etkileyen çok önemli yol arkadaşlarımız aslında... Ve onlardan ayrılmak da biraz zor sanki... Ondan yazdım bu yazıyı, şu anda bir kolinin içinde yeni yüzler görmeyi bekleyen, ama yıllarca kucağımda olmasa da dolabımın üstünde durup adım adım her anıma tanıklık yapmış oyuncaklarıma birkaç satır yazmak istedim sanırım... 

Hacıhüsrev'deki çalışmada çocuklarla Oyuncak Müzesi'ne gitmiştik. Sunay Akın'da müzedeydi o gün ve bizim çocuklarla kendine has - o heyecanlı üslubuyla sohbet etmişti seminer salonunda. Ve aşağı yukarı şöyle bir şey demişti: "Fakir çocuk, zengin çocuktan daha yaratıcıdır aslında, daha şanslıdır bir anlamda. Zengin çocuk babasının ona aldığı sallanan atına biner, fakir çocuk bir sopadan at yapar...

Dedim ya ister Bratz olsun ister bez bebek, ister uzaktan kumandalı helikopter olsun ister dedemizin yaptığı uçurtma... Önemli olan ne hissettirdiği, ve hayatımızın pamuk şeker günlerindeki o en temel yeri...


her oyuncağın kırılmaya (bozulmaya) hakkı vardır. (Antonia Porchia)

2 yorum:

balıkkraker dedi ki...

okumayı özlemişim seni, hoşgeldiin :)

Yesil Kurba dedi ki...

ben de yazmayı özlemişim krakerim, teşekkürler :)