Nisan 22, 2008

alakasız bir yazı

Alkol garip bir şey. İnsan hem içtiği için sarhoş oluyor, düşünmesi, algısı, karar vermesi zayıflıyor, dengesi bozuluyor, vs. hem de sanırım içtiği için öyle olması gerektiğini düşünüp o "sarhoş" veya "çakırkeyif" rolüne soyunuyor. Aslında bu halde olmayı içten içe seviyor da sanki. Yaptığı şeyler için sorumluluk almama, saçmalama özgürlüğü veya rahat hareket edebilme, rahat ağlayabilme... Aslında alkol direk beyin mekanizmamızı etkilese de sanırım önceden kendimizi o hale hazırlamamız da çok önemli. Bu da belki ünlü tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan sorusuna ya da daha teorik bakarsak James-Lange duygu (emotion) teorisiyle diğer alışılageldik duygu teorileri arasındaki zor seçime geliyor. James-Lange diyor ki biz bir filmi izlerken ağlıyorsak üzüldüğümüz için ağlamıyoruz, ağladığımız için üzülüyoruz. Ya da bir köpeği gördüğümüzde korkup kaçıyorsak, kaçtığımız için korkuyoruz. Ama tam tersi de aynı derecede mantıklı geliyor insana. Sarhoşluk da biraz böyle bir şey iki taraflı. Sarhoş olmakla sarhoş gibi davranmayı istemek farklı. Nerden çıktı şimdi bunlar, odadaki şarap-bira-çekirdek gecesinden sanırım.
Aslında daha önemli bir konu vardı aklımda. Sonunda kurtulduk o Akmerkez'in korkunç ışıklarından. Birkaç yıldır var olan ve bize "Işık Festivali" adı altında zorla gösterilen, her gün önünden geçmek zorunda olup, yanımdaki her insana en az bir kere söylenmiş olduğum o korkunç ışıklandırma kalkmış. Bugün otobüste gelirken resmen görüp sevindim. Etrafta bunca ışık kirliliği, her yerde çevre kirliliği, sonsuz hava kirliliği varken, nerden taktın bu Akmerkez'in ışıklarına derseniz ben de bilmiyorum. Sanırım en yakınımdaki kirlilik olarak ona taktım kafayı. Öyle bir ışık vardı ki Anadolu'da o kadar elektriksiz köy varken benim aklım almıyordu arada kilometreler varken, aynı ülkedeyken sadece bir binada "estetik" olduğu için o kadar elektrik masrafı yapılmasını, o kadar enerji tüketilmesini. Zaten İstanbul'un ortasında yıldızları görmek hayal ama en azından ara sıra karanlığı da görmek istiyor insan. "Ben zengin, ışıklı bir binayım" mesajı apayrı bir rahatsız ediyordu beni. Tabi onun için harcanan para hem elektrik parası hem de teknik servis parası olarak ne kadar fazlaydı kimbilir! Benim mi cebimden çıkıyor para? Hayır... Ama yine de her önünden geçişte söylenip bu sanat anlayışındaki mantığı çözmeye çalışıyordum. Sonuç olarak mutluyum artık ordan geçerken gözümü gereksiz yere yormayacağım için. Benim cebimden çıkan ama rahatsız olduğum para şu lalelere harcananlar. O laleri bahar bitince toplayıp köklerini kurutup saklamak gerekiyormuş bir dahaki sene açsın diye. Öyle bir şey yapılmadığı için de tabi ki her yıl ayrı lale parası veriliyor. Bir aşamaya kadar estetik görünen şey kulağımızdan lale çıkacak kadar abartıldığında hakikaten sevimsiz oluyor... Papatya ekin, her bahar açsın, sümbül ekin, bahar çiçekleri ekin rengarenk, niye lale niye????

Hiç yorum yok: