Mayıs 15, 2008

...the ones mad to live, mad to talk, mad to be saved, desirous of everything at the same time...

Şu yusyuvarlak dünyada sürekli aklı selim kişilik olmak yorar insanı. Bir yerde kayar insanın ayağı dümdüz gidiyorum sanırken, bir anda düşüverirsiniz, her şeyin sizin sandığınız mükemmellikte olmadığını görür mutsuz olursunuz. Yani bazen "deli" olmak iyidir şu hayatta, düzenin tersine gitmek, kafana koyduğunu yapmak, kimseyi duymamak, bildiğin yolda ne olursa olsun umursamadan ilerlemek...

Bugün otobüste yanıma şu pek-bir-tatlı, otobüste yanlarına oturan 30 yaş altı insanlarla konuşmaya bayılan teyzelerden biri oturdu. Kendisi "eski İstanbullu", "gençliği Nişantaşı'nda geçmiş", "emekli öğretmenmiş". Bu sıfatları sıralayınca aramızda geçen muhabbetin nasıl olduğunu tahmin etmenin pek zor olmayacağını düşünüyorum. Nerelerden geçtik geldik bilmiyorum oraya ama teyze benim psikolog adayı olduğumu öğrenince bir toplu kıyım isteğine girişti. "Hepsini düzeltin bunların" dedi. Daha sonra nasıl yolda yürünemez olduğundan, hayvanlara nasıl kötü davranıldığından, kabataş-z.burnu tramvayındaki insan profilinden bol bol bahsetti. Ama en büyük isteği "hepsini" "düzeltmem"di.

Daha sonra sınava çalışmak için hem de kahve içmek için oturduğum yerde şansıma yanımda bir noktada hayatla bağlarını koparmış bir genç kadın oturuyordu. Karşısında bir psikiyatrist olsa direk görünen semptomlardan psikotik ilaç dolu kocaman bir reçete yazardı. Kahvesini içerken ve önündeki kitabı okurken yanında biri varmış gibi bir yandan konuşuyordu. Aslında gerek stajlarımdan, gerekse kendi hayatımda tanık olduğum bazı olaylardan dolayı yabancı olmadığım bir durum bu. Ama tabi ki direk böyle bir durumla karşılaşınca tedirgin olmamak insanın elinde değil. Nedenini bilmiyorum. Ben aslında küçüklüğümden beri filmlerdeki ve kitaplardaki "deli kadın"lardan korkmuşumdur. Erkek karakterler o korkuyu vermez ama kadınlar niyeyse hep korkutur beni. Tabi ki gerçek hayatta bu korkunun yersizliğinin ve yaşananın normal, insani bir süreç olduğunun farkındayım. Kimseye zararı yok ki o insanın. Tam tersine bizim ona zararımız var, damgalıyoruz, tanı koyuyoruz, hayatı boyunca ona o kimlikten başka biri olma şansı vermiyoruz. Belki normalde yaşadığı hayat o kadar anlamsız ki, o kadar mutsuzluk verici ki, kendi yarattığı dünyasına sığınmayı, yarattığı insanlarla konuşmayı burdaki herkese, her şeye tercih ediyor. İşte psikiyatrinin uyguladığı, daha çok psikolojinin tartıştığı ana problem: Bir insanda alıştığımız normlara göre ters giden bir şeyler varsa, ama o insan hayatından son derece memnunsa yine de ilaç vermeli miyiz? Hastaneye yatırmalı mıyız? Hatta izni olmadan şok tedavisi yapmalı mıyız (evet çok sık yapılan bir şey bu malesef, hala)?

Beşiktaş'ta hayvanların ve hayvan eşyalarının satıldığı dükkanı olan orta yaşlı bir kadın var. Her önünden geçişte bakıyorum dikkatli dikkatli. Hep yabancı bir radyo kanalının açık olduğu müzik son ses çalıyor ve o üstünde tüylü kıyafetleri son derece süslü, bakımlı haliyle ya kapının önünde oturuyor oluyor ya da içeride bir o kadar süslü fırçasıyla toz alıyor oluyor. Eminim önünden geçen birçok insan "deli bu be" diyordur. Garipsiyordur, kendinden bulmadığı için anlamıyordur, farklı olduğu için korkuyordur. Ama o kendi haliyle o kadar mutlu gözüküyor ki başkası ne düşünür ben bu müziği böyle açıp, bu tüylü hırkalarımı giyersem diye düşünmüyor. Hayattan daha deli olmayı başarıyor...

Başka bir "deli" insan... Serge Gainsbourg... Aslında anlatılacak çok şey yok, en azından benim anlatabileceğim onun hakkında. Zaten hayatı kendisini, deliliğini, kendi kafasına göre yaşamasını her şeyi anlatır nitelikte. Ağzından sigarası düşmeyen, bazen şarkı söyleyemeyecek kadar sarhoş konsere çıkan (Şu video'ya bir bakınız örneğin; http://www.youtube.com/watch?v=trLGhbFDIAk), o zamanın Fransa'sında ya da dünyasında alışık olunmayan şeyleri yapmaya bir an bile tereddüt etmeyen insan... Düzenin tersine yürümeye cesareti olan, herkesin imkansız gördüğü şeyleri, tepki alması çok yüksek olan şeyleri yapmaktan hiç çekimeyen adam. En sonunda da şu cümleyi söylemeye cesareti olan muhteşem sesli adam: ""I have succeeded everything, except my life".

Ne demişler "kim akıllı kim deli nasıl ayırt etmeli". Onu ayırt etmeden önce kime göre, neye göre dediğimizi düşünmeliyiz her zaman. Otobüsteki teyze gibi eğer hayatta bizim alışmadığımız tarz insanlarla karşılaşıyorsak mutlaka yapmamız gerekenin onları bizim bir kopyamız yapmak olmadığını anlamalıyız. O insanları değiştirip bizle aynı yapmaktansa bize zarar vermeyecek derecedeki farklılıklarını anlamalıyız. O insanlar kendi yaşam biçiminden memnunsa ve kimseye de zararları yoksa zorla olmak istemedikleri, mutlu olmayacakları bir kalıba sokmamalıyız.

Şans eseri yanıma oturan kadın da, Beşiktaş'taki teyze de, hatta Serge Gainsbourg'da eminim yine bugün gördüğüm motorda arkasına 8-9 yaşlarındaki çocuğu kasksız oturtan adam kadar "deli" olamaz.
Benim "delim" böyle insanlar, bana göre zararlı insan bunlar...
Bakın yorum farkı.
Ne yapıcaz şimdi?

1 yorum:

Adsız dedi ki...

dört yanim akilli bir ben deli
herkes akilli bir ben deli