Eylül 30, 2008

Potpori yaptım bugün size, alır mıydınız?

Bugün evim gibi darmadağınık kafamla huzurlarınızdayım. İşte bu darmadağınık kafanın ürünü olarak size kafamı bölük pörçük bir şekilde meşgul eden konuları sıralıycam. Belki oturup kassam hepsinden ayrı bir post çıkarır, zengin gösterirdim ama bu yolu seçtim. Herhangi bir önem sırası gözetilmeden-birinci pörçük haricinde- bir şeyler karalıycam. Buyurun burdan yiyin, afiyet olsun.
Kuşlar mutluluk getirir: Sevgili kuş N. bugün bana bir mail aracılığıyla sabah gazetesini okuduktan sonra, yazılarımın sabah çayıyla pek de iyi gittiğini söyledi, sanki benimle konuşuyormuş gibi hisettiğini söyledi. Hatta yeni post görmediği zamanlar asabileştiğini iddia etti. Bu durum karşısında gaza gelinip eve gelinir gelinmez post yazmaya koyunuldu, zira çayımın şekeri durumunun İstanbul'un bir köşesinde vuku buluyor olması çok sevindirdi yeşil kurba'yı. Teşekkürler kuş nasıl mutlu oldum bir bilsen zırvalarımın sabah sabah hazımsızlık nedeni değil de işten kaytarma yolu olduğunu duyunca.
Bira: İlk-toy-gençlik yıllarından bir ülke kursak (nasıl yaparız ben de bilmiyorum) milli içeceği bira olurdu. İçkinin sorun edilmediği bir ailede büyüyen bir insan olarak-iyi kötü tartışılabilir- birayla daha 12-13 yaşlarımdayken tanıştım. Bir halta benzemese de arkadaş ortamlarının daimi yoldaşı, içtikten sonra şişesiyle müzik yapabildiğiniz ya da şişe çevirmece oynayabildiğiniz çok yönlü meşrubat, yazın sıcak havada, deniz kenarında patates eşliğinde pek de leziz giden içecek... Artık ben bu dünyevi yaratığı içemiyorum! Çok gerginim! Bu gerçekle Amerika'ya gelmeden bir hafta önce tanıştığım için İstanbul'da acısını çok çekmedim. Burda da son derece kenarımın köşesi modunda Türkiye'ye göre çok ucuz olan şarapları, margaritaları ve sangriaları tükettiğim için yine farkına varmadım bu eksikliğin. Ama sorarım size, İstanbul'a dönüp, canım kuzu sarması arkadaşlarımla toplaştığımda, İstiklal'e gidip Nevizade'de boş bir mekan seçip oturduğumuzda, herkes bira içerken ben ne halt edeceğim? Onların buz gibi biralarına bakıp, üstünde gubidik bir şemsiye ya da kadın vücudu karıştırıcı olan bir de üstüne deli gibi para bayıldığım votkamı/Mojitomu/ya da herhangi bir asitsiz alkolü mü tüketicem. Yoksa kırmızı bir burna sahip olana kadar şarap şişelerinin dibini mi getircem? Sorarım size ben ucuza bira içmeden nasıl eğlenicem? NOT: Dikkat feci bir mübalağ içerdi son cümle.
Parmak arası terlik: Daha mezun olmamış bir okulluyken, sınıfları doldururken, özellikle bahar aylarında baskın yapan sevgili exchange öğrencileri ayırmak hiç de zor olmazdı. Bakarsın ayaklarına eğer terlik varsa güneşi tepede, soğuğu yerinde nisan gününde anlarsın ki o kişi exchange'dir. Geldim, gördüm, yerinde inceledim. Evet bu insanlar çılgın. Benim bu çılgın şahsiyetlere gitmeden demek istediğim: Burası ne San Fransisco, ne Florida efendi. Burası bildiğin Atlantik, Kuzey buz denizinin kenarı, New Hampshire. Soğuk burası kardeşim. Nasıl şıpır şıpır yağmurda parmak arası terlikle okula geliyorsun. Nasıl bir zihniyetsin? Cırcır olmuyor musun? Ve lise sondaki sevgili dünya tatlısı tarih öğretmenimin kulaklarını çınlatarak: çocuğunuz olmayacak ileride, hiçbirinizin çocuğu olmayacak bu gidişle...
Burnum: Ben şu hayatta göz-burun-boğaz'dan çektiğim kadar çekmedim bir şeyden. Burnumu tamamen yerinden çıkarttırsam, yeni bir tane sipariş ettirip yerine kondursam hoş olmaz mıydı? Hazır masraf etmiş yenisini almışken birazcık daha küçük, şekilli bir şey olsun isterim tabi. Hayır yanlış anlamayın, derdim burnumun şekliyle değil, kenarımın-asilzadesi burun kemerimden çok memnunum. Sorunum alerji ve sinüzit. Kendileri dönüşümlü olarak hayatımı dar etmeyi amaç edinmişler, rahat bırakmıyorlar beni. Sürekli beni rahatsız eden alerjim yerini dün gece beni yatakta bir o yana bir bu yana yatama şaşkın nidalarıyla çaresiz kılan sinüzite bıraktı. Bıktım artık resmen, çocukluğuma dönüp tozlu raflarda uyumak istiyorum annemin bana sunduğu hijyenik ortamın tersine, kurtulmak istiyorum bu zıkkım alerjiden de, sinüzitten de.
Evim: Evim dediğim 'şu' alan çok dağınık. İki bavul pek de geniş olmayan kullanım alanımın ortasında park etmiş durumda, içlerinin doldurulmasını bekliyor. İki hafta önce aldığım elma hala kahverengi alışveriş kesesinin içinde duruyor. Bakmaya korkuyorum çürümüş olabilir mi? Tüketebileceğimden çok daha fazla aldığım şekerler de hala alışveriş torbasında duruyor. Bazı kıyafetlerim terbiyesizcene yere saçılmış durumda, yerlerde bir sürü siyah tel toka var akşam çıkarıp fırlatırcasına attığım, üstüne basınca ayağımı acıtan. Sabahtan kalma bulaşıklar gel beni yıka dercesine hala beni bekliyor. Yanı anlıyacağınız oda bile kalk gidelim diyor.
Önyargı: Amerika'ya ve buradaki 'fast food insanlarına' ihtiyacım olduğunu bile bile önyargılarımla donatılmış bir şekilde geldim buraya. Karşılaşacağım birçok insanın mental fonksiyonlarının gerçekten pek parlak olmayacağını, herkesin kendi derdinde olduğu için bırak beni, kimseyi sallamayacaklarını düşünerek geldim buraya. Ve burada kimle tanıştıysam çürüttü bütün hipotezlerimi-birkaç istisna dışında tabi ki. Ben buradaki insanları çok sevdim, ya da benim etrafımdakiler çok iyiydi, bilemiyorum. Genellemelerden nefret eden ben, önyargılarına kapılan yine ben, gelip çok farklı bir manzara bulan yine ben, giderayak genelleyen yine ben... Sanırım afet-i azam'ın içerisinde sevebileceğim şeyler de buldum ben.
Istakoz: Bugün ilk defa ıstakoz yedim. En büyük kabuklu yaratık olan yengeci gören ben ıstakoz beyefendiyi tabağımda görünce pek de bir irkildim. Sevgili profesörüm ve eşi beni yemeğe çağırdı, menüde de kocaman bir kabuklu hayvan vardı. Ben tüm cahilliğimle, 'İstanbul'da ıstakoz vardı da biz mi yemedik' felsefesiyle önümdeki cihazlara bakakaldım bir süre. Çırpındığımı gören profesörüm tam bir dede kıvamında gelip ıstakozumu kırdı. İşin en acıklı yanı o hayvanın bana sürekli bakmasıydı. Çok lezzetlisin üzgünüm diye düşündüm içimden. Küçükken tabağımdaki balıkları önce sevip (öldürdüler mi seni, yazık sana gibisinden) sonra tek lokmada mideye indirdiğimi anlatır hep annem babam. Bugün aynı olayı yaşadım, içimden besin zinciri yahu diye mantıklandırmalar yapsamda, gözlerine yakın kısmını yiyemedim.
Alışmak: Alışmak sevmekten daha zor geliyor şarkı sözünü her kim yazmış ise, yalan diyorum. Alışmak çok kolay her şeye. Belli bir zaman gerekiyor sonrası kolay. Zor olan alıştığından vazgeçmek. Bununla ilgili bir şarkı istiyorum en kısa zamanda yetkililerden, sonra da iki bölümlük bir film çekilmesini, hatta Seren Serengil kişisi ile Küçük Emrah'ın oynamasını istiyorum bu filmde. Olur mu?
Gördüğünüz üzre beynimi meşgul eden saçmalıkların haddi hesabı yok.
Ben varoldukça garip düşüncelerim de benimle beraber ilerliycek sanırım hayat yoluna!

2 yorum:

rosencrantz dedi ki...

yeni yazı istiyoruz, çok oldu artık!

yeşil kurba dedi ki...

geliyor....